Gaspedilen Zaman, Metalaştırılan Çocukluk ve Yağmalanan Doğa



Yeni bir dünyanın başlangıcı belki de bu iki kavramın yeniden buluşmasında saklıdır: Doğa ve çocuk. Her ikisi de üretimin değil yaşamın merkezine konduğunda, insanlık yeniden kendi varlık koşuluyla barışabilir. Bu barış ne romantik bir geri dönüş ne de teknik bir reformdur. Bu diyalektik bir kopuştur


Selçuk Ulu

Kapitalizmin doğuşu insanlık tarihinin en keskin ironilerinden biridir. Aydınlanma idealleri insan aklının zincirlerini kırdığını ilan ederken aynı zamanda emeği, bedeni ve doğayı yeni bir kölelik biçiminin zincirlerine bağladı. “Özgür birey” ideali tarihin en geniş kapsamlı ücretli kölelik sistemi olan kapitalizmin ideolojik maskesi haline geldi. Aklın “kurtuluşu” emeğin tutsaklığıyla el ele yürüdü.

Marx’ın “ilkel birikim” olarak kavramsallaştırdığı süreç yağmanın tarihsel biçimidir. Feodal bağların çözülmesiyle özgürleştiği söylenen köylü aslında mülksüzleştirilmiş bir “serbest işgücü”ne dönüştürülmüştü. Topraklarından koparılan insanlar, geçim araçlarını, toplumsal bağlarını ve doğayla kurdukları organik ilişkiyi yitirdiler.

İngiltere’deki çitleme hareketi (enclosure) bu dönüşümün en somut ifadesidir. Ortak kullanım alanları özel mülkiyetin sınır taşlarıyla çevrildi. Doğanın bereketi metalaşmanın ilk kurbanı oldu. Marx bu süreci “toprağın sermaye biçimine dönüşmesi” olarak tarif eder. Doğa üretimin kaynağı olmaktan çıkarılıp birikimin nesnesi haline gelmiştir.

Bu yeni dünyanın ilk kurbanları çocuklardı. İlkel birikim yalnızca toprakları değil çocukluğun zamanını da çitlemişti. Sanayi Devrimi’nin “ilerleme” destanı gerçekte çocuk emeğiyle yazılmış bir trajedidir. İngiltere’de Lancashire’ın pamuk fabrikalarında sekiz yaşındaki çocuklar 18 saatlik vardiyalarla makinelerin ritmine zincirleniyordu. Sermaye, çocuk bedeninde hem emeği hem zamanı gasp etti. Çocukluk sermayenin zamansal disiplinine boyun eğmiş bir “ara dönem”e indirgenmişti.

William Blake’in “karanlık şeytan değirmenleri” olarak adlandırdığı fabrikalar yalnızca emek sömürüsünün değil doğa tahribatının da simgesiydi. Nehirler karardı, gökyüzü dumanla kaplandı, kuş sesleri yerini makine gürültüsüne bıraktı. Kapitalizmin ilk şehirleri -Manchester, Birmingham, Liverpool- birer sanayi cehennemi haline geldi. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda bu kentleri “insan doğasının fabrika atığına dönüştüğü mekânlar” olarak tanımlar.

Kapitalizmin bu ilk evresi, insanın doğaya hükmetme tutkusunun kendi doğasına yabancılaşmasıyla aynı çizgide ilerlediğini gösterdi. Emeğin üretken gücü artık insanın değil sermayenin uzantısıydı. Marx’ın ifadesiyle “ölü emek yaşayan emeğe musallat olmuştu.” Fabrika yalnızca üretimi değil zamanı, bedeni ve davranışı da disipline etti. İnsan emeğinin ürünü olan makine, insana hükmeden bir efendiye dönüşmüştü.

Bu dönüşüm,ekonomik olmanın yanında aynı zamanda toplumsaldı. İnsan doğayı fethetmeye çalışırken kendi iç doğasından kopuyordu. “Doğaya egemen olma” fikri, modern bilimin ve sanayileşmenin ideolojik motoru haline geldi. Fakat Engels’in Doğanın Diyalektiği’nde uyardığı gibi “Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır.”

