Sınıfsal Fay Hattı: Neoliberal Felaket Makinesine Karşı Sosyalist Direniş -I



Deprem esnasında yaşanan korku, panik ve belirsizlik bir yönetim stratejisine çevrilir. Olağanüstü hal kararları genişletilir. Demokratik kontrol mekanizmaları askıya alınır. Kamusal kaynaklar özel sermayeye aktarılır. Halkın ihtiyaç duyduğu destek geciktirilir ya da denetimsiz bırakılır. Böylece yalnızca fiziksel enkaz değil siyasi bir enkaz da yaratılır. Bu enkaz içinde sermaye yeni bir birikim rejimi kurar


Selçuk Ulu

İstanbul’u bekleyen büyük deprem salt bir jeofizik olayın çok ötesinde, toplumsal ilişkiler ağının kristalize olduğu politik bir fenomendir. Toplumsal üretim ilişkileri içinde şekillenen, kentin sınıfsal dokusuna kazınan ve siyasi tercihlerle derinleşen tarihsel tabloyla iç içe geçen bir gerçek var ortada. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığı elbet doğanın iç dengesinin bir sonucu olarak duruyor önümüzde. Fakat bu durumun yükünü kimin taşıyacağı ve bu yükün nasıl dağıtılacağı toplumsal güç dengelerinin bir ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Neoliberal yağmayla hızlanmış ve hiçbir kural tanımayan dikey kentleşme, İstanbul’u yalnızca sismik bir risk bölgesine çevirmekle kalmadı aynı zamanda sınıf çelişkilerinin en görünür biçimde kristalize olduğu bir deney sahasına dönüştürdü.

Yıllardır çıkarılan imar afları, denetlenmeyen inşaat furyası, hiçbir sosyal yarar gözetilmeyen ranta dayalı yapılaşmalar rastlantısal bir durum değil. Bunlar sermayenin kent mekânını bir birikim makinesine çevirmesinin sistemli araçları olarak varlık gösteriyor. Bu durumda kentin güvenli bir yaşam alanı olması şurada dursun, sermayenin dolaşımına göre şekillenen bir üretim üssü olarak işlev görmesi kaçınılmazdır. Böylece İstanbul çapı ve kapsama alanı adım adım genişleyen bir felaket makinesine dönüşmüş durumda. Bu makine yalnızca zemin sıvılaşması veya fay kırılması üretmiyor aynı zamanda güvencesiz yaşam, borçlandırma, yerinden edilme ve giderek daha fazla genişleyen yoksullaşma üretiyor.

Deprem tartışması teknik bir güvenlik meselesi olarak sunulsa da o gerçekte işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların yaşadıklarıyla, reva görüldükleri yaklaşımlarla örülüdür. Bir binanın sağlamlığı, mühendislik bilgisinden öte sermaye ilişkilerinin bir sonucudur. Bir mahallenin çöküşü kötü zeminin yanında asıl ranta dayalı yapılaşma ve buna çanak tutan politik kararların eseri olarak şekilleniyor. Gözü kâr ve ranttan başka birşey görmeyen burjuvazinin temsilcileri, kentin dokusunu yeniden kurarken halk için güvensiz bir yaşam üretiyor. Bu yüzden depremi yalnızca doğanın değil insanı ve tüm canlı yaşam alanlarını metalaştıran doymak bilmez iştahıyla kapitalizmin  -ve onun iflas etmiş daha azgın bir birikim modeli olarak neoliberalizmin- yarattığı bir toplumsal olgu olarak kavramak durumundayız.

Bu yaklaşım, mevcut tartışmayı afet yönetimi jargonunun dar kalıplarından çıkarmayı gerekli kılıyor. Çünkü deprem karşısındaki kırılganlık teknik olmaktan çok siyasal ve sınıfsaldır. Bu gerçek bizlere mühendislik çözümlerinin ötesine geçme zorunluluğunu hatırlatıyor. Kentte güvenli bir yaşam ancak üretim ilişkilerinin alt üst edilerek (yıkılarak) dönüştürülmesiyle mümkün olacak. Bu da nihai olarak ancak devrimle ve sosyalist bir toplumsal dönüşümle sağlanabilir.

