Mürüvet Küçük: “1 Mayıs’ta Taksim Demenin Politik Anlamı Tarihsel Koşullar İçinde Netleşiyor”



“Taksim yasağı politik özgürlükler sorununun cisimleşmiş ifadesi. Özellikle 2013’ten sonra genel olarak sol ve sendikalar, kitle örgütleri bu kapsamdaki saldırılar karşısında geri adım ata ata bugünlere gelindi. Artık ekonomik ve siyasal zorbalıkla görünür bir toplumsal yıkım yaratan bu düzene karşı birikmiş toplumsal öfkenin güven duyacağı bir mücadele ekseninin oluşturulması için daha cesur ve sakınmasız davranılması gerektiğini düşünüyoruz.”


“1 Mayıs 2026’ya giderken sosyalist hareket ne düşünüyor?” dosyamız kapsamındaki sıradaki söyleşimiz Alınteri adına Mürüvet Küçük ile.

İşçi sınıfına yönelik saldırıların vites büyütmesiyle örgütlenme oranları arasındaki açı farkının sınıflar arasındaki güç dengelerini, sınıfın hallerini çıplak bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyen Mürüvet Küçük, “Fakat bu oranlar işçi sınıfının örgütlenme arayışının olmadığı anlamına gelmiyor” dedi. Küçük, bu oranların, bir örgütlenme arayışı olmasına rağmen buna yanıt verecek öncü güçlerin zayıflığını gösterdiğini vurguladı.

Bu doğrultuda hareketin sorunlarına değinen Küçük, “İşçi sınıfının bu örgütsüzlük koşullarında sistemin ideolojik-siyasi manipülasyonlarına açık olması ise öncü güçlerle buluştuğu oranda aşılabilecek bir bariyer olarak duruyor” dedi.

Devrimci-sosyalist hareketin artık biçimsel kuralları bile hiçe sayan bu ekonomik-siyasi zor karşısında alabildiğine parçalı, dağınık ve fiziki sınırları alabildiğine daralmış durumda olduğunu söyleyen Küçük, “Devrimci-sosyalist güçlerin ise gerek sınıf cephesinde gerekse siyasal mücadele alanında güçlerini yoğunlaştırıp bir odakta toplamaları, saldırıların şiddetine uygun hazırlığı ve donanımı kolektif bir yaklaşımla ele almaları gerekmektedir” dedi. Küçük, yaklaşımda ortaklaştıkları Köz’le oluşturdukları güç birliği adımının da bunun somut bir ifadesi olduğunu belirtti.

Taksim İnisiyatifi’nin bir parçası olduklarını hatırlatan Küçük, “1 Mayıs’ta Taksim demenin politik anlamı bu tarihsel koşullar içinde netleşiyor. Bu yaklaşımımızda belirleyici faktör devrimci-sosyalist-mücadeleci sendikalardan, arayış içindeki toplumsal kesimlerden, gençlerden oluşan ve politik etkisi azımsanmayacak güçlerin sınıfsal deformasyonları gizlenemez hale gelmiş sendika bürokrasisinin, konfederasyonların denetiminde ve özünde bir çeşit CHP mitingine dönüşen bir 1 Mayıs dışında, bağımsız, yeni bir mücadele hattını da görünür kılacak bir 1 Mayıs kutlaması gerçekleştirmek” dedi.

“Tabloyu değiştirecek yegâne şey örgütlü bir sınıfsal-toplumsal gerçeklik oluşturmak”

1 Mayıs’a giderken Türkiye’de sınıflar mücadelesi açısından karşı karşıya olduğumuz manzaraya ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Türkiye’de sınıflar arasındaki güç dengesi uzun süredir büsbütün bozulmuş durumda. Bunu örgütlü bir işçi sınıfı hareketinden uzaklık, burjuvazinin de bu boşluğu tepe tepe kullanması açısından söylüyoruz. Yoksa işçi sınıfının geniş bölükleri içinde mevcut sömürü modellerine karşı şu ya da bu düzeyde birikmiş tepkiler ve bu tepkilerin çeşitli biçimlerde dile gelmesinde kesintisiz bir seyir hali olduğu açık. Kesintisiz ve yolunu arayan, samimi bir öncülükle buluştuğu oranda politik bir nitelik kazanmaya da açık bir seyir hali bu.

