Koronalı günlerde ev!



Bütün bunlar olurken belki bir belki iki ya da belki üç kişiyle sohbet edememenin, hiç olmazsa derdini yüz yüze dinleyememenin içimde oluşturduğu ACIYI ve ÖFKEYİ asla unutmayacağım.


Zehra Çaldağ

Türkiye’de ilk resmi korona vakası açıklandıktan sonra bulaşı hızını yavaşlatmak için EVDEKAL çağrıları da başladı. Ücretli işlerde çalışmayan bizler bu çağrılardan sonra da epey bir süre sokaklarda olma ısrarımızı sürdürdük. Fakat bir noktadan sonra buna devam edemedik ve hem kendi sağlığımız hem de çevremizdekilerin sağlığını gözeterek, özellikle risk grubuna girenlerimiz evlerimizde kalmaya başladık.

İlk günlerde bu “evde kalma” halini pek de anlayamadık, anlam veremedik. Nasıl yapacağız, günlerimizi nasıl planlamamız gerekiyor sorularıyla şaşkınlık içinde kaldık. Bazı işlerimizi evden yapabilirdik, bu kafada netti, ama dışarı çıkamama hali deyim yerindeyse gönüllü hapislik gibi bir şeydi. Hani daha önce hapishane deneyimim olsaydı belki bu günlerde o deneyim bana yol gösterecekti, ama o da yoktu. Adressiz Sorgular’ı okumak, geçmiş deneyimleri dinlemiş olmak da yeterli olmadı ilk başlarda; çünkü insanın kendini disipline etmesi kadar zor bir şey yok.

Bunu bir kez daha anladım…

Ama bu duruma bir çözüm bulamazsam disiplinden, programlı olmaktan bahsedip, devrimi-sosyalizmi hayal ederek bunun için mücadele ettiğimiz söylememizin altı boş kalırdı. Bu iddialarımıza uygun değişim ve dönüşümü ilk önce kendimizde yaratmalıydık. Kendim/kendimiz başaramazsak başkalarına ahkam kesmiş olmaz mıyız? Elbette böyle olurdu.

Bütün bunları kafamda evirip-çevirirken birçok kere anlatılanları hep zihnimden geçiriyordum. Özellikle Oya Açan’la ilgili anlatılanlar hep bir hayranlık uyandırmıştır bende. O daracık hücresinde her gün sabah erken saatte kalkıp disiplinli bir şekilde spor yapması, bunu hiç aksatmaması nasıl bir iradeydi? Hiç mi ‘bugün de boşver’ demedi acaba? Neydi onu bu kadar disiplinli olmaya iten ve bunu büyük bir azimle hayata geçiren irade nereden kaynaklanıyordu? Bu soruları ona soramadım, kendisini şahsen de tanımam, bildiklerim anlatılanlar ve okuduklarımdan.

Oya Açan’ın bu disiplinini örnek alarak, koronalı günlerde zamanı hem kendim hem de çevremdeki insanlar için verimli hale getirme için nerden başlayıp, nasıl hareket etmeliyim sorularına yanıtlar bulmaya çalıştım.

Çünkü evde kalmak, öncelikle vücudun hareket ihtiyacının kısıtlanması demekti.

Evde kalmak, yoldaşlarınla fiziki olarak bir araya gelememek, fikir alışverişi yapamamak demekti,

Evde kalmak, açıkçası her zaman yapmaya alışık olduğun şeyleri tek başına yapmak demekti, ki bu bir gerçeği de ortaya çıkarıyordu: Örgütlü disiplini kendinde daha fazla zorlamak ve içinde bulunduğumuz günlerde ileriye dönük bakabilmek. Daha doğrusu bu evde kalma halinde kendi şaşkınlığını bir an önce giderip etrafındaki hem yoldaşlara hem çevre çepere bu konuda yardımcı olabilme iradesini gösterebilmek gerekiyordu.

Öncelikle ‘evden neleri yapabilirdim?’, bu soruya cevap vermem gerekiyordu kendi nezdimde. Etrafımızdaki insanlarla iletişimi kesmemek, yüz yüze görüşme imkanının oldukça zayıf olduğu bu koşullarda işçilerle röportajları nasıl yapacağımı netleştirmeliydim. Bunlar aslında çözümünü bildiğim sorunlardı. Ama bu, ilk günlerin şaşkınlığı içinde bir haftada ancak kafamda berraklaşabildi.

Ardından günümü verimli geçirebilmem için yol ve yöntemler bulmalıydım. Bu hem fiziki hareketliliğimi sağlamalı hem okuma, kendimi geliştirme, ileriye dönük bakabilmemi kapsamalıydı.

Ve spor yapma konusunda Oya Açan’ın o disiplinli iradesini örnek almam gerektiğini kafama yerleştirdim. Kendime uygun olanı bulmak için çok sayıda evde spor, aerobik videosu izledim. Sonra şemamme halayını öğrenmek istediğimi fark etim. Ama evde tek başına halay çekmek çok komik geliyordu. Birçok işçi direnişinde işçilere moral motivasyon için ‘hadi halay çekelim’ diye ön ayak olmuşumdur. Ama bu başka, evde tek başına halay çekmek bambaşka bir şey! Neyse bunu da aştım ve şammameyi de öğrendim. Arasıra kalkıp şemamameyi yüksek sesle açıp, halay çekiyorum. Çok da zevkli oluyor.

Kitap okumak lazım, bunu da disiplinli bir şekilde hayata geçirmek gerek. Şaşkınlığım içinde bu da zordu. Ama klasik tarzı roman okumayı hep sevmişimdir. O nedenle roman okumaya başlamalıydım, çünkü bu halimle teorik kitap okumakta zorlanacaktım. Zaten odaklanmakta hala zorluk çekiyordum. Ayrıca okuduğum romanları arkadaşlarımıza da önermek iyi olacaktı.