Doğa intikamını bugün kuruyan nehirler, zehirlenen topraklar, boğulan şehirler aracılığıyla alıyor. İlkel birikim, bir tarihsel dönem olmanın ötesinde kapitalizmin sürekli yeniden doğduğu ruh halidir. Dün toprağın etrafına çekilen çitler, bugün emeğin, bilginin ve çocukluğun etrafına çekilmektedir. Kapitalizm her krizde yeniden “ilkel”leşerek, barbarlaşarak kendini kurtarmaya çalışır.

Sermaye ve Zaman: Sömürünün Tarihsel Sürekliliği

Kapitalizm bir üretim ilişkileri sistemi olmanın yanında aynı zamanda bir zaman rejimidir. Sermaye zamanı metalaştırarak insan yaşamının ritmini, doğanın döngüsünü ve toplumsal ilişkilerin temposunu tek bir soyut ölçüte, “verimliliğe” bağlar. Marx’ın “sermayenin devinim yasası” dediği şey, birikimin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda zamansal bir mekanizma olduğunu gösterir. Sermaye geleceği bugüne tahvil eder, zamanı artık-değerin hammaddesine dönüştürür.

Ortaçağ toplumunda zaman kutsal döngülerle ölçülürken, sanayi kapitalizmi zamanı saatin tik tak’ına indirgedi. Kilise çanlarının yerini fabrika sirenleri aldı. İnsan emeği makinenin ritmine uymak zorunda kaldı. Lukács’ın belirttiği gibi “insanın bilinç zamanı, nesnenin hareket zamanına tabi kılındı.” Böylece insan yalnızca üretim süreci üzerindeki değil kendi zamanı üzerindeki egemenliğini de sermayeye teslim etti.

Kapitalizmin zamansal disiplini, doğanın döngüsel zamanı ile sermayenin doğrusal zamanı arasındaki büyük çatışmayı doğurmuştur. Doğa mevsimlerin ritminde, yenilenme ve yavaşlama döngüsünde yaşar. Sermaye ise hız ister, sürekli büyüme ister. Bu karşıtlık, kapitalizmin hem ekolojik hem de insani krizinin özünü oluşturan etmenlerdendir. Oysa doğayı hızlandırmak onun yok oluşunu hızlandırmaktır.

Bu zamansal sömürünün en görünür biçimi çocuklukta ortaya çıkar. Çocukluk sermaye açısından “üretken olmayan zaman”dır. Bu yüzden ya ortadan kaldırılır ya da dönüştürülür. Çocuğun oyun, merak ve hayal ritmi, kapitalist disiplinin “boş zaman” kategorisine itilir. Marx’ın “çalışma gününün uzatılması” dediği şey bugün ontolojik düzeyde gerçekleşmektedir. Çocukluk bir varoluş biçimi olarak yok edilmektedir.

Neoliberal dönemde eğitim politikaları bu sömürünün ideolojik zeminidir. “Kendine yatırım yap”, “zamanını boşa harcama”, “geleceğini planla” gibi söylemler, çocukluğun doğasını disipline eder. Oyun üretkenliğe, öğrenme performansa, merak işe yararlılığa indirgenir. Böylece kapitalizm, yalnızca işçinin değil insan türünün gelişim zamanını da kolonileştirir.

Savaşlar ise bu zamansal disiplinin yoğunlaştırılmış biçimidir. Sermaye kriz anlarında zamanı hızlandırır. Üretim ve yıkım aynı anda çoğalır. Savaşlarda cepheye sürülen gençlerle mermi üreten çocuk işçiler arasında burjuvazi açısından fark yoktur. Her ikisi de artık-değer döngüsünü sürdürür.

Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinde vurguladığı gibi, “İlerleme kavramının ardında bir enkaz yığını birikir, her uygarlık belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.”

Kapitalizmin “ilerleme”si aslında zamanın tek bir yöne -azami kâra ve egemenliğe- doğru hızlandırılmasından ibarettir. Benjamin’in Angelus Novus’u(*) (Yeni melek), yüzü geçmişin yıkıntılarına dönük bir melek olarak sermayenin fırtınasıyla geleceğe sürüklenir. Bu fırtına kapitalizmin hızıdır. Onun her “yeniliği” geçmiş felaketlerin yeni biçimidir.