Zaten sistem de yarattığı ekonomik-sosyal yıkımın ve bu yıkımı daha da derinleştirecek olan stratejik nitelikteki saldırı politikalarının örgütlenme yönelimiyle buluşmasından korkuyor. Bunun sınıfsal bir muhteva kazanması tehlikesine karşı tetikte. Güvencesiz işyerlerindeki hemen tüm örgütlenme teşebbüslerine karşı patronlar ve devlet kurumlarının aleni bir işbirliğiyle çullanıyor olması bunun somut ifadesi oluyor: İşçi kıyımı, ardından direnişler ve bu direnişlere yönelik polis-jandarma-mahkeme üçlüsünün açık sınıf tutumu alarak saldırması…

İşçi sınıfına yönelik saldırıların vites büyütmesiyle örgütlenme oranları arasındaki açı farkı sınıflar arasındaki güç dengelerini, daha doğrusu sınıfın hallerini çıplak bir şekilde ortaya koyuyor. Fakat bu oranlar işçi sınıfının örgütlenme arayışının olmadığı anlamına gelmiyor. Tersine görünür bir örgütlenme arayışı olmasına rağmen buna yanıt verecek öncü güçlerin zayıflığını, örgütlenme arayışına yönelik topyekûn sınıf saldırganlığını ve bu saldırganlığa karşı birleşik-topyekûn bir karşı koyuşun örgütlenememesini gösteriyor. Gelinen noktada sınıfın küçük bir çekirdeği sendikalı ve güvenceli işlerde çalışıyor. Ki onların bile anladığımız anlamda güvenceleri yok.

Bu arayışın asgari bir karşılık bulması için bağımsız, mevcut konfederasyonların parçası olsalar bile mücadele hattıyla onlardan ayrışan sendikaların görünür bir çabası var. Fakat onlar da kadrosal sınırları başta olmak üzere olanaklarının kısıtları, sınıfın çok katmanlı hale gelen yapısı ve bileşimine uygun süreklilik arzeden örgütlenme araçları, en başta da anlayışları geliştirmekte epey zorlanıyor. Bir sıçrama yapmakta tıkanıyor. Açıkça tüm bu karmaşayla boğuşa boğuşa yol almaya çalışıyor.

Mevcut konfederasyonlar ise klasik ücret sendikacılığı anlayışının bile gerisine düşmüş durumda. Sadece yönetici elitleriyle değil bir bütün olarak işleyişleri, yerel örgütlenmeleri, şubeleriyle yıllar içinde yaşanan deformasyonların artık sonuçlarıyla kendisini konuşturduğu bir iflas hali yaşıyorlar. Belirttiğimiz gibi örgütsüz gövdeyi örgütlü hale getirme çabasıyla hareket eden irili ufaklı mücadeleci güçler de bu tabloya daha bütünlüklü bir yanıt verebilme kapasitesine sahip değil şu anda. Fakat bütün sınırlılıklarına rağmen miadını dolmuş örgütlenmelere, mücadele tarz ve anlayışlarına karşı yeni bir mücadele hattı oluşturmakta, sınıfa güven verecek, yönünü döndürecek bir moral merkez haline gelmekte azımsanmayacak bir birikim de oluşturmaya başladılar.

