İşbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin 24 yıllık İslamcı faşist iktidar döneminin sosyolojik ve siyasi bilançosunun aynı anda dört ayrı kanaldan kendini kustuğu bir gün olarak anılacak 21 Mayıs 2026. Sabah iktidar kanadının en büyük gençlik festivali Atatürk Havaalanı sahasında başladı. Aynı saatlerde, Bilal Erdoğan başkanlığındaki Etnos Kültür Festivali’nin açılışıyla birlikte MAK Danışmanlık ve Araştırma şirketinin “2026 Gençlik Araştırması”nın sonuçları kamuoyuna yansıdı. Akşam saatlerinde “mutlak butlan” darbesi kararı açıklandı. Gün bitiminde gece yarısı ise İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatıldığı duyuruldu. 24 yıllık iktidarın üniversiteler üzerindeki tasfiye sürecinin en somut göstergelerinden biri daha gerçekleşmiş oldu.
Bugünlerde araştırmacıların sıklıkla dile getirdiği bir şey var: Korku faktörü seçim araştırmalarının sonuçlarını etkileyecek bir noktaya gelmiş durumda. Kararsızların bu kadar yüksek olmasının bir nedeninin bu olduğunu söyleyenler az değil. Hatta bazı araştırmacılar, bu nedenle seçimlerde AKP’nin alacağı oyun anketlerde görülenin altında çıkması durumunda şaşırmayacaklarını belirtiyor. Çünkü insanlar, beyanlarını baskı altında yapmak zorunda kalıyor. Bu, korkunun toplumsallaşmasıdır.
Dindar nesil projesinin akıbeti
Araştırma, 6-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında 18 ile 29 yaş arasındaki 8 bin genç üzerinde gerçekleştirilmiş. Bu yaş grubu, Türkiye nüfusunun yüzde yirmisini oluşturan 16 milyon genci kapsıyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den sonra geçen yirmi dört yıl içinde doğmuş bir nesil bu. Tayyip Erdoğan’dan başka Cumhurbaşkanı tanımadılar. AKP lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “dindar nesil projesi”nin çocukları olarak tanımlanan bu kuşağın 24 yıllık iktidar sonundaki öz-tanımlaması, projenin iflasını açıkça gösteriyor.
Gençlere “Kendinizi en çok ne olarak tanımlıyorsunuz?” diye sorulduğunda, en yüksek oran yüzde 29,6 ile “birden fazla kimlik” cevabı geliyor. Hemen ardından, yüzde 27,5 ile “Atatürkçü” geliyor. Yani on altı milyon gencin yaklaşık 4,5 milyonu kendini Atatürkçü olarak tanımlıyor. “Milliyetçi-Ülkücü” diyenler yüzde 15,8 ile üçüncü sırada. “Dindarım” diyenler ise yalnızca yüzde 12,2. Bu, 16 milyon gencin yaklaşık iki milyonuna tekabül ediyor.
Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bir zamanlar “Cuma namazına giden genç sayısı 1 milyon” demişti. Bu veri, Erbaş’ın rakamıyla tutarlılık gösteriyor. “Dindarım” diyenlerin yaklaşık yarısının erkek olduğu varsayılırsa, “dindarım” diyen genç erkeklerin önemli bir kısmının aslında Cuma namazına gitmediği ortaya çıkıyor. “Dindar” tanımlaması yapıp da namaza gitmeyen bir nesil. Bu, endoktrinasyonun derinliği hakkında düşündürücü.
Bu tablonun belki de en önemli kısmı, “birden fazla kimlik” diyen yüzde 29,6’lık kesim. Dört buçuk milyon genç, kendini tek bir kategoriye hapsetmeyi reddediyor. Bu, tek tip insan yaratma projesine karşı en yaygın direniş biçimi. Ve belki de sınıf bilincinin ön koşulu olan somut gerçekliğin karmaşıklığını kavrama yetisinin bir yansıması.