Bunları hayata geçirmeye başladığımda şaşkınlığım biraz daha azalır gibi oldu. Hala tümüyle üzerimden atabilmiş değilim. Haber takip etmek, sitelerde çıkan yazıları okumak, okuduklarımı sosyal medyada, gruplarda paylaşmak… bunlar zaten normalde de yaptığım şeyler olduğu için zorlanmadım.

Ama hep bir ikilemden kurtulamadım.

Çünkü dünyanın pandemi olarak adlandırdığı koronavirüs salgını bu topraklarda da yayılımı başladığından beri sanki virüs işçilere-emekçilere, çocuk işçilere, evsizlere, işsizlere yani sermayenin kasasının dolması için emeklerini, işgücünü üç kuruşa satmak zorunda olanlara hiç bulaşmıyormuş gibi çalıştırılmaya devam ediliyor. İşçiler, işsizlik ile virüs arasında ölümüne çalışmak zorunda kalırken benim gibi politik bir insanın evde kalması vicdani olarak hep rahatsız ediyor. Hem insani hem vicdani olarak hep kendimi sorguladığımı ve evde kalma halinin ne kadar zor geldiğini anlatmaya cümleler yetmez. Bu ikilem halen beynimi kemiriyor.

Benim için evde kalmak doğru mu? Bu soruya net bir yanıt veremiyorum.

Çünkü birçok şeye sanki seyirci kalıyormuşum gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Sanki kocaman bir fanus içinde gibiyim ve dışarıda öyle şeyler oluyor ki…

Şunu diyebilirsiniz değip dokunabilsen ne kadarını değiştirebileceksin? Elbette değiştiremem hem bunlar öyle bir anda olacak şeyler de değil ki, bunu da biliyorum. Ama en azından yapılan haksızlıkları, görmezden gelinmeleri, yok sayılmaları, ekmek- virüs-işsizlik arasında bırakılan işçilerin yaşadıklarını yüz yüze konuşmak isterdim.

O büyük büyük konfederasyonların çürümüşlüklerine ya da devletin dua-kolonya-iban- maske-evde kal çağrıları içinde 60-65 yaş ve 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getirirken ‘ÜRETİM devam etmeli’ naralarına duyulan tepkilere sahicilikleriyle dokunmak isterdim.

20 yaş altı için sokağa çıkma yasağı konurken ‘sehven gözden kaçırıp’ 24 saat sonra “çalışan çocuklar hariç” denilmesine; sokağa çıkma yasakları uygulanırken fabrika sahiplerine, Kolin, Limak, Cengiz, Rönesans gibi kan emici inşaat baronlarına özel çalışma izni verilmesine karşı yükselen öfkeyi yerinde görüntülemek isterdim

Yaygın ve ücretsiz testlerin yapılmaması, sağlıkçıların bile korumalı ekipmana ulaşamamaları…

Bütün bunlar olurken belki bir belki iki ya da belki üç kişiyle sohbet edememenin, hiç olmazsa derdini yüz yüze dinleyememenin içimde oluşturduğu ACIYI ve ÖFKEYİ asla unutmayacağım.

Elbette iletişim kurmanın yolları var. Bunları kullanıyoruz. Ama yetmiyor. Bu iyi hissetmemi sağlamıyor maalesef. Hücreler sadece dört duvardır, sadece fiziki olarak tutabilirsiniz diyoruz. Tam bir tutsaklık gibi değil tabi içinde bulunduğumuz durum.

Virüs sınıf ayrımı yapmıyor diyorlar ama hastalığın da aslında sınıfsal bir şey olduğunu apaçık gösteriyor. Zenginler bambaşka yaşıyor, yoksullar bambaşka… Bütün dünya halkları ve en çok da yoksullar, işsizler, işçiler, emekçiler ölüyor, ölüyor, ölmeye devam diyor. Bizde de böyle, gerçekler açıklanmıyor.

Yasalar hep patronlar için yapılıyor. Teşvikler, pirimler, yardım, destek sadece patronlar için, işçilere emekçilere ise kırıntı bile yok. Siz çalışırken virüsten, işsizken açlıktan ölebilirsiniz diyorlar. “Dua edin, mesafeyi koruyun, sosyal izolasyona uyun, evde kalın ama üretim durmasın, duramaz” diyorlar.

Ben bir şekilde evde kalabiliyorum. Ama kalamayanları izlediğimi hissetmek içimi çok ama çok acıtıyor. Aslında ulaşabildiklerimizle iletişim kurabiliyoruz. Konuşabiliyoruz. Sohbet edebiliyoruz. Ama yetmiyor. İçim acıyor ve bu acı dinmeyecek, bu durum sona erene kadar. Ne zaman sona erecek? Ya da sona erecek mi? Bilmiyorum, bu daha çok acı ve öfke yüklüyor.

Her gün sabah bir saat spor yapıyorum. Kitap okuyorum, internet üzerinden haberleri takip ediyorum. Telefonla röportajlar yapıyorum. Çevremizle iletişimi aksatmamaya; hallerini, hatırlarını, günlerini nasıl geçirdiklerin, bu günlerin geçeceğini, zamanı verimli geçirmek için ne yapmamız gerektiğini, bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını vs. sorup ilgileniyorum. Ama maalesef iyi hissetmem için yeterli olmuyor.

Bunlar, içimin acısını, duyduğum öfkeyi dindirmeye yetmiyor.

Bu öfke ve acımı, halkın sağlığını hiçe sayıp, bir virüsle bile baş edemeyecek kadar ona yabancılaşan bu düzene olan öfkemin üstüne koyacağım, ondan emin olsunlar…