// Elimize posta yoluyla ulaşan TİKB 5. Konferans belgelerinden Kadın sorunu ve örgütlenmesine dair temel belgenin ikinci bölümünü paylaşıyoruz – Alınteri//
Kadın sorunu ve feminizm
Türkiye’de feminist hareketin, eksikliğini en fazla hissettikleri, acısını en fazla yaşadıkları ezilen bir cins olmanın sonuçlarına işaret edip kendi kimliklerinin bilincine varmaları yönünde kadınlara azımsanmayacak bir katkısı oldu. Feminist hareket bugün azımsanmayacak bir toplumsal kabul görüyorsa işte bundandır. Feminist hareketin tüm tek yanlılığına rağmen bu kabul, onun kadın kitlelerinin arayışlarına ve sorunlarına sahip çıkıyor oluşunun sonucudur.
Fakat o ideolojik içeriği ve pozisyonu nedeniyle kadınların baskı görmesinin, ezilip sömürülmesinin tek sorumlusu olarak -aslında- erkek egemenliğini görüyor! Oysa kadınları da ezen ve onları sadece evde değil hayatın her alanında erkek egemenliğine mahkum eden sistem ve onun işleyişine dokunmadan kadınların kurtuluşu tam bir hayaldir.
Kadın sorunu gibi katmanlı ve yüzyıllar boyunca üst üste birikerek derinleşmiş bir sorun feminizmin bel bağladığı gibi burjuva hukuk sisteminde yapılacak düzenlemelerle çözülecek bir sorun değildir. Öyle olsaydı, SSCB Anayasası’nda yapılan devasa düzenlemelerle sorun çözülmüş olurdu. Fakat sonraki pratikler bunun o kadar da kolay olmadığını bizzat gösterdi.
Lenin çeşitli konuşmalarında tam da bu noktaya vurgu yapar. Kadın ve erkek arasındaki tam hak eşitliğinin hemen tanınmasının, hukuk alanı dışında yani toplumsal ve ekonomik ilişkiler alanında eşitliği sağlayamayacağına işaret eder. Bu hukuksal eşitliğin kapsamlı bir ekonomik ve onun üzerinden gerçekleşen toplumsal dönüşüm yaşanmadan gerçek bir eşitliğe dönüşemeyeceğine vurgu yapar. Ona göre bu hedefin gerçekleşmesi için “komünizmin eksiksiz zaferi” gereklidir.
Bu böyleyken, kadın mücadelesinin kapitalist sistem içinde kanırta kanırta elde ettiği hukuksal hakların küçümsenmesi de bir başka bir sorundur. Bu, mücadele sürecinde oluşan demokratik kültür ve birikimin de küçümsenmesi anlamına gelecek, her şeyi “nasılsa devrimle çözeriz” kolaycılığı şeklinde bir savrulmaya yol açacaktır.
Bizim devrim anlayışımız kadının gerçek kurtuluşunun komünizmde olduğunu söylediği kadar, kadınların içinde yer almadığı bir devrimin imkansız olduğunun da altını ısrarla çizer.
Sovyet deneyimi bu konuda gerçekten son derece öğretici ders barındırmakta, kadın sorununun aralıksız bir mücadele, eğitim ve kendini/toplumu dönüştürme konusu olduğunu adeta gözümüze sokmaktadır. Kadınlar geleceklerine, iradelerini ve dünyayı dönüştürme arzularına sahip çıkıp kazanımlarını hiç eksilmeyen bir inat ve ısrarla savunmadıkları, sahip olduklarının rehavetine ve konforuna yaslandıkları sürece kimi zaman konjonktürdeki değişmeler, koşullardaki öngörülemez farklılaşmalar sonucunda mücadeleyle kazandıklarını bile kaybedebileceklerdir.
Demokratik haklarını ne kadar genişletirse genişletsin, kapitalist üretim ilişkileri var olduğu sürece kadınlar asla tam anlamıyla özgürleşemeyecektir. Bu haklar için mücadele etmeden nihai kurtuluşa ulaşmak ise mümkün değildir. Bunun için -toptancı bir mantıkla- siyasal ve sosyal devrim günlerini beklemek -beklemelerini öğütlemek- kadınlara yapılacak en büyük kötülük olacaktır. Bu durumda, mücadele içinde eğitilmeyen kitlelerin devrim yürüyüşüne başlayacağı günleri sonsuza kadar bekler dururuz. Tıpkı son yıllarda pek çok konuda deneyimlediğimiz gibi kazanılmış haklar, dünya dengelerindeki değişmelerle birer birer çekilip alınabilecektir.