Zaten bu birikimin kendi gelecekleri açısından taşıdığı tehlikeyi öngören burjuvazi ve devleti, bu sendikaların yöneticilerini tutuklayarak, direnen işçilerin üzerine askeri-polisi salarak, gözaltına alıp sindirmeye çalışarak, aileleri üzerinden baskı kurma yoluna giderek barikatlamaya çalışıyor. Bu konuda artık iş şirazeden çıkmış durumda. Eskiden devlet-burjuvazi ilişkisi çeşitli biçimlerle perdelenirken şimdi aleni ve pervasız bir sınıfsal meydan okuma biçiminde karşımıza çıkıyor. Patron tutukla diyor sendika temsilcisi tutuklanıyor, patron direnişçi işçileri sindir diyor devlet gücü anında seferber oluyor. BİRTEK SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in Şireci’nin “isteğiyle” tutuklanması çarpıcıdır.

İşçi sınıfının bu örgütsüzlük koşullarında sistemin ideolojik-siyasi manipülasyonlarına açık olması ise öncü güçlerle buluştuğu oranda aşılabilecek bir bariyer olarak duruyor.

İşçi sınıfı açısından tablo böyleyken diğer emekçi sınıflar açısından farklı mı? Mesela emekçi, küçük toprak sahibi köylüler tarihin en büyük mülksüzleştirme dalgasıyla adeta un ufak ediliyor. Maden-inşaat ve enerji şirketleri bu toprakları karış karış yağmalarken bütün toplumsal ilişkilerle birlikte geçim araçlarını da ortadan kaldırıyor. Doğaya, ekolojik yaşama, havaya, suya verdikleri zarar da ortada.

Gençlik desen geleceksizlik ve değersizleştirme kıskacı içinde ya ucuz asker olmaya ya da ücretli köleliğin en güvencesiz, en ucuz ve keyfi biçimleriyle üretim çarkının dişlileri arasında ezilmeye hazır hale getirilmeye çalışılıyor.

Ucuz emek ve asker pazarlayarak emperyalist işbölümü içinde yer kapmaya çalışan burjuvazi ve devleti, siyasi temsilcileri, kadınları aile kurumuna sıkıca zincirlemek için her yolu deniyor. O ucuz emek ve asker ordusunu doğurmaları için süreklileşmiş bir baskı hali söz konusu.

Ezilen Kürt halkına yönelik saldırganlık “süreç” tartışmaları içinde onun tarihsel kazanımlarını çözmek, halkı örgütsüzleştirip iradesizleştirmek, sistem açısından makbul hale getirmek amacına endekslenmiş durumda.

Cehenneme dönüştürülen Ortadoğu bataklığına Kürt düşmanlığı ile ve aynı zamanda yayılmacı hayallerle daha fazla dalmak için gözlerini karatmış vaziyetteler. Bu hayalleri ve korkularıyla emperyalist güçler ve bölge gericiliklerinin oluşturduğu karmaşık korelasyon içinde yol alabilmek adına her türlü uşaklık ilişkisine de açık bir şekilde hareket ediyorlar.

Bu tabloyu değiştirecek, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar lehine dönüştürecek yegâne şey örgütlü bir sınıfsal-toplumsal gerçeklik oluşturmak. Bu haliyle denge hasmımız lehine görünse bile hasmımızın da korktuğu nesnellik onun aynı zamanda zayıflığını gösteriyor.

“Mevcut gidişat emperyalist savaş ve işgal saldırılarının açık üssü haline gelmek demektir”

NATO zirvesi yaklaşıyor, savaş işçi sınıfına yoksulluk olarak dönüyorken mücadelenin öncülerine yönelik tutuklamalar devam ediyor. Sınıf hareketi ve sosyalist hareket ne yapmalı, nasıl bir hat kurmalı?

Mevcut nesnel koşullar (ekonomik-sosyal yıkım, sendikal haklara yönelik saldırganlık dahil özgürlük yoksunluğu) ve bu koşulların burjuvazinin stratejik yönelimleri temelinde daha da ağırlaşmış hale geleceği, ağırlaşacağı oranda da ciddi toplumsal-sınıfsal patlamalara ebelik edeceği öngörüsü tüm demokratik hakların-tarihsel kazanımların rafa kaldırılmasını getiriyor. Devrimci-sosyalist hareket, artık biçimsel kuralları bile hiçe sayan bu ekonomik-siyasi zor karşısında alabildiğine parçalı, dağınık ve fiziki sınırları alabildiğine daralmış durumda. İşçi ve emekçilerle derinleşmiş bağlar kurmaktan uzaklaşmış durumda.