Sosyalist bir perspektif bugünden depremi “kader” diye sunan teslimiyetçiliği reddeden bir konumlanış içinde olmak durumundadır. Riskin toplumsal dağılımını belirleyen güç ilişkilerini açığa çıkarıp emekçilerin görüş alanına taşımak gibi aciliyet gerektiren bir sorumluluğumuz var. Yaklaşan sarsıntı yalnızca fay hatlarını değil mevcut düzenin çürümüşlüğünü de görünür kılan bir tablo seriyor önümüze. Bu nedenle mesele sadece bir teknik hazırlık değil sınıfsal bir konumlanış meselesidir.

İstanbul’un geleceği, yaşamın sınırsız kâr ve egemenlik dürtüsünün kıskacından kurtarılarak korunması ve toplumsal dayanışma temelinde yeniden kurulmasıyla güvence altına alınabilir. Deprem olasılığı bize bu yeniden kuruluşun ertelenemez aciliyetini hatırlatıyor. Bu nedenle bugünden sosyalist bir dönüşümün önünü açacak devrimci mücadele yalnızca politik bir tercih değil yaşama sahip çıkmanın maddi ve tarihsel zorunluluğu olarak kavranmak durumundadır.

Sermayenin Mekânsal Sabitlenmesi ve Mekânın Meta Olarak Yeniden Üretimi

David Harvey’in “mekânsal sabitleme” kavramı, kapitalizmin içsel krizlerini mekân üzerinde çözmeye çalışma zorunluluğunu açık biçimde gösteriyor. Sermaye aşırı birikim krizine girdiğinde, Harvey’in belirttiği gibi krizi mekânsal olarak yönetebilmek için mekânı yeniden örgütler, yeni yatırım ve sabitleme alanları açar. Kent toprakları, inşaat sektörü ve altyapı projeleri bu kriz dönemlerinde aşırı birikmiş sermayeyi emip yeniden dolaşıma sokan devasa birer ’emme basma tulumba’ işlevi görür. Böylece kent, emekçilerin yaşam alanı olma işlevinin yanı sıra tarihsel bakımdan kapitalizmin sermaye fazlasını soğuran bir birikim sahasına dönüştürülür. Neoliberal dönemde bu eğilim, önceki biçimlerine kıyasla çok daha saldırgan ve sistematik bir nitelik kazandı.

Kamusal kırıntılar tamamen geri çekildi, piyasa mantığı her alana sızdı. Konut, barınma ihtiyacının ötesinde daha fazla değerlenen ve spekülasyon aracına dönüşen bir meta haline geldi. Kent parçalara bölündü, her parça fiyatlandırıldı, her boşluk bir yatırım aracı olarak metalaştırıldı. Mekân, insanın kolektif üretim alanı olmaktan çıkarılıp finansal bir ürüne dönüştürüldü. Böylece çalışma, barınma, ulaşım ve gündelik yaşam bütünlüklü bir kent deneyimi oluşturamadı; aksine sermaye akışının lehine olacak şekilde parçalandı.

Bu mekanizma kapitalizmin tarihsel bir eğilimi olsa da, neoliberal dönüşümle birlikte niteliksel bir sıçrama yaşadı. Planlama kapitalist devletin sermaye birikimine alan açmak için kullandığı yapısal bir mekanizma olarak işlev gördü. 20. yüzyılda sosyalist blokun yükselişinin yarattığı sınıfsal basınç, onun emekçi sınıflara yönelik araçsal bir söylemle kullanılmasını beraberinde getirdi. Ancak özü itibariyle hiçbir zaman “kamusal yararın rehberi” olmadı. Neoliberal dönüşümle birlikte bu araçsal söylem de terkedildi ve planlama, sermaye hareketini kolaylaştıran çıplak bir baskı ve yağma aracı haline geldi. Sermayenin önündeki “engeller” sistematik olarak kaldırıldı. Hukuki düzenlemeler değiştirildi, itiraz mekanizmaları daraltıldı, kamu mülkleri yağmalandı. Harvey’in “mülksüzleştirici birikim” olarak tanımladığı süreç, İstanbul gibi metropollerde olağan bir işleyişe dönüştü. Gecekondular yıkıldı, kıyılar kapatıldı, parklar betonlaştı, ekolojik alanlar talan edildi. Her yıkım yeni bir sermaye birikiminin kapısını açtı.

