“Çağrı Siyaseti”nin İflası, CHP’nin Zoraki Dönüşümü



Mutlak butlan kararı, tek adam rejiminin yargı aygıtıyla ana muhalefeti de hedef alan son saldırısıdır. “Çağrı siyaseti” iflas ederken CHP polis baskınıyla zoraki bir dönüşüm yaşamakta ancak asıl kurtuluş, sandığı değil sokağı, çağrıyı değil genel grev ve direnişi merkeze alan örgütlü bir halk hareketindedir


CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi’nin verdiği “mutlak butlan” kararı hâlâ demokrasicilik oynayanlara burjuva siyasal alanın sınırlarını belirleme erkinin nerede olduğuna dair net bir mesaj oldu. Mesele yalnızca CHP yönetimi ile Saray arasındaki bir güç mücadelesine ya da “hukuk-hukuksuzluk” eksenine sıkıştırıldığı ölçüde eksik kalmaktadır. Çünkü bugün tartışılan şey bir kurultayın akıbetinden daha fazlasıdır. Tartışılan burjuva siyasal alanın sınırlarını kimin çizeceği, toplumsal muhalefetin hangi araçlarla denetim altına alınacağı ve halkın kendi iradesiyle siyaset yapma kanallarının ne ölçüde açık kalacağı meselesidir.

Bu memlekette uzun süredir yargı tam da bu işlevle kullanılmakta, faşist tek adam rejiminin ihtiyaçlarına göre muhalefeti, siyaseti ve toplumsal yaşamı yeniden biçimlendiren bir müdahale aygıtı olarak işlev görmektedir. Mutlak butlan kararını ve sonrasında yaşananları bu geniş bağlam içine oturtarak CHP’nin bu süreçte sergilediği “çağrı siyaseti”ne dayalı edilgen muhalefet biçiminin zoraki bir dönüşüm geçirdiğini, ancak bu dönüşümün hâlâ sınırlı ve yetersiz olduğunu unutmamalıyız.

“Mutlak butlan” kararını tekil bir hukuk skandalı olarak okumak, sistematik bir baskı rejiminin doğasını gizler. Son on yılı aşkın döneme bakıldığında, bu kararın yalnızca bir halka olduğu görülür:

Kürt siyasetçilere ve Gezi tutsaklarına dönük siyasi rehine pratiğine dönüşen yargı kararları. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve onlarca HDP’li siyasetçinin yıllarca süren tutukluluk halleri.  Osman Kavala ve Gezi tutsaklarının da aynı şekilde rehin tutulmaları.

Mühürsüz oyların geçerli sayılması. 2014 ve 2019 seçimlerinde YSK’nın aldığı, hukukçuların “seçim iradesinin gaspı” olarak nitelendirdiği kararlar.

OHAL’in kalıcı yönetim biçimine dönüştürülmesi. 15 Temmuz 2016’dan bu yana kesintisiz devam eden olağanüstü hal pratiği.

Seçim tekrarları. 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptali.

Kayyım politikaları. Belediyelerin özellikle Kürt illerinde HDP’li ve son olarak İstanbul’un da içinde olduğu CHP’li belediyelere dönük gözdağı amaçlı kayyım atamaları.

Grev yasakları. İşçi sınıfının farklı bölüklerinin sendikal hak mücadelelerinin yargı eliyle engellenmesi.

Gazetecilerin, sendikacıların, doğa savunucularının mesnetsiz gerekçelerle cezaevine gönderilmesi. “Terör propagandası”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “dezenformasyon” gibi geniş yorumlanabilen suçlamalar.

Bugün yaşananlar -CHP Genel Merkezi’nin polis tarafından işgali, biber gazı ve plastik mermi kullanılması, Özgür Özel’in tahliye tebligatını yırtması, kitlelerin Meclis’e yürüyüp barikatları aşması bu listenin sadece en son halkasıdır. Dolayısıyla bugün yaşananı tekil bir kurultay tartışması, “hukukun ayaklar altına alınması”nın ya da “anayasal haklar”ın retorik düzeyde savunulmasının ötesine taşıyarak iktidarın kriz koşullarında başvurduğu yönetme biçiminin bir devamı olarak ele almak gerekmektedir.

