Refik Dostum, “Bu Senfoni Bitmez!”



Refik, güzel dostum, proletaryanın yiğit evladı, yıldız yoldaşlarınla birliktesin, bilirsin yıldızları ölmez diye kabul ederiz


Eyüphan Başar

Bayrampaşa Hapishanesi’nde 3. Koğuş ile 4. Koğuş arasındaki havalandırmanın 3. Koguşu’nun üst katının parmaklıklarına asılan pankartın nasıl başladığını hatırlayamadım, WKS’nun (Wernicke Korsakoff Sendromu) böyle gereksiz yanları var işte…

Voltayı kesip pankartın karşısında öylece duruyor, “Çok anlamlı, sanatkarane, içselleşmiş bir proleterliğin müzikle somutlaşması” diyordum.

Refik yoldaşları ile volta atmayı bırakıp yanıma geldi: “Astığımız pankartlara halkımız senin gibi inceleyerek uzun uzun baksaydı devrimi çoktan yapardık degil mi” deyince, “belki de” dedim.

Muzip muzip yüzüme baktı, ben yaptım der gibi. Çünkü sen mi düşündün desem de yanıt alamazdım.

Çok şey konuşurduk ancak mücadelemiz içinde aldığımız görevleri koıuşmazdık.

Döndü bana “Yahu size köylü devrimcisi derim de burda karşılaştığım başka bir tablo var”, “nedir” deyince, “Sorma” dedim, “TRT yerine Tiran Radyosu dinliyorduk koyun güderken, çift sürerken” gülüştük…

Laf olsun diye gülmez Refik, güldü mü içten güler, gülüşünün sıcaklığı yayılır…

Hapishaneden sonra ikimiz de Wernicke Korsakoff Sendromu yaşadıgımız için birlikte YDA’da (Yaşamevi Dayanışma Ağı) yaşadık.

Kaldığım bir buçuk yılın son bir ayına kadar bu sağlam dostlugumuz sürdü. İnsanlığa dair her konuda sohbetlerimiz, okumalarımız oldu.

Bir gün Kapital’i birlikte okumayı önerdi. Ben de yaşamımın birçok döneminde okuduğumu, yeri geldikçe dönüp baktığımı, gerekiyor ise alıntılar yaptığımı söyledim.

Ertesi sabah benden yarım saat önce spora gitti, spor yaptığımız parkta yanına gittim uzaklaştı. Benden önce döndü.

Döndüğümde konuşmak istedim, “Kapital’i okuyup incelemeyenlerle muhatap olmayacağım” dedi.

Sınıf mücadelesinde, devrimci görevlerde iradesinin sağlam olduğunu zorunlu haller dışında benimle görüşmeyeceğini biliyordum. Güçlü iradesini inada dönüştürdü.

WKS hepimizde değişik sonuçlar yarattı manevi ve bedensel olarak. İrade olarak güçlü olan ve hastalığı öğrenerek yenmeye çalışanlarımız çoğunlukta. Refik de iradesiyle ayağa kalkmayı bilenlerden biri. Ancak hasta olduğumuzu hiç kabul etmedi.

YDA döneminde ve sonrasında agresif, birkaç kişi dışında kimseye güvenmeyen, kendini insanlardan soyutlamaya çalışan bir Refik vardı artık.

Kapital’e yoğunlaşmasının bir yönü bu, bir yönü de toplumdaki çürüme ve kendine devrimci diyen bazılarının düştükleri olumsuz gidişat!.. Konuştuğumuzda yakındığı konulardan biliyorum.

Refik için esen bu olumsuzluklar fırtınası karşısında Kapital sığındığı limandır, her insanın zor zamanlarında sığındığı bir liman olur, fırtınayı o limana sığınarak atlatır.

Refik’le -Göbekli Tepe bulgularından öğrendiğimiz kadarıyla- 12 bin yıldır birbirimizi biliyoruz, 200 yıldır -proletaryanın ortaya çıkışıyla- tanışıyoruz, 1994 Nisanı’nda karşılaştık, iyi ki de karşılaştık.

Refik, güzel dostum, proletaryanın yiğit evladı, yıldız yoldaşlarınla birliktesin, bilirsin yıldızları ölmez diye kabul ederiz.

İzninle yazdığın pankartın özüne dokunmadan değiştireyim:

“FATİH’TEN TAHSİN’E, TAHSİN’DEN REFİK’E BU SENFONİ BİTMEZ!”

(*) Fotoğraf, Yönetmen Ruhi Karadağ’ın Simurg adlı filminden: Delil İldan, Cafer Gürbüz, Refik Ünal, Çiğdem Kazan, Ali Ekber Akkaya ve Hüseyin Muharrem Gündüz…