Dünya değişirken evrimleşen feminizm
Kadın kitlelerinin dünya düzleminde ayağa kalkışını ve uluslararası bir kadın hareketinin gelişimini (***) feministler kendi faaliyetlerine bağlıyor. Onların rollerini küçümsemek anlamına gelmemekle birlikte bu iddia doğru değildir. Bu hareketlenmenin temelinde nesnel bir etken olarak kadının toplumsal konumunun daha net bir sınıfsal içerik kazanması ve erkek egemen saldırganlığın neoliberal dönemde zincirlerinden boşanması yatıyordu. Feministler bu dalgayı doğru değerlendirdiler. Aynı dalga feminist harekette de yeni ideolojik-siyasi tartışmaları beraberinde getirdi.
Kendisini “4. dalga” olarak adlandıran ve liberal feminizmle sınırları kalınlaştırma çabasıyla karakterize olan yeni yönelim, feminizme yeni bir ideolojik dayanak yaratma çabasındadır. Emek-sermaye çelişkisini, kapitalizm-emperyalizm-faşizm karşıtlığını, bu zemin üzerinde boy verip hayatın her alanındaki diğer sorunları kapsamayan bir feminizmin soluğunun kısa olacağını söyleyen bu yeni yönelim, aslında burjuva feminizmi için çalan tehlike çanlarını duyarak feminizmi kurtarma çabası olarak okunabilir.
Sapma korkusuyla hareket eden bir mücadele anlayışı olamaz!
TİKB olarak kadın sorununun önemini ve özgünlüğünü görmekte geç kalışımızın belirleyici nedenlerinden birini de “feminizme savrulma” korkusu oluşturdu. Bu korku nedeniyle o dinamiğe (ve çevre duyarlılığına) gözlerimizi kapattık.
Kadın ve çevre hareketinin küçümsenip yok sayılması bize çok şey kaybettirdi. Çok kritik kesitlerde çok önemli fırsatları kaçırdık. Komünistler ve militan devrimciler olarak bizlerin bu ihmali kendini büyütmeye aday toplumsal dinamiklerin ya işlevsizleşmesine ya da liberal güçlerin etkisine terkedilerek korktuğumuzun başımıza gelmesine yol açtı.
Kadın hareketinin sahip olduğu güç ve potansiyeller yönünden öneminin oldukça geç kavranması, kendini hızla büyütüp erkek işçi ve emekçiler başta olmak üzere toplumun geniş katmanlarında acısı çekilen yoksunluklara karşı mücadele bilincinin yaratılmasında nasıl bir misyon oynayabileceği yönünde öngörü ve ütopya yoksunluğu anlamına gelir. Hiçbir devrim kadın kitlelerini kazanmadan gerçekleşmemiş, kadın dinamiğiyle buluşmayan hiçbir toplumsal hareket anladığımız anlamda başarılı olamamıştır.
Bunun için fazla gerilere gitmeden Kürt özgürlük hareketinin gelişimine ve Kürt kadınının bu gelişimde oynadığı role bakmak yeterlidir.
Onun için bugün sorunun sınıfsal muhtevasını ve yakıcılığını görerek hareket etmeliyiz. Gelinen noktada kadın kitlelerinin tarihsel-toplumsal taleplerine sahip çıkacak özel bir çalışma yürütmek devrimi örgütleme iddiasına sahip bir devrimcilik açısından olmazsa olmazdır. Bu noktada “ilkelerden”, “feminizme düşme kaygısından” bahsedenlere Lenin’in bir sözüyle yanıt vermek gerekir:
“Bu tehlike korkusuyla, amaca uygun ve gerekli olanı yapmaktan kendimizi alıkoyacaksak, derhal Hintli sütun evliyaları haline gelelim. Kımıldamayalım, sakın kımıldamayalım, yoksa ilkelerimizin o yüce sütunundan aşağı yuvarlanıveririz! Bizim olayımızda mesele salt ne istediğimiz değil, aynı zamanda nasıl istediğimizdir de.
Kadınlar için taleplerimizi, propagandacı bir edayla bir fetiş haline getirmediğimiz, kendiliğinden anlaşılır bir şeydir. Hayır, varolan koşullara göre, kâh şu kâh bu talep için mücadele etmeliyiz. Elbette ki daima genel proleter çıkarlarla bağlantı içinde.”