Kapitalist dijitalleşme bu hız rejimini sonsuzlaştırmıştır. Bildirim sesleri, tıpkı eski fabrika sirenleri gibi insanı sürekli üretkenliğe çağırır. Artık emek zamanı ile yaşam zamanı arasında fark kalmamıştır. İşyerinden çıkmak kapitalist zamandan çıkmak anlamına gelmez. Cep telefonundaki uygulama bildirimleriyle iş eve, yatağa, uykunun içine kadar sızar.

Kapitalizmin tarihi yalnızca sömürünün değil zamanın tahribatının tarihidir. Doğa kendi ritminden koparılmış, çocukluk zamanı ortadan kaldırılmış, emek zamanı sonsuza dek uzatılmıştır. Bugün, çocukluğunu kaybeden insan ile mevsimlerini yitiren doğa aynı zamansal sistemin kurbanlarıdır. Kapitalizmin çarkları döndükçe her ikisi de kendi zamanından sürgün edilir.

Kapitalizmin Çifte Sınırı: Ekolojik Taşıma Kapasitesi ve Emek Krizi

Kapitalizmin tarihsel devinimi artık iki ölümcül sınırda tıkanmıştır: Doğanın taşıma kapasitesi ve emeğin tükenişi. Bu iki sınır, sistemin hem dış hem iç çelişkilerini açığa çıkarır. Kapitalizmin varoluşu doğanın sonsuz, emeğin bitimsiz olduğu varsayımına dayanır. Ancak her iki varsayım da artık çökmüştür.

Sermaye doğayı sınırsız bir hammadde deposu ve atık havuzu olarak işlevlendirmektedir. Bu bodoslama hareket seyri emperyalist kapitalizmin kökünde yeşermiştir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramı bu sürecin özünü ortaya koyuyor. Kapitalizm doğa ile toplum arasındaki madde ve enerji alışverişini parçalayarak, üretimi kendi dışında işleyen bir “doğa boşluğu” üzerine kurar.

Bugün bu yarılma küresel bir kırılma haline gelmiştir. Buzulların erimesi, toprakların çoraklaşması, okyanusların asitleşmesi… Doğa artık sermayenin yağmasına sessiz kalmıyor, kendi yasalarıyla “yanıt” veriyor. Dolayısıyla Engels’in başta andığımız ‘Doğaya karşı kazanılan her zafer, sonunda doğanın insana karşı zaferiyle sonuçlanır’ uyarısı her zamankinden daha güncel.

Kapitalizmin “yeşil dönüşüm” söylemleri bu çöküşün üstünü örten ideolojik perde işlevi görüyor. Güneş panelleri, elektrikli araçlar, karbon piyasaları… Hepsi aynı mantığa tabidir: Doğayı metalaştırmak ama bu kez “sürdürülebilirlik” etiketiyle. Dolayısıyla bu kriz yalnızca çevresel değil emperyalist kapitalizmin sömürücü işleyiş yasaları olan üretim ilişkileriyle ilgilidir. Kapitalizm yaşamın tüm döngülerini kendi devinim yasasına tabi kılmıştır.

Kapitalizmin ikinci sınırı, emeğin metalaşmasının sınırıdır. Sermaye, kâr oranlarını korumak için emeği ucuzlatmak zorundadır. Bu nedenle sürekli yeni emek kaynakları yaratır; kadın, çocuk, göçmen, dijital işçi. Ancak bu strateji kendi içinde bir çıkmazdır. Emeğin ucuzlaması talebi düşürür, üretim artarken tüketim kısılır sistem kendi çelişkisiyle yüz yüze kalır.

Güvencesizleştirme, taşeronlaşma, yarı zamanlı çalışma… Bugünün emek düzeni, Marx’ın “yedek sanayi ordusu” kavramının küresel biçimidir. Artık bu ordu sadece fabrika kapısında bekleyen işsizlerden değil dijital platform işçileri, veri etiketleyicileri, “stajyer” adı altında çalışan çocuklardan oluşuyor.

Otomasyon ve yapay zekâ bu krizi çözmek yerine derinleştiriyor. Teknoloji emeği özgürleştirmek yerine gözetim ve denetimin aracı olarak iş görüyor. Amazon depolarında bilek sensörleriyle ölçülen hareketler, algoritmalarla hesaplanan performanslar… İşçi artık makineye değil bir yazılıma zincirlenmiştir.