Türkiye’de bu süreç 1980 askeri darbesiyle birlikte ivme kazandı. Darbe sonrası inşaat sektörü ekonominin itici gücü haline getirildi. Kent rantı sermayenin en güvenli kazanç alanlarından biri oldu. 1999 depremi bu düzenin ölümcül sonuçlarını sert biçimde gösterirken aynı zamanda yeni bir yağma döneminin de başlangıcını oluşturdu. Her büyük yıkımın ardından afet bahanesiyle olağanüstü yetkiler devreye sokuldu. “Kentsel dönüşüm” adı altında mülkiyet transferi hız kazandı, “afet kapitalizmi” bu topraklarda ilk açık provasını yaptı.

Bu model 2000’li yıllarda kurumsal bir çerçeveye oturtuldu. TOKİ ve benzeri mekanizmalar aracılığıyla kentsel dönüşüm toplumsal ihtiyacı değil sermayenin çıkarını gözeten bir motora dönüştü. Kent dev bir şantiyeye çevrilerek kolektif bir yaşam alanı olmaktan ziyade tamamen sermayenin mekânsal projelerine teslim edildi.

Bu dönüşümün sonucu açıktı: İstanbul hem sismik hem de sınıfsal bir kırılganlığın prototipi haline geldi. Mekân sermayeye sabitlenirken insanlar yerinden edildi, yaşam güvencesi daha fazla zayıfladı. Kentin değerini belirleyen doğa, hafıza veya toplumsal ihtiyaç değil giderek daha belirleyici hale gelen rantsal kâr mantığı oldu. Bu mantık kapitalizmin her aşamasında mevcuttu, ancak neoliberalizmle birlikte kent dokusunu tamamen ele geçirdi.

Böylece deprem gerçeği mekânsal sabitleme mekanizmalarının görünmeyen uzantısına dönüştü. Sermaye, afeti bilinçli bir planlama aracı olarak kullandı. Mekânın metalaşması yalnızca konut fiyatlarını yükseltmekle kalmadı yaşamı kırılganlaştırdı, sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirdi, kentin dokusunu parçaladı, ekolojiyi tahrip etti ve nihayetinde depremin yıkıcılığını katmerlendirdi.

Bu tablo, kapitalizmde üretimin genişleyen toplumsal niteliğiyle mülk edinmenin özel biçiminin doğurduğu ilişkilerin doğal bir yansımasıdır. Mekân üzerindeki sermaye tahakkümü ve onun talan edilmesi bu sistemin işleyişinin doğrudan bir sonucudur. Bu nedenle mekânın yeniden üretimi ancak toplumsal mülkiyetle, kolektif planlamayla ve sosyalist bir yaşam anlayışıyla kökten dönüştürülebilir. Aksi takdirde her yeni proje, her yeni imar planı, kentin hem sismik hem de sınıfsal kırılganlığını büyütmeye devam edecektir.

Ancak bu sistematik yağma her zaman düz bir çizgide ilerlemez. Kapitalizm, bu yapısal krizini yönetmek ve derinleştirmek için özel an’ları ve şok’ları kullanır. İşte burada sistemin olağan işleyişinin ötesine geçen, onun kriz yönetiminin en pervasız ve açık hali devreye girer: “Afet Kapitalizmi!”

Bu yağma düzeni, işte bu şok mekanizmalarını teşhir edip onlara karşı örgütlenen devrimci bir kopuşun doğrudan hedefi olmakla son bulacaktır.

Afet Kapitalizmi: Şok Doktrini’nin Mekânsal Tezahürü

Naomi Klein’ın Şok Doktrini, kapitalizmin kriz anlarını nasıl bir fırsat penceresine dönüştürdüğünü berrak biçimde anlatır. Savaş, sel, deprem ya da ekonomik çöküş gibi sarsıcı olaylar, normal koşullarda toplumsal dirençle karşılaşacak neoliberal uygulamaları hızla devreye sokmak için kullanılır. ‘Afet kapitalizmi’ tam da bunun mekânsal biçimidir. Doğal afet toplumu felç eden bir travmaya dönüşür ve bu travma devlet ile sermaye tarafından planlı bir müdahale alanı olarak değerlendirilir.

Deprem esnasında yaşanan korku, panik ve belirsizlik bir yönetim stratejisine çevrilir. Olağanüstü hal kararları genişletilir. Demokratik kontrol mekanizmaları askıya alınır. Kamusal kaynaklar özel sermayeye aktarılır. Halkın ihtiyaç duyduğu destek geciktirilir ya da denetimsiz bırakılır. Böylece yalnızca fiziksel enkaz değil siyasi bir enkaz da yaratılır. Bu enkaz içinde sermaye yeni bir birikim rejimi kurar.