Tek adam rejimi, kendisini tehdit eden her toplumsal ve siyasal hareketliliği yargı aygıtı aracılığıyla tasfiye etmeyi bir “yönetim tekniği” haline getirmiştir. “Mutlak butlan” kararı bu tekniğin artık ana akım muhalefet partisine de uygulanmaya başlandığının ilanıdır. Nihayetinde hakların var oluşunun teminatı, salt Anayasa ve yasal metinlerde yazılı olmaları değil onları mümkün kılan mücadelenin devamlılığıdır. Haklar yukarıdan lütfedilen metinler değil aşağıdan kazanılan, sürekli yeniden üretilen fiili güç ilişkileridir.

Öfke Siyasal Arayışa Dönüşürken İktidarın Toplumsal Rıza Krizi

Bu son saldırı, gelişen işçi hareketine, sendikal mücadelelere, demokratik hak taleplerine, kontrol edilemeyen her toplumsal itiraz odağına dönük daha geniş bir siyasal hattın parçasıdır. Çünkü iktidar yalnızca oy kaybetmiyor toplumsal rızayı da kaybediyor.

Orta Vadeli Program adı altında ücretlerin baskılanması, vergi yükünün emekçilerin sırtına bindirilmesi, kamusal kaynakların sermayeye aktarılması, çalışma yaşamında güvencesizliğin derinleşmesi, hayat pahalılığı, barınma krizi ve geleceksizlikle birlikte toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir hoşnutsuzluk biriktirmiştir.

Daha da ötesi, geniş halk kesimlerinin ekonomik zorlukları ve hoşnutsuzlukları siyasal bir arayış niteliğine bürünmektedir. Artık mesele “ekmek istiyoruz” demenin ötesine geçerek “bu düzen neden böyle, kim değiştirecek?” sorusunu gündeme getirmiştir.

İşçiler daha fazla fiili mücadeleye yöneliyor. 2024-2026 döneminde grevler, işgal direnişleri, toplu iş sözleşmesi mücadeleleri son on yılın zirvesine ulaşmış durumda.

Gençler tüm baskılara rağmen geleceksizliğe itiraz ediyor. Genç işsizlik yüzde 25’in üzerinde seyrederken gençlik hareketi yeniden canlanma sinyalleri veriyor.

Kadınlar hem yoksulluğa hem erkek egemen politik kuşatmaya karşı mücadele ediyor.

Doğa ve yaşam alanları savunuları büyüyor. Coğrafyası ve tabanı genişleyen bir çevre mücadelesi gelişiyor.

Tek adam yönetiminin gördüğü temel risk tam da buradadır. Parçalı, dağınık ama büyüyen bir toplumsal hoşnutsuzluk dalgası. Bu nedenle karşısında harekete geçen her toplumsal dinamiğe verilen cevap benzer oluyor: Yasak, soruşturma, gözaltı, tutuklama, kayyım, yargı müdahalesi.

Bir sendika genel başkanının tutuklanmasıyla bir belediyeye kayyım atanması arasında, bir grevin yasaklanmasıyla bir siyasi partinin yargı eliyle dizayn edilmeye çalışılması arasında, bir gazetecinin tutuklanması ile milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tehdidi arasında yöntemsel bir süreklilik var. Ortak hedef Saray’ın kontrolü dışına çıkan, çıkma ihtimali artan toplumsal ve siyasal alanları yeniden denetim altına almak.

İşte tam bu noktada, CHP’nin muhalefet stratejisinin temel bir sorunu gün yüzüne çıkmaktadır. Türkiye’de ana muhalefetin siyasal mücadele hattı uzun zamandır önemli ölçüde “çağrı siyaseti”ne sıkıştırılmış durumdaydı. Halkın tüm bu olan bitenlere karşı siyasetteki rolü çoğu zaman “çağrıldığında gelen”, uygun görüldüğünde geri çekilen ve işi yine “siyasetçilere, vekillere, genel başkanlara” bırakacak olan bir toplumsal destek gücü olarak görülmekteydi. Özgür Özel’in daha önceki açıklamalarında sarf ettiği “Çağırdığımızda gelin” sözü bunun en açık ifadesiydi.