Bu durumu Marx’ın “ölü emek” kavramının yeni bir aşaması olarak tanımlamak yanlış olmaz. Artık klasik anlamda makine bile ölmeye yüz tutmuş, yerini kod almıştır. Fakat emeğin sömürüsü katlanarak büyümüştür. Sermaye emeği gereksizleştirerek aynı zamanda kendi temellerini de dinamitliyor. İnsan yaratıcılığı olmadan kapitalizm yaşayamaz ama sistem tam da bu yaratıcılığı öldüren bir noktaya doğru ilerliyor.

Bugün dijitalleşme, sermayenin çifte krizini gizleme aracı olarak da iş görüyor. Yapay zekâ, algoritma, dijital platform ekonomisi… Bunların her biri kapitalizmin “kendini sonsuzlaştırma” çabasının simgeleridir. Fakat doğa da emek de sonsuz değildir. Sermaye her döngüde kendi sınırını biraz daha aşındırırken her teknolojik sıçrama yeni bir ekolojik ve insani çöküşü beraberinde getiriyor.

Kapitalizm artık kendi içinde nefes alamaz bir sisteme dönüşmüştür. Yaşamak için hem doğayı hem insanı öldürmek zorundadır ve işte tam bu noktada kendi tarihsel sonunu hazırlıyor. Engels’in deyimiyle, “Doğaya hükmetmeye çalışan insan, doğanın bir parçası olduğunu unuttuğu anda kendi yıkımını başlatır.”

Bugün o yıkımın içindeyiz. Yağmalanmakta ve yanmakta olan ormanlar, intihar eden işçiler, çocuk emeğinin “mesleki eğitim” maskesiyle yeniden üretildiği bir çağ… Kapitalizmin çifte sınırı artık teorik değil somut bir varoluş krizidir.

MESEM: Yasal Kılıfa Bürünmüş Çocuk Emeği

Kapitalizmin ilkel birikim ruhu her tarihsel aşamada yeni biçimlerle yeniden doğar. Bugün ülkemizdeki Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sistemi bu ruhun çağdaş bedenidir. Sermaye artık çocuk emeğini gizlice değil yasal zırh içinde sömürmektedir. “Eğitim” adı verilen bu mekanizma, gerçekte çocuk işçiliğinin modern formudur. İlkel birikimin güncellenmiş versiyonu, çocuk bedeninin sermaye döngüsüne sistematik olarak entegre edilmesidir.

Resmî söylem bu süreci “eğitimle üretimi buluşturmak”, “istihdama katkı” veya “mesleki beceri kazandırmak” gibi masum ifadelerle meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa bu programlar, çocukların erken yaşta üretim bandına alınmasını, ucuz ve güvencesiz işgücünün sürekli yeniden üretilmesini sağlamaktan öte bir işe yaramaz. Çocuk okula değil işe gider. Bilgiyle değil makinelerin ritmiyle tanışır.

Bundandır ki MESEM, kapitalizmin çocukluk üzerindeki zamansal tahakkümünün kurumsallaşmış biçimidir. 14 yaşındaki bir çocuğun haftanın dört günü işyerinde çalışıp yalnızca bir gün okula gitmesi “eğitim” değil emek zamanının gaspıdır. Kapitalizmin erken döneminde iplik fabrikalarında yaşanan ne varsa bugün atölyelerde, kuaförlerde, sanayi sitelerinde başka bir formda devam etmektedir.

Sistemin ideolojik aygıtı “iş öğreniyorlar”, “meslek sahibi oluyorlar” diyerek sömürüyü görünmez kılıyor. Fakat bu “öğrenme”nin nesnesi, insanın üretici yaratıcılığı değil ‘itaat’, ‘uyum’, ‘verimlilik’ disiplinidir. Çocuk daha 14-15 yaşında emeğin soyut zamanına dahil olur. Oyun, merak, hayal hepsi “boşa harcanan zaman” sayılır.

Bu mekanizmanın sınıfsal doğası açıktır: Zengin çocukları “geleceğin liderleri” olarak kodlanan özel okullarda eğitim alırken, yoksul çocukları sermayenin geleceğini inşa eden çıraklara dönüştürülür. Böylece eğitim kapitalist toplumun emek gücünü yeniden üretim aracına dönüşür. Gramsci’nin “hegemonya” kavramı tam da burada somutluk kazanmış oluyor. Rıza, sömürüden önce gelir. Çocuk emeği, artık yalnızca ekonomik değil ideolojik bir aygıtla kuşatılmıştır.

