Şehrin Görünmeyen İnsanları



Sokakta yaşayan insanları pek görmeyiz aslında. Kalabalığın içinde yürürken yanlarından geçip gideriz. Kimi zaman göz göze gelmemek için başımızı çeviririz, kimi zaman da onları şehrin sıradan bir parçası gibi görmeye başlarız


Onur Demirci

Gece çöktüğünde şehir usul usul sessizleşir. İnsanlar işten döner, kapılar kapanır, pencerelerde ışıklar yanmaya başlar. Sokaklar çoğumuz için sadece geçip gittiğimiz yerlerdir. Ama bazıları için sokak bir yol değil, doğrudan yaşam alanıdır. Parklardaki banklar, köprü altları, terk edilmiş binalar… Bunlar onların gecelerini geçirdikleri yerler olur. Aynı kentte yaşarız, aramızda bazen birkaç metre vardır ama hayatlarımız arasında kocaman bir uçurum.

Sokakta yaşayan insanları pek görmeyiz aslında. Kalabalıkta yürürken yanlarından geçip gideriz. Kimi zaman göz göze gelmemek için başımızı çeviririz, kimi zaman da onları şehrin sıradan bir parçası gibi görmeye başlarız. Oysa herbirinin bir hikâyesi var. Bir zamanlar işi, evi, düzeni olan insanlar onlar. İşsizlik, yoksulluk, hayatın giderek pahalanması yaşadığımız şu dönemde birçok insanı bu noktaya sürükleyebiliyor.

Evsizlik pek konuşulmayan bir mesele. Resmî rakamlara göre birkaç bin kişi evsiz görünüyor. Ama sivil toplum kuruluşlarının araştırmaları gerçek sayının çok daha fazla olduğunu söylüyor. On binlerce insan sokakta ya da derme çatma yerlerde yaşamaya çalışıyor. Hele büyük şehirlerde… İstanbul’da mesela binlerce insan geceyi sokakta geçirmek zorunda kalıyor.

Kış aylarında işler daha da zorlaşıyor. Soğuk hava sadece rahatsızlık vermiyor, bazen can alıyor. Her kış memleketin bir yerinde evsiz birinin donarak öldüğü haberini duyarız. Bir iki gün konuşulur, sonra unutulur gider. Ama o haberin ardında bir insan var; onun hayalleri, yaşadıkları, hikâyesi var.

Bu durumu anlatırken “kişisel talihsizlik” diye geçiştiriyoruz çoğu zaman. Sanki kötü kararlar vermişler, yeterince çabalamamışlar da ondan olmuş gibi düşünüyoruz. Oysa mesele hiç de öyle değil. Kiraların uçtuğu, iş güvencesi diye bir şeyin kalmadığı, uçurumların giderek derinleştiği bir ortamda insanlar bir anda kendilerini sokakta bulabiliyor.

Yaşadığımız sistemde üretimin amacı insanların ihtiyaçlarını karşılamak değil daha çok kâr etmek. O yüzden evler de sadece barınak değil aynı zamanda birer yatırım aracı. Bir şehirde binlerce boş ev dururken insanların sokaklarda yaşamak zorunda kalması işte bu sistemin çelişkisi. İnsanın en temel ihtiyacı olan barınma bile piyasanın insafına terk edilmiş durumda.

Oysa şehirleri kuran, inşaatlarda çalışan, yolları yapan, üreten hep emekçiler. Bir şehrin bütün zenginliği onların emeğiyle ortaya çıkıyor. Ama bu zenginlik herkese eşit dağılmıyor. Sokakta yaşayan insanlar işte bu eşitsizliğin en somut hali.

Madem zenginliği yaratan emekçiler, neden herkes için insanca bir yaşam sağlanamıyor? Barınma, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlar kâr için değil herkesin iyiliği için düzenlenmeli. Çünkü bunlar ayrıcalık değil insanın doğuştan gelen hakları.

Bir şehirde sokakta yaşayan insanlar olduğu sürece o şehir tam anlamıyla adil bir şehir değildir. Ne kadar gökdelen yaparsan yap ne kadar büyük AVM’ler açarsan aç, kaldırımda yatan insanlar o düzenin eksikliğini yüzüne vurur durur.

Belki de bir toplumun gerçek değerini, en zenginlerin ne kadar kazandığıyla değil en zor durumdakilerin nasıl yaşadığıyla ölçmeli. Çünkü asıl ilerleme daha büyük binalar yapmak değil kimseyi o binaların dışında bırakmayan bir toplum kurabilmektir. Bir şehir, ancak herkes için yaşanabilir olduğunda gerçekten şehirdir.