Sosyalist ya da komünist olduğunu söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 2,4. Ama bu oranın mutlak karşılığı yaklaşık 384 bin genç. Korku faktörü ve baskı ortamı dikkate alındığında, bu oranın beyan edilenden yüksek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dahası, “birden fazla kimlik” diyen 4,5 milyon gencin içinde sosyalist eğilimlere sahip olanların sayısı da küçümsenemez.
Farklılıklarla birlikte yaşamak
Araştırmanın bir başka umut verici bulgusu, gençlerin arkadaş tercihlerine ilişkin. “Arkadaşınızın farklı bir din, mezhep ya da siyasi görüşten olması sizin için önemli midir?” sorusuna gençlerin yüzde 88,7’si “Hiç önemli değil” yanıtını veriyor. Sadece yüzde 5’i “Önemlidir” diyor. Bu etnik, dini ve yapay ayrımların ötesinde bir proleter enternasyonalizminin tohumlarını taşıyan bir veri.
24 yıldır “yerli ve milli” söylemiyle inşa edilmeye çalışılan homojen toplum tasavvuru, gençlerin gündelik pratiklerinde reddediliyor. Gençler, farklı kimliklerden arkadaşlarıyla birlikte yaşamayı, ortak sınıfsal çıkarlar temelinde bir arada olmayı tercih ediyor. Bu durum, sınıf bilincinin kıvılcımları olarak onun gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturuyor.
Modern mi gelenekçi mi, ikisi de değil
Gençlere hayat tarzlarını nasıl tanımladıkları sorulduğunda, neredeyse yarısı “Duruma göre değişir” yanıtını veriyor. Yüzde 47,7’lik bu oran, modern ile gelenekçi arasında sıkışmış bir gençliğin çelişkisini yansıtıyor. “Modern” diyenler yüzde 23,2, “gelenekçi” diyenler ise yüzde 16,3. Modern isteyenler, gelenekçi isteyenlerden yedi puan fazla.
Bu dağılım, kapitalist üretim ilişkilerinin gerektirdiği modern birey tipolojisi ile geleneksel değerlerin dayatması arasındaki çelişkinin bir yansıması. “Duruma göre değişir” diyenler, ne tamamen modern ne de tamamen geleneksel. Onlar, üretim süreci içindeki konumlarına, aile ilişkilerine ve maddi koşullara bağlı olarak her iki eğilim arasında salınan geniş bir yığından oluşuyor. Bu durum, bilinç ile varlık arasındaki diyalektik ilişkinin somut bir tezahürü.
Modern hayat tarzı talebinin gelenekçi talepten yüksek olması, aynı zamanda gençlerin üretim araçları karşısındaki konumları ve artık-değere el koyma sürecindeki durumlarıyla da ilgili. Küresel ölçekte dolaşıma giren meta ilişkileri, gençleri belirli bir tüketim kalıbına zorluyor. Ancak gelirin yetersizliği, istihdam güvencesizliği ve artan hayat pahalılığı bu modern yaşam talebinin gerçekleşmesini engelliyor. İşte “duruma göre değişir” diyenler, bu çelişkinin en çarpıcı ifadesi olarak çıkıyor karşımıza.
Umutsuzluk ekonomisi
Gençlerin psikolojik durumuna ilişkin bulgular bir toplumsal depresyon tablosu çiziyor. Gençlerin yarısından fazlası, yüzde 50,3’ü, mutsuz olduğunu söylüyor. “Ne mutlu ne mutsuz” diyenler yüzde 23,5. “Mutluyum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 26. Daha da vahimi, gençlerin yüzde 82’si “sürekli veya zaman zaman umutsuzluk çöküntüsü yaşadığını” belirtiyor. Bu, 16 milyon gencin yaklaşık 13 milyonu demek.
Umutsuzluk, sadece bireysel bir ruh hali değil aynı zamanda bir sınıfsal bilinç biçiminin yokluğunun göstergesi. Gençler, içinde bulundukları üretim ilişkilerini değiştirebileceklerine dair bir inanca sahip olmadıklarında, çaresizlik duygusu kaçınılmaz oluyor. Bu çaresizlik ya bireysel kaçış stratejilerine (göç etme arzusu) ya da toplumsal içe kapanışa yol açıyor.
