Zamanın ruhu; 6 yaşına yeni değmiş bir çocuğun çuval geçirilmis el arabasıyla karıştırdığı çöplerden satmak için kağıt-plastik toplamasında vücut buluyor. Gözlerine bu dünyanın adaletsizliğine duyduğu yıkıcı öfkeyi toplayarak, boyundan büyük o arabayı hınçla sürüklemeye çalışmasında. Bakışlarınıza kilitlenen bakışlarından yayılan öfke yalımlarından “ürkmenizde”.
Zamanın ruhu; kucağında bebeği, elini sıkıca tuttuğu diğer çocuğuyla bir annenin, market önlerindeki çöp bidonlarından işe yarar çürük sebze ayıklamasındaki dikkatte dile geliyor. Elini tutan çocuğun, annenin çöpten çıkardıklarını giysilerinin çeşitli yerlerine doldurması karşısında karnının doyacağı heyecanıyla “Anne ekmek de isterim” demesiyle kendi yoksulluk ve yoksunluklarınızı unutarak, gözlerinizin dolmasında. Bu vahşi düzenin nasıl bir denge-dengesizlik üzerinde kurulduğunu ta gözlerinin içine bakarak bir kez daha hissetmenizde.
Zamanın ruhu; işsiz kalan ailelerin mutfaklarında bir çorba bile kaynatamaz, fiyatları tırmandıkça tırmanan bir paket süt alamaz hale geldikleri için küçük bebelerini köylerine, akrabalarının yanına yollamalarını anlattıklarında üstümüze çöküyor.
Çöplerden yiyecek toplayan anneler, boyundan büyük el arabalarını sürükleyerek “lanet olsun bu düzene” dercesine sabitlenen bakışlarla etrafa ateş saçan çocuklar, her metro çıkışında ya da kentlerin aklınıza gelmeyecek çeşitli kuytuluklarında, köprü altlarında, üst geçitlerde sayıları giderek artan dilencilerde, karın altında sarındıkları battaniyeyle uyumaya çalışan evsizlerin çoğalan trajedilerinde…
Bu trajedilerden sonuncusu Kadıköy sokaklarında donarak ölen Sami Babacan’dı. Babacan’ın donarak öldüğü yer bile insanı kaskatı kesen bir ironiydi: Hilton Otel önü… Her şehir iki şehir, belki de daha fazlasıydı bu barbarlık düzeninde. Ama emekçiler, şehrin o zenginleri simgeleyen kısmının dışına çıkarılmak istenseler de katılaşmış bedenleriyle bile bu tezatlığın altını çizmekten vazgeçmiyorlardı.
O katılaşmış beden, yoksulluğun, açlığın, işsizliğin en dip noktasının tercümesiydi. Emekçilerin yoksulluğu en derininden yaşayan kesimlerinin görünen fotoğrafın arka planında akıp giden silüetlerini pırıltılı vitrinlerin en önüne koymuştu. Kent gibi her şeyin iki ya da daha fazla anlam taşıdığı bu düzenin ışıltılı dünyasının arka sokaklarında nasıl bir kıyametin yaşandığını ortalığa serivermişti.
Babacan’ın ölümünün hemen ardından sosyal medyada toplumun ruh halini de ortaya koyan geniş bir tartışma başlamıştı. Hayatın hayhuyu içinde halk kesimlerinin yaşadığı görünür yoksullaşma ve yoksunlaşmanın boyutları görünmezleşirken, onun donmuş bedeni tüm bunların simgeleştiği canlı bir ayna haline gelmişti.
Adına Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı denilen Zehra Zümrüt Selçuk’un bu ülkede yoksulluğun sorun olmaktan çıktığını söylediği, zamane elitlerinden AKP’li Şahin Tin’in “Milletin midesine sadece kuru ekmek giriyor” denilmesine karşı “o zaman aç değiller” gibi bir küstahlık sergilediği bu koşullarda, gerçeğin yansıdığı bir ayna…
Onlar işçi ve emekçilere en fazla ekmek buluyor olmalarına şükretmelerini buyururken; çocuklar çöp topluyor, anneler çöplerden yiyecek sebze ayıklıyor, bebeler o çöplerden yiyecek bulabildikleri için heyecanlanıp “ekmek de istiyorum” diyor, evsizler arttıkça artıyor, dilenciler geometrik olarak çoğalıyor, intihar haberleri birbirine ekleniyor.
Kadıköy’de 65 yaşındaki evsiz Sami Babacan donarak ölürken, İstanbul Valiliği Kadıköy Dayanışması’nın yoksullara-evsizlere yemek dağıtmasını engellemişti, “Evlere servis yapın” diye buyurarak. 70 bin evsizin bulunduğu, bu evsizlerden Kadıköy sokaklarında yaşayanların sayısının hayli kabarık olduğu koşullarda onları hiçe sayan aynı Vali, Babacan hayatını kaybetmeden hemen önce, “Bu gece bin 291 evsiz kardeşimizi otellerde misafir ediyoruz” demişti. On bine yakın insanın evsiz olduğu, fakat yandaş müteahhitlerin stokunda binlerce boş evin bulunduğu bir kent için devede kulak kalacak bu rakamı büyük bir başarı gibi açıklamıştı.
Hava sıcaklığının sıfırın altına düştüğü bu koşullarda müteahhitlerin stokundaki evleri açmalarını değil, spor salonlarını bile evsizlere açmayan bu sistemin ruhu bu kadar çürümüş bir yabancılığın yansımasıydı.
Fakat kapitalist barbarlıkta her şey nasıl ki iki ya da daha çok manaya geliyorsa, zamanın ruhu da aynı şekilde bu ikiliği-çokluğu taşıyor, fırsat bulduğu her koşulda da bu gerçeği yüzümüze çarpıyor. Bir tarafımız böyleyken, diğer tarafımız direnmeyi öğreniyor. Tüm bu karanlık tablonun üstüne yağacak şekilde kar topluyor hava. Bize tüm bunları yaşatanların düzenini kaskatı kesecek şekilde yağacak bir karı topluyor…
Donarak ölen Sami Babacan’ın bağlama çalarak söylediği Pir Sultan türküsünün görüntüleri paylaşıldı. Babacan, olgun kararlı bir sesle hakikati aramanın ve ona ulaşmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu ifade eden “Ötme bülbül ötme” türküsünü söylüyordu. İşçi ve emekçilerin kendi hakikatlerini, sınıf gerçekliklerini bulmaları da o kadar güç olabilir. Ama aramaktan vazgeçmedikleri, arıyor olduklarını her fırsatta hissettirdikleri de başka bir hakikat. Orada burada patlayan öfkelerle, seyreden direnişler ve örgütlenme çabalarıyla dile gelmiyor mu bu?
Zamanın ruhunun nirengi noktasını da bu oluşturmuyor mu?
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!