6 Şubat 2023 depremi bu sürecin coğrafyamızdaki en açık göstergesi oldu. İnsanlar enkaz altında yaşam mücadelesi verirken sermaye grupları yeni rant alanlarının haritasını çıkarmaya başlamıştı. Hatay’da imar barışıyla yasallaştırılmış binaların bir anda riskli ilan edilip kamulaştırılması bu sürecin somut bir örneğidir. Amaç güvenli konut üretmek değildi. Amaç değerli arazileri sermayenin hizmetine açmaktı. Kamulaştırılan bölgelerin park, bostan ya da dayanıklı sosyal konut alanı olma ihtimali yoktu. Tam tersine beton bloklara terk edilmiş, kültürel belleği silinmiş, tek tip yapılara dönüştürülmüş bölgeler ortaya çıkıyordu.

Deprem sonrası yaşanan zeytinlik talanı, tarım arazilerinin alelacele imara açılması ve yöresel dokunun yok edilmesi afetin nasıl bir birikim aracına dönüştürüldüğünü gösteren açık kanıtlardır. İnsanlar kendi tarlasına çadır kuramazken aynı topraklar rant projelerine tahsis ediliyordu. Afet kapitalizmi yalnızca bina inşa etmez. Aynı zamanda toplumsal hafızayı, kültürü ve ekolojik değerleri de kesintiye uğratır. Yerel toplulukları köklerinden kopartır.

İstanbul’da beklenen deprem için hazırlanan senaryolar da aynı stratejiyi işaret ediyor. Kentsel dönüşüm ve “güvenli konut” söylemi altında yoksul halk yerinden edilirken, emekçi mahalleler tasfiyeye uğruyor. Kıyılar, vadiler ve kent içi değerli bölgeler sermayeye peşkeş çekiliyor. Deprem korkusu mülkiyetin yeniden dağıtımı için kullanılıyor.

Sürecin bu kadar sistemli işlemesi, sermayenin siyasi temsilcilerinin depreme dair “hiçbir senaryosu olmadığı” yanılgısını doğurmamalıdır. Tam tersine, mevcut faşist rejim yalnızca deprem korkusunu yönetmekte değil aynı zamanda yıkım sonrası senaryoları sermaye birikimi lehine planlamakta da oldukça “yetkin” ve hazırlıklıdır. Sermaye için bir “şok” anının aynı zamanda yeni bir “lütuf” anlamına geldiğini çok deneyimledik. Bu nedenle, deprem sonrasında yaşanacak kaosun, acının ve toplumsal dağılmanın sermaye lehine nasıl yönetileceğine, mülkiyetin nasıl yeniden paylaştırılacağına, yeni rant alanlarının nasıl açılacağına dair senaryolar hazırdır. Bizim “plansızlık” olarak gördüğümüz, aslında halkın yaşamına ve ihtiyaçlarına dair bir planın kasıtlı olarak yok sayılmasıdır. Sermaye devletinin tek ve net planı, afeti sermayenin hizmetine sunmaktır. Gerçek tehlike, onların plansızlığı değil halka karşı olan bu acımasız ve hesapçı planlarıdır.

Bu modelde afet bir tehdit değildir! Aksine düzenin kendini yenilemesi için bir fırsattır. Devlet bu fırsatı sermaye adına yönetir. Halk ise hem yıkımın hem yeniden inşa adı altında yapılan sömürünün bedelini öder. Deprem doğal bir olay olmaktan çıkar ve sınıfsal bir dayatma biçimine dönüşür. Şiddeti yalnızca fay hattında değil toplumsal ilişkilerin kalbinde hissedilir.

Afet kapitalizminin özü açıktır. Yıkım bir başlangıçtır. Travma bir yönetim aracıdır. Enkaz yeni birikim yolları açar. Halkın çaresizliği sermayenin hareket alanını büyütür. Kapitalizmin bu karanlık işleyişi kırılmadıkça her deprem yeni bir talan dönemine dönüşecek. Acılar yeniden sömürülecek. Sosyal hayat biraz daha çoraklaşacak. Bu döngüyü durduracak tek güç ise örgütlü bir toplumsal karşı duruştur. Çünkü afet kapitalizmine karşı mücadele yalnızca gelecekteki sosyalizme bırakılacak yeniden inşa değil aynı zamanda kent üzerinde bugünden söz hakkına sahip olma mücadelesidir.