Gençlerin öncelikli sorunları
Gençlere “Bu ülkeyi yönetiyor olsanız öncelikle çözeceğiniz sorun ne olurdu?” diye sorulduğunda, ilk sırada işsizlik ve istihdam geliyor. İkinci sırada hayat pahalılığı. Üçüncü sırada adalet. Dördüncü sırada dış politika. Beşinci sırada ise eğitim.
Dikkat edilirse, ilk iki sırada doğrudan ekonomik koşullar yer alıyor. Gençler, kendi yaşamlarını yeniden üretmelerini engelleyen temel mekanizmaları doğru bir şekilde teşhis ediyor. İşsizlik ve hayat pahalılığı, kapitalist üretim ilişkilerinin içsel çelişkilerinin en somut tezahürleri. Artık-değerin sermaye sahipleri tarafından el konulması süreci, emek gücünün fiyatını sürekli olarak değerinin altında tutmaya zorluyor.
Üçüncü sırada “adalet” sorununun gelmesi de manidar. Hukuk, üstyapısal bir kurum olarak altyapısal ilişkileri meşrulaştırma işlevi görür. Gençlerin adaletin işlemediğini hissetmeleri, mevcut üretim ilişkilerinin meşruiyetini sorguladıklarını gösteriyor. “Adalet” talebini sınıf bilincinin henüz tam gelişmemiş ancak var olan bir toplumsal bilinç biçimi olarak okumak yanlış olmaz.
Özgürlük algısı
“Ülkemizde kendinizi özgürce ifade edebildiğiniz şartlar olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna gençlerin yüzde 43,8’i “Kesinlikle olmadığını” söylüyor. “Kısmen olduğunu” düşünenler yüzde 29,3. “Kesinlikle olduğunu” düşünenler ise sadece yüzde 15,2. “Kesinlikle olmadığını” düşünenlerin oranı, “kesinlikle olduğunu” düşünenlerin neredeyse üç katı. “Kesinlikle olduğunu” düşünenler ile “kısmen olduğunu” düşünenleri toplasanız dahi, “kesinlikle olmadığını” düşünenlerin oranına ancak yaklaşabiliyorsunuz.
Gençler, ifade özgürlüğünün temel bir hak olduğunu biliyor ancak bu hakkı kullanmanın somut risklerini de deneyimliyor. Mahalle baskısı, işini kaybetme korkusu, sosyal medya gözetimi ve cezai yaptırımlar ifade özgürlüğünün önündeki engeller. Bu engeller, korku faktörünün toplumsallaşmasının somut tezahürleri olarak seyrediyor.
10 milyon genç gitmek istiyor
Araştırmanın vahim bulgularından birisi şu soruya verilen yanıt: “Size kalıcı olarak bir başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye’yi terk edip o ülkeye yerleşmeyi düşünür müsünüz?” Gençlerin yüzde 64’ü “Evet, terk eder giderim” diyor. Bu, 16 milyon gencin 10 milyonu demek. Yüzde 22’si kararsız veya cevap vermek istemiyor. Sadece yüzde 14’ü “Hayır, ülkemde kalırım” diyor. Yani Türkiye’de kalmaya kesin kararlı olan gençlerin sayısı göç etmek isteyenlerin yedide biri kadar.
Bu veri, sadece bir beyin göçü istatistiği değil bir ulusal aidiyet krizinin en ileri düzeyde tezahürü. Gençler, mevcut üretim ilişkileri içinde yaşamlarını yeniden üretme olanağı görmüyor. Emek gücünün değerini yeniden üretmenin maliyeti, emek gücünün piyasa değerini aşmış durumda. Gençler, başka bir ülkede hem daha yüksek ücretle çalışabileceklerini hem de daha “demokratik” koşullarda yaşayabileceklerini düşünüyor.
