Eğitim yılı bir kez daha trajik bir olayla açıldı. Okul giderlerini nasıl karşılayacaklarından, güvenliksiz okullarda çocuklarının başına neler gelebileceğinden endişeli aileler ve o okullara devam eden çocuklar son dönemde yaşanan silahlı saldırılardan birine daha tanıklık etti. Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencisi 15 yaşındaki Halil Orhan, silahla salına salına geldiği okulun önünde rastgele ateş açarak yerel kaynaklara göre bir kişinin ölümüne, dört kişinin yaralanmasına; valiliğin açıklamasına göre sekiz kişinin yaralanmasına neden oldu. Bazı haberlerde ise yaralılardan ikisinin durumunun ağır olduğu kaydedildi.
Yaşanan ekonomik-siyasi-kültürel krizin en çarpıcı sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor okullardaki şiddet ve giderek sistematik bir nitelik kazanıyor. Daha bu yılın Nisan ayında Maraş’ta faili aynı okulda öğrenci olan silahlı saldırıda 9 öğrenci ve bir öğretmen hayatını kaybetmiş; hemen bir gün sonra da Urfa’da yine aynı okuldan bir öğrencinin saldırısıyla 16 kişi yaralanmıştı!
O saldırıların ardından temizliğin, hijyenin ve güvenliğin olmadığı dahası yeterli sayıda öğretmenin bulunmadığı hatta öğrencilerin okulun ilk gününde “öğretmen yok” denilerek evlerine gönderildiği, önlerinde torbacıların cirit attığı okullar geniş bir tartışmanın konusu olmuştu. Tartışmalar, okullarda güvenlik önlemlerinin alınıp alınmamasına doğru daralmış, eğitim sistemiyle lastik top gibi oynayan Eğitim Bakanlığı okullara güvenlikçi yerleştirmeyi ya da turnike koyarak öğrencileri aramadan geçirerek içeri almayı çare olarak sunmuştu.
Dahası bu sabah Manisa’da gerçekleşen silahlı saldırıdan sadece 4 gün önce Manisa Valiliği okullara yönelik güvenlik tedbirlerini açıklamıştı. Saldırıdan yalnızca bir gün önce ise İçişleri Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı öncülüğünde düzenlenen Okul Güvenliği Toplantısı’na yedi bakanlık katılmış ve işbirliği protokolü imzalanmıştı.
Manisa Valiliği tarafından planlama kapsamında, il genelinde belirlenen 507 okulda 531 bahçe görevlisinin mesai yapacağı, okulların giriş ile çıkış saatlerinde ise 59 ekipte yer alan toplam 118 personelin görev başında olacağı açıklanmıştı.
Kısacası okullardaki şiddeti tek başına kriminal bir sorun olarak ele alan bu yaklaşımın soluğunun kısalığı her gelişmede daha da açık hale geliyor.
Elbette toplumsal şiddetin bu ölçekte genişleyip derinleştiği koşullarda okullarda güvenlik önlemlerinin alınması sorunun bir boyutunu oluşturuyor. Fakat meselenin bununla çözülemeyecek bir derinlikte olduğunu son Manisa saldırısından da görmüş olduk. Saldırgan içeri giremese de dışarda, okula yakın bir noktada saldırısını gerçekleştirebiliyor! Demek ki mesele tek başına güvenlik değil ve her açıdan derinleşen ekonomik-siyasal-toplumsal krizin, gençler özgülünde yaşanan geleceksizlik duygusunun ortaya çıkardığı sonuçlardan bağımsız ele alınamazmış!
Öğretmen öğrenci ilişkisinin, genel olarak toplumsal ilişkilerin tarihte eşine az rastlanacak ölçekte çözüldüğü, öğretmenliğin diğer meslekler gibi itibarsızlaştırılarak anlam yitimine uğradığı koşullarda yaşanıyor tüm bunlar. Eğitimin büsbütün içeriksizleştirilerek ideolojik-siyasi anlamda gerici bir cendereye sıkıştırıldığı (iktidarın deyimiyle “yerli ve milli”, bir o kadar da dinci bir nesil yetiştirme diye özetleyebileceğimiz şekilde), emekçi çocuklarına biçilen eğitim sınırının “ara eleman” olmakla ölçeklendirildiği koşullar bunlar aynı zamanda. Öğrencilerin MESEM’ler ve diğer biçimlerle sermayeye ucuz işgücü kaynağı olarak kodlandığı bu koşullarda olup bitenleri anlamak zor olmasa gerek.
Düşünün ki bir emekçi çocuğunun az çok nitelikli bir devlet okuluna devam edebilmesi bile yüksek fiyatlarla sunulan ek dersler, dershanelerle mümkün olabiliyor. O da yetmiyor aileler on binlerce liralık masraflara zorlanıyor. O da yetmiyor bu masraflar yıl boyunca devam ediyor. Üstelik yeterli eğitim kadrosu, temizlik, güvenlik gibi önemli hizmetler onca soyguna rağmen doğru düzgün sağlan(a)mıyor. Keza devlet ne kadro açıyor ne de denetliyor!
O külfetler zincirine gücü yetmeyene ya imam hatipler ya da MESEM’lere bağlanan meslek liselerinin kapısı gösteriliyor. Zaten eğitim politikası da artık emekçi çocuklarının liseyi bile okumasına gerek olmadığı şeklinde özetlenebiliyor. Elbette parası olan bu zahmetli yollara girmeden özel okullara yöneliyor.
Nereden bakarsak bakalım “Z Kuşağı terörü” olarak tanımlanan ya da güvenlik önlemleri parantezine alınarak sistemik krizi perdeleyen yaklaşımların nafile yaklaşımlar olduğu çıkıyor. Zaten okullar gibi adreslerin güvenlik parantezine alınmasının kendisi yaşadığımız gerçekliğin, krizin boyutlarının özeti gibi.
Bu açıdan da sorunu eğitim politikaları, ticarileştirme, MESEM’lerle dile gelen ucuz emek deposu ya da dinci-gerici ideolojik yaklaşım sınırlarında ele almak bile kâfi değil artık. Sorun her haliyle artık çocuklara kadar inmiş bir toplumsal kriz sorunudur. Eğimde yaşanan tüm sorun ve sonuçlar da bu bütünlüğün bir parçası olduğu kadar son derece net bir sınıfsal içerikle karşımıza çıkıyor. Sayısız sorunun temel dinamiğinin net bir emek-sermaye çelişkisi halini aldığı açıkça görülüyor. Sonuçlar bu yaklaşımla ele alınmadığında ve güçlü bir gelecek projesi, buna uygun bir politik-pratik hat tutturulamadığında yaşanan kriz ve çürümenin dibinin olmadığı anlaşılıyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!