Serhat Tuna
Almanya ve uluslararası basında yankı uyandıran bir haber, geçmişle güncel arasındaki sürekliliği gözler önüne serdi. Alman otomotiv tekeli Volkswagen, kapatılma riskiyle karşı karşıya olan Osnabrück fabrikasını kurtarmak için İsrailli silah tekeli Rafael Advanced Defense Systems ile “Demir Kubbe” (Iron Dome) hava savunma sistemi için parça üretimi görüşmeleri yürütüyor.
Bu gelişme bir “istihdam kurtarma” hikâyesi olarak sunulsa da emperyalist kapitalist sistemin savaş ekonomisini krizlerden çıkış rotası olarak belirlemesinin ve siyonist İsrail ile Almanya arasındaki derin sermaye ilişkilerinin çarpıcı bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza.
Volkswagen yönetimi kamuoyuna yaptığı açıklamalarda “Volkswagen AG bünyesinde silah üretimi gelecekte de ihtimal dışıdır” diyerek bir “kırmızı çizgi” çizdiğini iddia ediyor. Ancak aynı açıklamaların hemen ardından fırlatma rampaları, ağır kamyonlar ve elektrik jeneratörleri üretiminin “silah üretimi” kapsamında değerlendirilmediğini ima eden bir kelime oyununa başvuruyor. Bu yöntem sermayenin vicdanını ve geçmişinin yükünü hafifletmek için başvurduğu klasik bir “meşrulaştırma” taktiğidir.
Bu stratejik dönüşümün temelinde yatan gerçek ise son derece çıplak. Avrupa otomotiv sektörü elektrikli dönüşümün yarattığı maliyet baskısı ve Çin başta olmak üzere tekelci rekabet karşısında kâr marjlarını koruyamamaktadır. Volkswagen Grubu 2030 yılına kadar Almanya’da 50 bin kişilik işten çıkarma planını açıklarken Osnabrück’teki 2 bin 300 çalışanın kaderi belirsizliğe gömülmüştü.
Bu noktada devreye giren silah üretimi, tam da Rusya-Ukrayna savaşının tetiklediği yeniden silahlanma dalgasıyla birlikte Avrupa’da son üç yılda değerini ikiye, hatta üçe katlayan bir sektör haline geldi. AB ülkeleri 2025 yılında savunmaya yaklaşık 400 milyar euro harcarken Almanya’nın 2030’a kadar savunma bütçesine ayıracağı 500 milyar euronun önemli bir kısmı hava savunma sistemlerine aktarılacak.
Volkswagen’in tercihi bu bağlamda son derece “rasyonel”dir: Kâr edemeyen otomobil üretimini durdurmak, devlet garantili ve şişirilmiş kâr marjlarına sahip silah üretimine yönelmek. Bu yönelim kapitalizmin kriz anlarında savaşı nasıl bir “çözüm” olarak devreye soktuğunun günümüzdeki en somut örneğidir aynı zamanda.
Alman Hükümeti’nin bu işbirliğine verdiği destek konunun sadece ticari bir karar olmadığını gösteriyor. Almanya Ekonomi Bakanlığı “Almanya’daki istihdamı korumaya yönelik her türlü girişim memnuniyetle karşılanır” açıklamasıyla projeye yeşil ışık yakarken Aşağı Saksonya eyaletinin Volkswagen’de yaklaşık yüzde 12 hisse ve yüzde 20 oy hakkına sahip olması devletin sermayeyle iç içe geçmişliğini gözler önüne seriyor.
Daha da önemlisi projenin arkasındaki jeopolitik tercihtir. Rafael yetkililerinin Avrupa üretimi için Almanya’yı seçme nedenini “Almanya’nın İsrail’e güçlü desteği” olarak açıklamaları bu işbirliğinin siyonist politikaların Avrupa’daki uzantısı olduğunu açık ediyor.
Almanya Volkswagen üzerinden “Demir Kubbe”nin parçalarını üretirken, bir yandan da Arrow 3 hava savunma sistemini İsrail’den satın alarak, bu teknolojilerin Avrupa’daki en önemli üretim ve kullanım üslerinden biri haline gelmektedir. Bu durum siyonist İsrail’in emperyalist sistem içindeki konumunu güçlendiren, Almanya’nın ise bu sistemin lojistik ve üretim üssü olarak kendini konumlandırdığı bir işbölümünü yansıtıyor.