Nereye gitmek istiyorlar?
“Evet, terk eder giderim” diyenlere hangi ülkeye gitmek istedikleri sorulduğunda, yüzde 43’ü Avrupa ülkelerini, yüzde 39,8’i ABD veya Kanada’yı, yüzde 14,8’i İskandinav ülkelerini tercih ediyor. Yani Türkiye’yi terk etmek isteyen gençlerin yüzde 97’si Batı ülkesine yerleşmek istiyor.
Peki ya Bilal Erdoğan’ın “Medeniyet nöbetini devralın” çağrısı yaptığı İslam ülkeleri? Oralara gitmek isteyenlerin oranı sadece yüzde 0,4. Türki cumhuriyetlere gitmek isteyenler de aynı oranda. “Batı değerleri çökerken onlarınki yükseliyor” denilen Çin ve Rusya’ya gitmek isteyenlerin toplamı ise yüzde 0,9.
Bu veri, resmi ideolojinin dış dünya algısı ile gençliğin somut tercihleri arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. 24 yıldır inşa edilmeye çalışılan “Batı düşmanlığı” ve “İslam dünyasına yönelme” söylemi, gençler nezdinde neredeyse hiç karşılık bulmuyor. Gençler, sadece meta akışının değil aynı zamanda fikirlerin ve değerlerin de küresel dolaşımına açık. Bu açıklık, onların sınıfsal konumlarının bir gereği.
Torpil mi, liyakat mi?
“Türkiye’de işe girebilmek için liyakat ve fırsat eşitliği mi, yoksa kayırmacılık ve torpil mi daha etkili?” sorusuna gençlerin yüzde 74,7’si “Kayırmacılık ve torpil” yanıtını veriyor. Sadece yüzde 13,2’si “Liyakat ve fırsat eşitliği” diyor.
Bu, rant ekonomisinin ve yandaş kapitalizmin gençler tarafından doğru teşhis edildiğini gösteriyor. Gençler, burjuva ideolojisinin temel argümanlarından biri olan “fırsat eşitliği” mitosuna inanmıyor. Onlar, kendi deneyimleriyle biliyor ki, işe girişte belirleyici olan yetenek ve çalışkanlık değil iktidara yakınlık ve doğru kişilerle akrabalık ya da hemşehrilik ilişkileri.
Bu veri aynı zamanda, işsizlik sorununun basit bir talep yetersizliği sorunu olmadığını, işgücü piyasasının yapısal olarak bozulduğunu gösteriyor. Sermaye sahipleri, kâr maksimizasyonu uğruna, liyakatli işçiler yerine kendilerine siyasi olarak bağlı işçileri tercih ediyor. Bu tercih, kısa vadede siyasi sadakati garanti altına alırken, uzun vadede üretkenliği düşürüyor ve ekonomik krizi derinleştiriyor.
Genç kadınlar ve şiddet
Araştırmanın ayrıca ele alınması gereken bir bölümü de genç kadınlara ilişkin şiddet verileri. Son 12 ayda 15 ile 24 yaş grubundaki kadınlar, tüm şiddet türlerinde diğer yaş gruplarından daha yüksek oranlarda şiddete maruz kalmış.
Her 6 genç kadından 1’i psikolojik şiddete uğramış. Her 14 genç kadından 1’i dijital şiddete maruz kalmış. Israrlı takibe uğrayanların oranı yüzde 5,8. Ekonomik şiddete uğrayanlar yüzde 4,6. Fiziksel şiddete uğrayanlar yüzde 3,8. Cinsel şiddete uğrayanlar ise yüzde 1,8.
Bu veriler, ataerkil kapitalizmin en kırılgan kesim üzerindeki tahakkümünü sayısal olarak belgeliyor. Ve unutulmamalı ki şiddet deneyimlerinin beyanında aile ve mahalle baskısı, mimlenme korkusu, suçlanma endişesi ve yaşananın “şiddet” olarak adlandırılmasındaki tereddütler önemli rol oynuyor. Yani gerçek rakamlar beyan edilenlerin çok üzerinde.