Kadın kitlelerinin sınıfsal-toplumsal-kültürel sorunlarını bütünlük içinde kavrayıp somut talepler şeklinde formüle etmeyi “reformizm”, “oportünizm” ya da “feminizm”le özdeşleştiren düz yaklaşımlarla boğuşmaya bir süre daha -muhtemelen uzunca bir süre daha- devam edeceğiz. Aynı şekilde bu sorunu genel bir devrim sorunu parantezine sıkıştıran, devrimle çözülecekler kategorisine indirgeyen ertelemeci yaklaşımlarla da sistematik bir ideolojik mücadele yürütmekle yükümlüyüz.
Kadın sorununda reformizm, feminizm ya da oportünizm bu sorunu üretim ilişkilerinden kopararak ele alan bir yaklaşım içindedir. Bu ilkesel düzlem net olduktan ve faaliyeti yürüten güçlerin kafası açık olduktan sonra bu tür sapma risklerinin de en asgari düzeye ineceği/indirileceği ortadadır. Bu tür sapmalardan duyulan korkuyla, devlet-toplum ve kapitalist üretim içinde kadın olmaktan kaynaklı katmerli sorunlarla karşı karşıya kalan kadın kitlelerinin sorunlarını görmezden gelmek kabul edilemez!
Kadınların yararına talepler ileri sürmemiz de doğrudur. Bu, sosyal-demokrasinin, II. Enternasyonal’in anladığı anlamda bir asgari program ya da reform programı değildir. (…) Kadın kitlelerini reformlarla yatıştırmak ve devrimci mücadele yolundan çelmek değildir.
(…) Taleplerimiz, burjuva düzeni içinde zayıf ve hakları ellerinden alınmışlar olarak kadınların yakıcı ihtiyaçlarından ve rezilce alçaltılmalarından çıkardığımız pratik sonuçlardır. Bu sonuçları çıkarmakla bu ihtiyaçları bildiğimizi, kadının aşağılanmasını ve erkeğin ayrıcalıklı olduğunu hissettiğimizi ispatlıyoruz. İşçi kadını, işçinin karısını, köylü kadını, küçük adamın karısını ve evet mülk sahibi sınıfların kadınlarını bile bazı açılardan ezen ve ıstırap çektiren her şeyden nefret ettiğimizi ve ortadan kaldırmak istediğimizi ispatlıyoruz. Burjuva toplumundan, kadınlar için talep ettiğimiz haklar ve toplumsal önlemler, kadınların durumunu ve çıkarlarını anladığımızın ve bunları proletarya diktatörlüğü altında hesaba katacağımızın kanıtıdır. Elbette ki onları uyutan ve başlarına kahya kesilen reformistler olarak değil -hayır, asla değil-, fakat kadınları eşit haklara sahip kişiler olarak bizatihi ekonominin ve ideolojik üstyapının dönüştürülmesinde birlikte çalışmaya çağıran devrimciler olarak!”(Lenin)
Kadınları kazanamayan bir devrim mümkün değildir!
Kadın cinayetlerinin, taciz ve tecavüzlerin tavan yaptığı, bizzat devlet eliyle korunarak fiilen teşvik edildiği bir coğrafyada bu sorunu görmezden gelmek demek her şeyden önce kadın kitlelerini kazanmak gibi bir derdinizin olmadığı anlamına gelir. Kadınları kazanamayan bir devrim de mümkün değildir!
Aynı şekilde kapitalist üretimle, ev işleri-çocuk bakımı arasında sıkışıp kalan kadınların durumuna bigane kalarak onların taleplerini dile getirmemek, feodal-gerici değerlerin kadınları pençesine aldığı cendereye karşı mücadele etmemek ya da burjuva aile içindeki rollerine karşı isyana çağırmamak da aynı anlama gelir!
Kadının erkekle aynı işi yaptığı halde daha düşük ücret almasına, krizde kapının önüne ilk konulan olmasına, kendi bedeni ve iradesi üzerindeki tüm haklarına devlet ve bir bütün olarak erkek egemen toplumsal değerlerce hükmedilmesine, sadece bir işgücü doğurma makinasına dönüştürülme çabalarına karşı kadın kitlelerinin isyanının sözcüsü olmamak, bu isyanı somut taleplere dönüştürerek mücadele çağrısı haline getirmemek onları devrime kazanmak gibi bir derdiniz olmadığı anlamına gelir.
Misyonunu toplumsal bir devrimin yapıcıları, örgütçüleri olarak tanımlayanlar tüm bu sorunlara sırtını dönemez! Aksine, bu sorunları sosyalist bir dünya özlemini ateşleyecek birer manivela olarak kullanmanın yolları, yöntemleri üzerine kafa yormalı, hedefe doğru akın üstüne akın tazelemelidir!