Dünyada Trump’ta cisimleşen “istediğimi yaparım” fütursuz sınıf düşmanlığının buradaki izdüşümünü her gün çeşitli biçimlerde yaşıyoruz. Bu dağınıklık ve parçalı halimizle dönemin ruhunu oluşturan söz konusu sınıf düşmanlığı ve saldırganlığına yanıt vermek, gelecekte yaşanacağı öngörülen sınıfsal-toplumsal patlamalara öncülük yapmak zor.

Düşünün ki zaten bir NATO ülkesi olarak emperyalist saldırganlığın önemli bir bölgesel vurucu gücü olan Türkiye, bu ilişkiyi hem Karadeniz’i hem de Akdeniz’i kontrol edecek, gerekirse belli yayılmacı hayallerini gerçekleştirmesi karşılığında bölgesel haydutluğun başını çekecek bir sıklete yükselmeye çalışıyor. Stratejik konumunu kullanarak tüm emperyalist güçlerle dengeli bir ilişki kurma siyasetinden daha açık bir vurucu NATO gücüne dönüşmeye soyunuyor. Başta Kürtler olmak üzere bölgenin ezilen halklarının tarihsel özlemlerini bastıracak, Musul-Kerkük hayallerini İran’a kadar uzatacak çeşitli tavizler karşılığında emperyalist ABD’nin vurucu gücü olmak için hazırlanıyor. İsrail ve Türkiye merkezli bir düzenleme yapmaya çalışan ABD de Rojava’da gördüğümüz gibi ona bu “tavizleri” vermekten geri durmayacaktır.

Bu gidişat emperyalist savaş ve işgal saldırılarının açık üssü haline gelmek demektir. Bunun sonuçlarının işçi ve emekçiler, ezilen halklar açısından oldukça ağır bir ekonomik-sosyal-siyasal terör olacağını öngörmek zor değil. Emperyalist ABD’nin ve emperyalist savaş aygıtı NATO’nun daha ileri karakolu olmak demek bölgede dökülen kanın daha ileri tetikçisi haline gelmek anlamına geldiği gibi işçi ve emekçilerin sadece daha despotik bir emek rejimiyle kontrol altına alınması anlamına gelmeyecek. Bu aynı zamanda bu kanlı girişimlerin bedava askerine dönüşmeyi de kapsayacak. NATO toplantısına da bu yaklaşımla hazırlanmak gerekiyor.

Tüm bunlara karşı olması gereken devrimci-sosyalist güçlerin gerek sınıf cephesinde gerekse siyasal mücadele alanında güçlerini yoğunlaştırıp bir odakta toplamaları, saldırıların şiddetine uygun hazırlığı ve donanımı kolektif bir yaklaşımla ele almaları gerekmektedir. Biz Alınteri olarak yıllardır bunun çağrısını yapıyoruz. Gelinen noktada bu çağrının artık tarihsel bir zorunluluğun somutlanmış hali olduğunu düşünüyoruz. Yaklaşımda ortaklaştığımız Köz’le oluşturduğumuz güç birliği adımı da bunun somut ifadesidir. Bu adımları güçlendirip genişletmeyi, devrimci bir odağın inşasını günümüzün stratejik görevi olarak ele alıp bu ciddiyetle yaklaşmaya devam edeceğiz.