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretim sürecinin bir parçası. Kadın emeğinin ücretsiz ev içi çalışmaya mahkum edilmesi, kadın bedeni üzerinde kontrol mekanizmalarını da beraberinde getiriyor. Bu kontrol, şiddet biçiminde tezahür ettiğinde, kapitalist ataerkil sistemin en çıplak yüzü ortaya çıkıyor.
Eğitim için göç
15 ile 24 yaş grubunda yaklaşık her 14 gençten 1’i iller arasında göç ediyor. Gençlerin yüzde 48,7’si eğitim nedeniyle göç ediyor. Bu oran kadınlarda yüzde 52,9’a çıkarken, erkeklerde yüzde 42,9. Kadın gençlerin eğitim için göç oranının erkeklerden 10 puan yüksek olması, kırsal kesimdeki kadınların eğitim olanaklarına erişiminin ne denli sınırlı olduğunu gösteriyor.
İkinci sırada iş bulmak veya işe başlamak geliyor. Bu nedenle göç eden gençlerin oranı yüzde 11,1.
Bu veri, eğitimin meta haline geldiği bir toplumda, gençlerin üretim sürecine eklemlenmek için neredeyse zorunlu göçe tabi tutulduğunu gösteriyor. Eğitim olanaklarının bölgeler arasında eşitsiz dağılımı, gençleri ya ailelerinden kopmaya ya da eğitim hakkından vazgeçmeye zorluyor.
Gençleri ne mutlu ediyor?
Araştırma, gençlerin mutluluk kaynaklarını da sorgulamış. “Sizi en çok mutlu eden unsur nedir?” sorusuna en yüksek oran yüzde 38,8 ile “sağlık” yanıtı gelmiş. İkinci sırada yüzde 22,8 ile “başarı” yer alıyor. Üçüncü sırada yüzde 16,6 ile “para”, dördüncü sırada yüzde 16,3 ile “sevgi”, beşinci sırada ise yüzde 5,5 ile “iş” var.
Sağlığın ilk sırada gelmesi, gençlerin varoluşsal kaygılarının temel düzeyde olduğunu gösteriyor. Bedensel ve ruhsal bütünlük, kapitalist üretim sürecinde emek gücünün yeniden üretiminin ön koşulu. Sağlığını kaybeden bir genç, emek gücünü satamaz hale geliyor. Bu nedenle sağlık, en temel mutluluk kaynağı olarak ortaya çıkıyor.
“Başarı”nın ikinci sırada gelmesi manidar. Başarı, kapitalist toplumda bireyin toplumsal konumunu belirleyen temel kategori. Ancak bu başarı, genellikle bireysel çaba ve yetenekle ilişkilendirilirken, aslında sınıfsal konum tarafından belirleniyor. Paranın (yüzde 16,6) sevgiye (yüzde 16,3) neredeyse eşit çıkması, gençlerin maddi ve manevi ihtiyaçları arasında sıkıştığını gösteriyor. “İş”in son sırada yer alması ise gençlerin çalışma yaşamına dair umutsuzluğunun bir yansıması. İş, bir mutluluk kaynağı olarak değil bir zorunluluk olarak görülüyor.
Bilinmektedir ki sınıf bilincinin olgunlaştığı her tarihsel an önce bir umutsuzluk tablosu olarak görünür. Ancak diyalektik süreç, bu umutsuzluğun kendi karşıtını da doğuracağını ve en karanlık anın şafağa en yakın an olduğunu öğretir. Fakat şafak karartılmak isteniyor, şafağı doğuracak iradeyi büyütmeye ihtiyacımız var.
Devrimci Proleter Gençlik için önemli olan gençlerin umutsuzluğunu umuda, kaçışını direnişe, bireysel çaresizliğini kolektif örgütlülüğe dönüştürecek ideolojik-siyasal hattı, devrim ve sosyalizm mücadelesini etkin ve görünür kılmaktır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!