Kadın kitlelerine güven vermek, ezilen cins sorununun ancak yüzü komünizme dönük bir sosyalizmle çözülebileceğini anlatmak kuru vaazlara dönüşmüş sloganların genel tekrarıyla olabilecek bir şey değildir. Bu güven onların sorunlarını, özlemlerini, taleplerini gördüğümüzü, bunlar için dövüştüğümüzü ancak pratikte göstererek sağlanabilir. Bu da ancak, kadın kitlelerine akıl vermekle yetinen değil takıldıkları, tökezledikleri noktalarda çözüm yolları konusunda perspektifler sunarak eylemin dönüştürücü gücünü onlarla pratiğin içinde eyleyerek olur.
Kadın Örgütlenme Bürosu
Geniş kadın kitleleri içinde örgütlenme çalışmasını yürütmek üzere Kadın Örgütlenme Bürosu kurulmalıdır. Bu organ politik olarak merkezi organlara bağlı fakat sorunun özgül yönleri ve kapsamının genişliğinden ötürü pratik ve çalışma tarzı açısından bağımsızlığa yakın ölçüde özerk olmalıdır. Merkezi politikaları kadın örgütlenmesi özgülünde bağımsız bir tarzda ele almalı, ama bunu yaparken tabii ki sadece kadın sorunlarına daralmayan bir hat izlemelidir.
Bu organ öncelikle kadın sorunu özgülünde ideolojik-siyasi olarak derinleşmeyi görev olarak üstlenmelidir. Bu bir zorunluluktur. Aksi taktirde bugün solun tüm güçlerinin yaşadığı sıkıntı, kitleselleştikçe bizim saflarımızda da görülür: Feminizmin ideolojik etkisi.
Soldaki kadın kadrolarının/taraftarların algısı feminizmin ölçüt ve yaklaşımlarıyla belirleniyor. Biz bu alanı boş bıraktıkça bu konuda daha kapsamlı bir birikime sahip olan feminizmin fiili etkisinin önüne geçemeyiz. Bu ideolojik etki, kadın sorunu konusunda yer yer liberal biçimler almakta yer yer kadın-erkek mücadele ortaklığını derin bir güvensizlik temelinde dinamitleyerek örgütsel yaşamın kimyasını bozabilmekte.
Sözgelimi Türkiye solunda kimi siyasi yapılar, fiilen feminizmin yarattığı ideolojik etkiyle boğuşuyorlar. Biz onlardan farklı olarak bu etkiye karşı daha net tutum almış bir yapıyız. Ama kapitalizmin -gelinen noktada- yarattığı ideolojik-kültürel erozyona karşı kendi kimliğimizi yaratacak, nitelikli bir propagandayla bunu dışımızdaki güçlere de taşıyacak bir donanım ve birikimden maalesef uzağız.
Bu açığı hızla kapatmaya yönelmeliyiz. Bu konuda derinleşmeli ve bunu pratik çalışmalara taşıma ısrarımızı sorunun ideolojik kavranışını da güçlendirerek güçlü bir iradeye dönüştürmeliyiz. Sorunun her alt başlığı konusunda, kadına ilişkin her meselede (şiddet, taciz, meta fetişizmi, tüketim çılgınlığının ilişkileri ve bireyleri tüketmesi… aklımıza gelebilecek her konuda) bu organ söz söylemeli.
Bu organ, sınıf çalışmasıyla kadın çalışması arasındaki kopmaz organik ilişkiyi döne döne vurgulamalı, bu temelde özel politika ve taktikler belirlemeli, bunun somut örneklerini pratiğiyle ortaya koymalıdır. Sınıfın politikleşmesinin, demokratik bir kültür ve dönüşüm yaşamasının bu konuda katedilecek yolla doğrudan ilişkili olduğunu somut olarak göstermelidir. Bu alandaki her çalışmamızda kadın işçilerle özelleşmiş temelde ilişkilenirken bile bunu erkek işçilerin de gündemi yapmak gerektiğini bilerek hareket etmeyi bir yaklaşım tarzı olarak kalıcılaştırmalıdır.