Ancak 24 Mayıs’ta bu tablo köklü biçimde değişti. Polisin CHP Genel Merkezi’ne biber gazı ve plastik mermiyle saldırması, Özel’in tahliye tebligatını yırtması, TOMA’ya çıkması, “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyerek kitleleri Meclis’e yürütmesi, barikatları aşması tüm bunlar CHP’nin daha bir hafta önceki pasif “çağrı siyaseti”nden zoraki bir sıçrama yaptığını göstermektedir.

Bu bir “devrimci dönüşüm” müdür? Hayır. Bu, rejimin doğrudan fiziki saldırısı karşısında başka seçeneği kalmayan bir burjuva muhalefet partisinin mecburi taktik değişikliğidir. CHP hâlâ bir “devlet partisi”dir. Özel’in konuşmasındaki “47 yıl sonra partiyi kurulduğu günkü gibi yaptık”, “Atatürk’ü seven milyonlar”, “tam bağımsız Türkiye” vurguları partinin Kemalist-ulusalcı çizgisini koruduğunu gösteriyor. 

Yine de bu zorunlu dönüşümü görmezden gelmek nesnel gerçekliği inkâr etmek olur. Bugün CHP genel merkezi önünde kol kola polise direnen partililer, “Hain Kemal” sloganları atan kalabalıklar, Meclis’e yürüyen kitleler… bütün bunlar, CHP’nin kendi içinde bir yol ayrımı sürecine girdiğinin işaretleridir. Bu süreç, partinin tabanında önemli bir enerji biriktirmiştir. Ancak bu enerjinin itici gücünün devrimci bir dönüşüm yaratıp yaratmayacağı CHP’nin önümüzdeki günlerde izleyeceği çizgiye bağlıdır.

Demokratik haklar da siyasal özgürlükler de yalnızca seçim sandıklarıyla, mitinglerle ya da merkezi çağrılarla korunamaz. Bunları koruyan temel güç halkın kendi bağımsız örgütlülükleri, sendikaları, emek örgütleri, kadın hareketi, gençlik örgütlenmeleri, mahalle dayanışmalarıdır. Bunlar ne kadar zayıfsa saldırı o kadar etkili, bunları güçlendirmek için çaba ne kadar yoğunsa saldırıları püskürtmek o kadar olanaklıdır.

Ancak bu örgütlülük sadece “barışçıl” ve “yasal” araçlarla sınırlı kalamaz. Çünkü karşımızdaki rejim, yasallığı kendi iradesine göre tanımlayan, şiddet tekelini mutlaklaştırmış bir aygıttır. Bu aygıt karşısında caydırıcılık üretmeyen her örgütlülük eninde sonunda ezilmeye mahkûmdur.

Tarihsel deneyim bize göstermektedir ki, hakların kazanılması ve korunması süreci bedel ödetme kapasitesi ile doğrudan ilgilidir. Sendikal haklar, işçilerin grev yapma kapasitesi sayesinde kazanılmıştır; kadın hakları, kadınların sokaklara dökülüp bedel ödemesiyle gelmiştir; sömürgecilikten kurtuluş, silahlı mücadeleyle gerçekleşmiştir.

Bugün geniş halk yığınlarının gündelik hayatta yaşadığı baskı ve sömürüye karşı örgütlenmesi iktidarın en çok korktuğu şeydir. Ama bu örgütlülük sadece pasif bir direnişle sınırlı kalmamalı; gerektiğinde üretimi durdurma, ekonomiyi felç etme, devletin işleyişini engelleme kapasitesini de içermek zorundadır.