Bu rızanın inşasında kültürel unsurlar da kullanılır. “Eli iş tutsun, “çalışarak adam olur, “boş durmasın” gibi halk deyişleri yoksulluğun tarihsel içselleştirilmesinin dilsel izleridir. Burjuvazi, sömürüye ahlaki bir kisve giydirir. Böylece çocuk emeği “erdemli çalışkanlık” mitosuna bağlanır. Tıpkı doğanın sömürüsüne “kalkınma” etiketi vurulduğu gibi çocuk sömürüsüne de “meslek edinme” adı verilir.

Fakat bu süreç yalnızca bireysel trajedilere yol açmaz toplumsal bir felaket doğurur. Çünkü çocuk emeği emeğin toplam değerini düşürür, sendikal örgütlenmeyi zayıflatır, yoksulluğu kalıcı hale getirir. MESEM’le büyüyen bir çocuk yalnızca çocukluğunu değil geleceğini de kaybeder. O artık sermayenin erken yaşta biçimlendirilmiş bir nesnesidir.

Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda vurguladığı gibi “emek, insanın özünü yabancılaştırırsa insan kendi tür-varlığını kaybeder.” MESEM bu tür-yabancılaşmasının çağdaş laboratuvarıdır. Çocuk, kendi emeğinde kendini gerçekleştirmek yerine emeği aracılığıyla kendine yabancılaşmayı öğrenir.

Bugün on binlerce çocuk iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor, sakatlanıyor, görünmez kılınıyor. Bu ölümler “kaza” değil sistemin önceden planlanmış sonuçlarıdır. Sermayenin zaman rejimi, çocuk bedeninin zayıflığını bile “verimlilik” göstergesine dönüştürmüştür. Bir toplum çocuklarını kâr aracına çevirdiğinde tükenir.

MESEM’le kurulan bu sistem, kapitalizmin iki tarihsel yöneliminin kesişiminde yer alıyor: Doğayı ve çocukluğu aynı anda metalaştırmak. Nasıl ki doğa “yenilenebilir kaynak” adı altında sonsuz kullanıma açılıyorsa, çocuk emeği de “ekonomik kazanım” olarak yeniden tanımlanıyor. Böylece hem doğa hem çocuk üretim sürecinin görünmez yakıtı haline geliyor.

Doğa ve Çocuk

Doğa ve çocuk kapitalizmin iki en sessiz ama en derin kurbanı. Her ikisi de üretim sürecinin dışında değil merkezindedir ama sesleri duyulmaz. Çünkü kapitalist dil ancak ölçülebileni tanır oysa doğanın döngüsü de çocukluğun zamanı da ölçülemezdir.

Doğa ile çocuk arasındaki bağ metaforik olmanın ötesinde diyalektiktir. Doğa, yaşamın kendini yeniden üretme kapasitesini taşır. Çocuk, bu kapasitenin toplumsal ifadesidir. Aslında kapitalizm her ikisini de sömürürken, yenilenmeyi tahrip ederek aynı şeyi yapmış oluyor.

Bir ormanın kesilmesiyle bir çocuğun çalışma tezgahlarına sürülmesi aynı tarihsel mantığa dayanıyor. Her iki durumda da sermaye, geleceği bugüne satmış oluyor. Doğanın gelecekteki verimliliği, çocuğun gelecekteki potansiyeli, hemen şimdi artık-değer üretiminin hammaddesi haline getiriliyor. Kapitalizm zamanı düz bir ilerleme çizgisi olarak görürken, aslında geleceği ‘soyup’ bugünün kârı için kullanmış oluyor.

Bu nedenle, ekolojik mücadeleyle çocuk emeği sömürüsüne karşı mücadele birbirinden ayrılamaz. Birinde toprağın, diğerinde bedenin çitlenmesine karşı durmak söz konusudur. Her ikisi de yaşamın savunusudur.

Bugün kentlerin gri gökyüzü altında, okul yerine atölyeye giden bir çocukla, betonlaşmış bir dere yatağında can çekişen balık aynı ‘kaderi’ paylaşmış oluyor. Her ikisi de sermayenin zamanına hapsolmuştur. Kapitalizm yaşamın döngüsünü doğrusal bir kazanç çizgisine dönüştürmüştür.