Kent Hakkı: Mücadelenin Teorik ve Politik Zemini

Henri Lefebvre’in kent hakkı kavramı, kapitalist şehirleşmenin görünürdeki ‘tarafsızlık’ klişesini parçalar niteliktedir. Kent hakkı yalnızca barınma hakkı değildir. Kentin nasıl şekilleneceğine kolektif olarak karar verme hakkıdır. Yaşam alanımızı piyasanın değil halkın ihtiyaçlarına göre dönüştürme hakkıdır. Kentin kullanım değerini savunan politik bir iddiadır. Bu yönüyle kent hakkı, neoliberal kentsel rejimin doğurduğu sömürüye karşı verilen sınıfsal mücadelenin temel politik silahı ve dayanak noktalarından biridir.

Lefebvre, kenti yalnızca bina ve sokaklardan oluşan fiziksel bir bütün olarak görmez. Kent, toplumsal ilişkilerin yoğunlaştığı ve yaşamın yeniden üretildiği bir alandır. Bu nedenle kentin örgütlenme biçimi üretim ilişkilerinin bir yansımasıdır. David Harvey bu yaklaşımı daha ileri taşır. Kent hakkını sermayenin kente dair planlarına müdahale hakkı olarak tanımlar. Kent üzerinde kurulan denetimin kime ait olacağı meselesini doğrudan sınıf mücadelesiyle ilişkilendirir. Çünkü kent, sermayenin dolaşımını kolaylaştırmak için kurulmuş bir altyapı ağına dönüşmüştür. Bu dönüşüm halkın değil sermayenin kârının çıkarlarını korumaktadır.

Bu çerçevede olası İstanbul depremi, kent hakkının somut göründüğü bir sahadır. Deprem riskinin eşitsiz dağılımı bu hakkın fiilen gasp edildiğini gösteren bir gerçeklik olarak çıkıyor karşımıza. Çünkü güvenli ve sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı kent hakkının temel parçasıdır. Depreme dayanıklı konut, temiz hava, yeterli yeşil alan, güçlü altyapı ve erişilebilir sosyal donatı lüks değil, halkın yaşam hakkının sürdürülebilmesi için zorunluluktur. Buna rağmen kentin en kırılgan bölgelerinde yaşayanlar zayıf binalara, yetersiz altyapıya ve riskli zeminlere mahkûm edilmiştir.

Kent hakkı aynı zamanda karar süreçlerine doğrudan katılma hakkıdır. Halkın yaşamını kökten etkileyen imar planları kapalı kapılar ardında hazırlanıyor. Zemin etütleri, risk haritaları, imar düzenlemeleri ve kentsel dönüşüm projeleri kamuoyundan gizli ilerliyor. Böylece teknik bilgi bir iktidar aracına dönüşürken toplum ise bu bilginin nesnesi haline getiriliyor. Deprem riskini ve onun yıkıcı sonuçlarını artıran politikalar, halkın iradesi dışlanarak uygulanıyor.

Kent hakkı tüm bu sürecin tersine çevrilmesini ifade eden bir mücadele aracıdır. Risk haritaları şeffaflaşmalı, teknik bilgi halka açık olmalıdır. İmar kararları halkın doğrudan katıldığı meclislerde tartışılmalıdır. Kentsel dönüşüm halkın ihtiyaçları doğrultusunda kolektif biçimde örgütlenmelidir. Depremde kimlerin öleceğine piyasa karar veremez. Bu nedenle kent hakkı aynı zamanda yaşam hakkının eşitlik ilkesine dayanır. Sınıf, etnik köken, göçmenlik durumu veya engellilik gibi ayrımlar deprem riskini belirleyen faktörler olmamalıdır. Çünkü yaşamın eşit değeri, devrim ve sosyalizm mücadelesinde sosyal bir kent anlayışının merkezindedir.

İstanbul’da kent hakkı, sermaye merkezli planlamaya karşı bir halk iradesi yaratmanın politik zeminidir. Bu irade kentte güvenli yaşamın maddi koşullarını kurmayı hedefler. Çünkü neoliberal kentleşme yaşamı tehlikeye atan bir rejime dönüşmüştür. Deprem bu rejimin en keskin sonucudur. Kent hakkı ise bu sonuca karşı geliştirilecek kolektif yanıtın ana hattını oluşturmaktadır. [Sürecek]

Devrimci Proletarya