***
Kadın hareketinin bugün kazandığı enternasyonal karakter, kadın sorunu gibi son derece tayin edici bir konuda dünyanın farklı coğrafyalarında aynı talepler için ayağa kalkan geniş kadın kitleleriyle ilişkilenme zorunluluğunu dayatıyor. Birbirinden, birbirimizin deneyimlerinden öğrenme, ortak kararlar doğrultusunda eylem inisiyatifi geliştirme konusunda önümüze pratik görevler koymamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Enternasyonal çalışma deyince aklımıza öncelikle yurtdışının gelmesi doğal. Bu türden her olanağın değerlendirilme imkanı yurtdışında ülkede olduğundan çok daha fazla. Çeşitli grevleri, iş bırakma eylemlerini, festivalleri ve sokak gösterilerini örgütleyen bir dizi yerli kurumla yeniden ilişkilenmeliyiz. Çeşitli platformlarda yer alan Avrupalı kadın kurumlarıyla yakın temas ilk elde görece kolay yapacağımız, sonuç alabileceğimiz işlerdendir.
***
Bu, kimlerle nasıl ittifaklar yapabiliriz/yapmalıyız sorusunu da içinde taşımaktadır. Bu anlamda kırmızı çizgilerimize dokunmayan gerek Türkiye ve Kürdistanlı gerek Avrupalı örgütlerle sadece ittifak ilişkisi de değil, sıcak devrimci dostluk ilişkileri de geliştirmeliyiz.
Bir erkeğin görüşlerini fetişleştirmeleri ve jineoloji kavramsallaştırması gibi bazı konularda paylaşmadığımız görüş ve yaklaşımlara sahip olmakla birlikte, Ortadoğu gibi bir coğrafyada, Kürt toplumu gibi feodal bir toplumda başardıkları muazzam değişim, dönüşümü ve militan karakterini esas alarak kadın mücadelesinde bizim en yakın müttefikimiz Kürt kadın hareketidir. Kimi feminist çevrelerden farklı olarak bu hareketin farklı görüşleri tartışmaya açık oluşu bizim için bu konuda ayrı bir tercih nedenidir.
Kadın mücadelesinde güç ve eylem birliği arayışları sırasında öncelik vereceğimiz ikinci dinamiği Türkiyeli ve enternasyonal sol parti ve çevrelerin kadın örgütlenmeleri oluşturur. Fakat özellikle Türkiye Solu’nda kimi çevrelerin kadın mücadelesine yaklaşımda da sergiledikleri yalpalama ve savruluşları görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla hem Türkiye Solu’nda hem uluslararası planda kendisini Marksist, sosyalist ya da devrimci olarak tanımlayan kadın örgütlenmeleriyle ilişkilerimizde eleştirel bir dostluk yaklaşımıyla hareket etmeliyiz.
Güç ve eylem birliği arayışlarımızda görüş alanımızda olması gereken üçüncü dinamiği feminist çevreler oluşturur. Fakat hem feminizme yönelik eleştirel kayıtlarımız hem de zaten feminist hareketin kendisinin homojen, yekpare bir blok olmayışı nedeniyle bu çevrelerle ilişkilerimizde dogmatik bir sekterlikten olduğu kadar onların güç ve avantajlarının etkisinde kalarak eleştiriyi bir yana bırakan bir sürüklenme halinden de uzak durmak zorundayız.
Gerek Türkiye’de gerekse uluslararası planda feminist çevrelere yaklaşırken içlerinde kendilerini sosyalist feminist olarak tanımlayan kanatlarla sistem karşıtı militan yön ve potansiyelleri görece daha güçlü olanlarla ilişkilenmeyi ön planda tutarız. Diğerleriyle ilişkilerimiz ise eleştirel bir uyanıklık temelinde daha çok eylem bazlı geçici eylem ortaklıkları sınırları içinde kalır.
Kasım 2020
(***) Özellikle 2017-2018 yıllarında gerçekleşen uluslararası kadın grevleri yangının büyüklüğünü herkese gösterdi. En belli başlılarına değinecek olursak; kadına yönelik şiddete karşı gelişen, Arjantin’den başlayarak tüm Latin Amerika’ya yayılan “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” hareketi. Polonya’da kürtajın yasaklanması yasasına karşı “kadın grevi”. İzlanda’da kadın-erkek ücret eşitsizliğine karşı gerçekleştirilen grev. 2017 8 Mart’ında, bir dizi ülkede gerçekleşen kitlesel kadın grevleri. 2018 8 Mart’ında dünya ölçeğinde gerçekleşen kitlesel 8 Mart eylemleri. İspanya’da 5 milyon kişinin katıldığı bir başka “kadın grevi”. İtalya, İrlanda, Güney Kore ve bir dizi ülkede, kadına yönelik şiddete karşı kitlesel eylemler…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!