Fakat tarihsel diyalektik bu çemberin ebedi olmadığını gösterir. Marx’ın deyimiyle, “tarihin bütün biçimleri, çözümünü kendi bağrında taşır.” Kapitalizm, kendi sınırlarını doğada ve emekte aşındırırken aynı zamanda kendi sonunu da hazırlar. Bugün çocuk işçilerin, çevre felaketlerinin, göçmenlerin, kadınların, hayvanların ve yoksulların ortak çığlığı yeni bir çağın habercisidir.

Yeni bir dünyanın başlangıcı belki de bu iki kavramın yeniden buluşmasında saklıdır: Doğa ve çocuk. Her ikisi de üretimin değil yaşamın merkezine konduğunda, insanlık yeniden kendi varlık koşuluyla barışabilir. Bu barış ne romantik bir geri dönüş ne de teknik bir reformdur. Bu diyalektik bir kopuştur.

Bu diyalektik kopuşu sağlayacak olan, kapitalizmin yarattığı yıkımın karşısında insanlığı komünizmin özgürlük dünyasıyla buluşturacak olan bilimsel sosyalizm mücadelesini güçlendirmektir. Bu anlayış, insanı doğanın efendisi değil onun parçası olarak yeniden konumlandırmayı zorunlu kılıyor. Çocuğun emeğini değil oyununu-hayalini, doğanın hammaddesini değil ritmini merkeze alarak ilerlemenin önünü açmayı… Bu, Marx’ın ‘özgürce bir araya gelmiş bireyler birliği’ olarak tanımladığı toplumsal formun ifadesidir. Doğanın döngüsüyle insanın emeği yeniden uyum içinde birleştiğinde tarih ilk kez kendi öznesiyle barışacaktır.

Ve belki o zaman Blake’in “karanlık şeytan değirmenleri”nin yerinde yeniden kuş sesleri duyulur.

***

(*) Walter Benjamin’in burada atıfta bulunduğu “kültür/barbarlık” diyalektiği onun tarih felsefesinin özünü oluşturur. Benjamin, Alman ressam Paul Klee’nin Angelus Novus (1920) adlı eserini yorumlarken, tarihi “ilerleme” naratifine (Bir olayı, düşünceyi ya da durumu anlatırken kullanılan bakış açısı, kurgu-nba) karşı çıkarak onu bir “felaketler yığını” olarak resmeder. Onun “Tarih Meleği” metaforu, kanatlarını “ilerleme” diye adlandırdığımız bir fırtınaya kapılmış, yüzü geçmişe dönük bir meleği tasvir eder: Melek, gözleri faltaşı gibi açık, ayaklarının altında biriken -savaşlar, sömürü, doğa talanı ve harcanmış çocuk bedenlerinden oluşan- enkaz yığınını görür ve onarmak ister; ancak fırtına onu sırtının dönük olduğu geleceğe doğru sürükler. Benjamin’e göre kültür dediğimiz her anıt, aslında bu sürekli büyüyen enkazın -yani barbarlığın- üzerine inşa edilmiştir. [Bkz. Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine, Son Bakışta Aşk içinde, (Çev: N. Gürbilek), Metis Yayınları, 2012, s. 39-50.]

Kaynakça

Benjamin, W. (2012). Tarih Kavramı Üzerine. Son Bakışta Aşk içinde (Çev: N. Gürbilek, s. 39-50). İstanbul: Metis Yayınları.
Blake, W. (1988). Milton: A Poem. The Complete Poetry and Prose of William Blake içinde, hazırlayan David V. Erdman, yeni revize edilmiş baskı, Anchor Books, s. 95-144.
Engels, F. (1970). Doğanın Diyalektiği. (A. Gelen, Çev.). Sol Yayınları.
Gramsci, A. (2012). Hapishane Defterleri (A. Cemgil, Çev.). Belge Yayınları.
Lukács, G. (1976). Tarih ve Sınıf Bilinci. (Y. Öner, Çev.). Belge Yayınları.
Luxemburg, R. (1978). Sermaye Birikimi. (M. Selik, Çev.). Belge Yayınları.
Marx, K. (1976). 1844 Elyazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe (K. Somer, Çev.). Sol Yayınları.
Marx, K. (1986). Kapital: Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili Birinci Cilt (A. Bilgi, Çev.). Sol Yayınları.

Devrimci Proletarya