“1 Mayıs’ta Taksim demenin politik anlamı tarihsel koşullar içinde netleşiyor”

1 Mayıs nasıl örgütlenmeli, ne hedeflenmeli? Kurum olarak 1 Mayıs planınız nedir?

1 Mayıs’ta Taksim demenin politik anlamı bu tarihsel koşullar içinde netleşiyor. Biz de Taksim İnisiyatifi’nin bir parçasıyız. Bu yaklaşımımızda belirleyici faktör devrimci-sosyalist-mücadeleci sendikalardan, arayış içindeki toplumsal kesimlerden, gençlerden oluşan ve politik etkisi azımsanmayacak güçlerin sınıfsal deformasyonları gizlenemez hale gelmiş sendika bürokrasisinin, konfederasyonların denetiminde ve özünde bir çeşit CHP mitingine dönüşen bir 1 Mayıs dışında, bağımsız, yeni bir mücadele hattını da görünür kılacak bir 1 Mayıs kutlaması gerçekleştirmek. Türkiye’de solun çeşitli kesimleri son yıllarda belirginleşecek biçimde parlamenter ya da yasal sınırlara hapsolmuş mücadele çizgisinin dışında, saldırıların şiddetine, solun dağınıklık ve fiziki güçsüzlüğünü de aşacak yeni örgütlenmeler, fiili-meşru mücadele hattında gelişip kitlelere güven verecek bir hattın yaratılması arayışı içinde. Aslında genel olarak solun, özel olarak da devrimci ve sosyalist güçlerin tarihsel ihtiyaçların da dayattığı şekilde kendisini yeniden örgütleme ihtiyacı var. Bu ihtiyaç belirttiğimiz gibi son zamanlarda daha da netleşen bir arayışı getiriyor. İttifaklar kuruluyor, birleşik mücadelenin çeşitli biçimleri aranıyor, deneniyor. Parlamenter alan dışında kendisini devrimci bir temelde “yeniden” kuracak devrimci-sosyalist güçlerin önünde sayısız engel var. Ancak bunun yakıcı bir ihtiyaca dönüştüğü konusundaki hemfikirlilik giderek belirginleşiyor. Bu sürecin oldukça karmaşık ve sancılı bir süreç olacağını düşünüyoruz. Aynıların aynı yerde duracağı, solun tarihsel anlamlarıyla tasnif olacağı, kurulup dağılan, dağılıp yeniden kurulan ittifak ve güç ilişkilerinin ortaya çıkacağı, antiemperyalizm ya da ulusal sorun gibi kritik mevzuların ciddi ideolojik-siyasi yarılma ve ayrışmaları tetikleyeceği, proleter sınıf devrimciliğinin tüm bu karmaşa içinde kendisini var edebildiği oranda “sol” açısından kurucu bir sürecin içinde olduğumuzu belirtebiliriz.

Bu 1 Mayıs’ta alınan tutumların bu bağlantıyla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyoruz.

Bunun yanı sıra Taksim yasağı politik özgürlükler sorununun cisimleşmiş ifadesi. Özellikle 2013’ten sonra genel olarak sol ve sendikalar, kitle örgütleri bu kapsamdaki saldırılar karşısında geri adım ata ata bugünlere gelindi. Artık ekonomik ve siyasal zorbalıkla görünür bir toplumsal yıkım yaratan bu düzene karşı birikmiş toplumsal öfkenin güven duyacağı bir mücadele ekseninin oluşturulması için daha cesur ve sakınmasız davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Kitlelerin yönlerini dönebilecekleri bir hattı yaratmamız bundan geçiyor. Taksim yasağında cisimleşen siyasal zorbalığa karşı “kabul etmiyorum” diyenlerin kitlelere de bunu hatırlatmaları bile başlı başına bir kazanım olacaktır. Bu noktada sayısal güçten ziyade bir tutumun tarihsel önem kazandığının görülmesi gerekiyor. Füruğ Ferruhzad’ın “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” dizesinde olduğu gibi.

Bunun hissettirilmesinin önümüzdeki kavgalara, mesela NATO zirvesine hazırlıkta da önemli bir rolü olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

sendika.org