Nazizm’den günümüze uzayan hat
Volkswagen’in bu dönüşümü tekelin kuruluş hikâyesiyle çarpıcı bir benzerlik taşıyor. 1937 yılında, Alman Emek Cephesi (Deutsche Arbeitsfront) tarafından “Alman Halk Arabasını Hazırlama Şirketi” adıyla kurulan Volkswagen Adolf Hitler’in kişisel projesiydi. “Kraft durch Freude” (Neşeden Kuvvet) propagandasıyla halka sunulan “halkın arabası” savaş başladığında hiçbir sivil alıcıya teslim edilmedi. Tesis tamamen askeri üretime dönüştürüldü; Kübelwagen ve Schwimmwagen gibi askeri araçların yanı sıra Junkers Ju 88 savaş uçağı için parça üretimi yapıldı.
Bu süreçte savaş ekonomisinin ihtiyaç duyduğu işgücü, işgal altındaki ülkelerden getirilen tahminen 20 bin savaş esiri ve toplama kampı mahkûmunun zorla çalıştırılmasıyla sağlandı. 1944’te fabrikadaki işçilerin üçte ikisi bu zorla çalıştırılanlardan oluşuyordu.
Bugün ise Volkswagen “silah üretmiyoruz, sadece parça üretiyoruz” söylemiyle tıpkı 1930’lardaki gibi bir “sivil-asker üretim iç içeliğini” yeniden inşa etmektedir. O dönemde “Neşeden Kuvvet” propagandası neyse bugün de “istihdamı koruma” ve “Avrupa savunması” söylemi aynı biçimde sermayenin savaştan kâr etme isteğini meşrulaştırma işlevi görmektedir.
Bu planın hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engel ise doğrudan bu üretimde çalışması beklenen işçilerin kendisi olacaktır. Almanya’nın en büyük bürokratik sendikalarından IG Metall “spekülasyonlara katılmadığını” söyleyerek ara bir duruş sergilerken, Osnabrück’teki işçi tabanından yükselen sesler ise çok daha net.
“Savaş Ekonomisine Dönüşüme Hayır!” başlığıyla başlatılan imza kampanyasında Osnabrück Barış Girişimi adına konuşan Lotte Herzberg bu durumu şu sözlerle eleştiriyor:
“Bunun gerçek bir silahlanma olmadığını iddia etmek göz boyamadır. Kâr hırsı ahlak tanımaz. Barış şehri Osnabrück’ten uluslararası silah sanayisine üretim yapmak tam bir ideolojik teslimiyettir.”
Herzberg’in sözleri işçi sınıfının emperyalist savaşlara alet edilmeye karşı direnişini temsil ederken aynı zamanda IG Metall sendika yönetiminin “savaş ekonomisine karşı net bir tavır almamasını” da eleştiriyor. Bu sermayenin krizden çıkış stratejilerine karşı işçi sınıfının saflarında bürokratik sendikal çelişkilerin yanında direniş potansiyelinin de bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor.
Volkswagen’in İsrailli Rafael ile yaptığı bu görüşmeler kapitalist sistemin geldiği noktayı teşhir etmesi açısından bir “turnusol kâğıdı” niteliğindedir. Otomotiv sektöründe istediği kapsamda kâr edemeyen sermaye, savaşın ve insanlık dramlarının arkasına sığınarak yeniden kâr hanesini kabartmanın yolunu aramaktadır.
Bu süreçte Alman devleti Nazi geçmişinin gölgesini takip ederek aynı üretim hatlarını bu kez siyonist İsrail’in katliam araçlarını taşımak üzere devreye sokmaktadır. 2 bin 300 işçinin istihdamını kurtarma kılıfıyla aslında kurtarılan şey krizdeki sermayenin kendisidir. İşçiler ise tıpkı 80 yıl önce olduğu gibi bu kez farklı bir coğrafyada farklı bir ideolojik kılıfla sunulan savaş ekonomisinin dişlileri haline getirilmek istenmektedir.
Osnabrück’teki işçilerin vereceği karar sadece bir fabrikanın kaderini değil aynı zamanda emperyalist savaşların işçi sınıfı üzerinden nasıl meşrulaştırıldığını da gösterecektir. Sermayenin krize çözüm olarak sunduğu “silah üretimi” reçetesi tarihin hiçbir döneminde işçi sınıfının lehine sonuçlanmamıştır. Bu gerçek bugün de değişmiş değildir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!