Esas korkusu ve saldırganlık nedeni bu olan Saray’a karşı verilecek yanıt, yalnızca kurumsal savunma refleksi olamaz. İhtiyaç duyulan şey, halkı edilgen bir destek unsuru olarak ele almayan, işçi ve emekçileri mücadelenin asli kurucu gücü olarak gören birleşik, örgütlü her mücadele kesiminin kendisini içinde ve karar verici hissedebildiği, caydırıcılık üreten bir toplumsal mücadele hattının güçlenmesidir.

Tek adam rejiminin saldırılarını geriletecek olan “çağrı gelince harekete geçen” bir “toplumsal enerji” değil kendi gücüne dayanan, kendi sözünü kuran, kendi örgütlülüğünü büyüten halk hareketidir. Eyleminin yerini, biçimini, mücadelesinin araçlarını kendi belirleyecek, her alana genişleyecek ve sürekliliğinin garantisi halkın kendisi olacak bir eylem hali, direniş hali.

Genel eylem-genel direniş kavramı bu noktada somut bir anlam kazanır. Bu, bir sendika genel başkanının “bugün grev yapın” çağrısıyla sınırlı değildir. Genel eylem, hayatın her alanında üretimin ve yeniden üretimin durdurulmasıdır:

Fabrikalarda işçilerin üretimi durdurması, işgalleri, grevleri.

Emekçi mahallelerinde kira, elektrik, su, doğalgaz faturalarına karşı toplu ödememe direnişleri.

Köylerde tarımsal üretimin durdurulması, toprak işgalleri, kooperatifleşme.

Küçük üreticilerin bulunduğu çarşılarda esnafın vergi isyanı, kredi borçlarına karşı dayanışma.

Üniversitelerde ve liselerde boykotlar, işgaller, yürüyüşler.

Kamusal hizmetlerde doktorların, öğretmenlerin, memurların iş bırakmaları.

Faşist tek adam rejiminin geriletilip yenilmesi için birleşik mücadelenin yükseleceği alanlar hayatın yeniden üretildiği, halkın borçla, sömürüyle ve geleceksizlikle yüz yüze bırakıldığı ve öfkesini biriktirdiği alanlar olmalıdır. Bu alanların her biri kendi özgünlüklerine göre farklı örgütlenme biçimleri gerektirir. Ancak ortak olan şey bu mücadelelerin birbirinden kopuk olmaması, ortak bir siyasal hedef etrafında birleşmesidir.

Bu noktada Türkiye’deki sosyalist, devrimci, demokratik güçlerin, işçi sendikalarının, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik hareketlerinin sorumluluğu büyüktür. “Mutlak butlan” kararı ve ardından gelen polis baskını, CHP’nin içine düştüğü çaresizliği -ve aynı zamanda zoraki dönüşümünü- gözler önüne sermiştir. 

Yapılması gereken şey, CHP tabanındaki öfkeyi ve değişim umudunu devrimci bir kanala yönlendirebilmektir. Saraçhane’de milyonlar sokağa çıktıysa, bugün Meclis’e yürüyen binler varsa bu insanların tamamı “CHP’li” olduğu için değil Saray rejiminden bıktıkları ve artık bir değişim görmek istedikleri içindir. Bu insanlar CHP’nin “çağrı siyaseti”ne mahkûm değil. Onlar kendi örgütlülüklerini kurmaya hazır potansiyel bir devrimcileşmeye açık güçtür.

Çıkış yolu, CHP’nin peşinde “demokrasi nöbeti” tutmak değil sınıf mücadelesini yükseltmek ve caydırıcılık üreten bir halk hareketi inşa etmektir. Saray’ın mahkeme kararlarını ancak işçilerin ve emekçilerin kendi iradeleriyle ördükleri sokak direnişi -ve gerektiğinde bu direnişin silahlı savunması- yırtıp atabilir.

Bugün CHP’nin başına gelen “mutlak butlan”, yarın işçi sınıfının hakları için kullandığı tüm yasal boşlukların kapatılması olarak geri dönecektir. Bu nedenle bugün atılacak her adım, yarının devrimci pratiğinin bir parçası olmalıdır.

Sandığın değil sokağın diliyle! 

Genel eylem, genel grev, genel direniş!