Tanur Oğuz Gündüzalp
Refik Ünal. Ölümüyle hepimizi sarstı. Mesafeli gibi durduğumuz ilişkilerin aslında o kadar da mesafeli olmadığını Refik’in ardından daha net gördük. Kiminle konuşsam, kiminle yazışsam, içinde olduğum her sosyal çevre ve grupta bugün Refik’in ölümü konuşuldu, konuşuluyor. Bu bile tek başına çok şey anlatıyor.
Bugün fark ettim: Herkesin hayatında başka bir Refik var(mış). Herkesin yoluna başka bir yerden dokunmuş, başka bir iz bırakmış. Refik, tek bir kalıba sığmayan insanlardan(mış).
Ben Refik’i ve kardeşi Ömer’i 19 Aralık sonrası süreçte tanıdım. Ömer tahliye olduktan sonra, ölüm orucu direnişçilerinin bedenlerinde oluşan ağır tahribatların giderilmesi için TİHV koordinasyonunda yürütülen fizik tedavi ve rehabilitasyon çalışmalarına katılıyorduk. Tutuklu Yakınları Aileleri Birliği (TUYAB) çatısı altında, farklı siyasi yapılardan “gönüllüler” haftalık olarak belirlenir, hapishaneden çıkan tutsaklara doktorlar ve eğitmenler eşliğinde destek olunurdu. Ben de fırsat buldukça bu ekiplerin içinde yer alırdım.
Tanışmamız böyle başladı. O süreçte onlarca ölüm orucu direnişçisini yakından tanıma, sadece bedenlerine değil, iç dünyalarına da dokunma imkânım oldu. İnsanda güçlü duygular bırakan bir deneyimdi bu. Refik de diğerleri gibi o insanların içindeydi ve ister istemez bende de derin bir bağ oluştu/oluşturdu.
Refik denince, onu tanıyan hemen herkesin aklına ilk olarak “inat” gelir. Evet, Refik inatçıydı. Ama bu insanı tüketen sıradan bir inat değildi. Biraz durup baktığınızda, o inadın altında çok güçlü bir direnç, kolay teslim olmayan bir karakter görürdünüz. Refik sizin ölçülerinizle düşünmezdi, sizin alıştığınız yargılarla hareket etmezdi. Bazen “bildiğim bildiktir” der, yanlışta da ısrar ederdi belki, ama bu hiçbir zaman kötü niyetten değildi.
Şunu fark ettim, bizde herkesin Refik’i farklı anlatması boşuna değil. Kimi yoldaş “TiKB’nin parlayan yıldızı olabilirdi” demişti. Kimi “ona baktığında örgüt aklını ve zekâsını görürdün” diye anlatırdı. Bazı yoldaşlar için Refik; “sezgisi güçlü, derinlikli, kavrayışı yüksek, komünist etkin birey olma” halinin ete kemiğe bürünmüş örneklerinden biriydi.
Bendeki Refik ise biraz daha başka bir yerde duruyor. Birbirimizi yakından izlediğimizden belki de… Benim hafızamdaki Refik, yaşamı boyunca kapitalizmle asla uzlaşmayan bir insandı. Kapitalizm gündelik hayata sinsice sızar; insanın en zayıf anlarını, en küçük çatlaklarını yoklar. Çoğumuz, hatta örgütlü mücadele yürütenler bile, bu saldırılardan payını alır. Değerlerimiz aşınır, inançlarımız zorlanır.
Refik’te bu olmadı. Eksikleriyle, eleştirileriyle, devrimci örgütleri yetersiz bulan yanlarıyla bile kapitalizmle yürüttüğü bu mücadeleyi kaybetmedi. O sinsi düzen, bırakın sızmayı, onda bir çatlak bile bulamadı.
Refik Varlık, Adresiz Sorgular geleneğini sadece geçmişin bir anısı olarak da taşımadı. Faşizmin işkencehanelerinde gösterdiği tutumu orada bırakmadı; onu yaşamının tamamına yaydı. Adressiz Sorgular ve direniş, onun için belli anlara sıkışmış, mekansal bir hal ve tutum değildi. Hayatın kendisiydi.
Marksizme bağlılığı, Kapital’le kurduğu ilişki, onun kapitalizme karşı ördüğü en sağlam duvardı. Teoriyi eğlence malzemesi yapmadan, gündelik yaşamın içinde taşıyan insanlardandı.
Bendeki Refik hafızamda böyle yer edecek. Ne zaman Marks’a, Kapital’e dair bir şey görsem aklıma Refik gelecek. Büyük laflarla değil, gösterişle hiç değil; bıraktığı bu izlerle çıktı hayatımızdan.
Ve galiba en çok da bu yüzden, bu kadar sarsıldık.
Güle güle Refik Varlık…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!