Pornocu Şengör’den tacizci Şengör’e hızlı yükseliş



Celal Şengör hafızalarımıza, 12 Eylül faşist darbesi döneminde yapılan işkenceleri savunan ve Faşist Kenan Evren’e methiyeler dizen pespaye tavırlarıyla kazınmıştı. Ama onu hafızalarımıza kazıyan ve belki de bir adım öne çıkaran şey, tutsaklara “dışkı yedirilmesinin” işkence olmadığını savunacak kadar kendinden geçmiş, bunu doğal görecek ve gösterecek kadar insanlığını yitirmiş olmasıydı.


Çiçek Özgen

Celal Şengör hafızalarımıza, 12 Eylül faşist darbesi döneminde yapılan işkenceleri savunan ve Faşist Kenan Evren’e methiyeler dizen pespaye tavırlarıyla kazınmıştı. Elbette Şengör gibi faşizm sevdalıları bu zamana kadar hep oldu ve olacak. O ne ilk ne de son. Ama onu hafızalarımıza kazıyan ve belki de bir adım öne çıkaran şey, tutsaklara “dışkı yedirilmesinin” işkence olmadığını savunacak kadar kendinden geçmiş, bunu doğal görecek ve gösterecek kadar insanlığını yitirmiş olmasıydı. Yani yaydığı çürümüşlüğün kokusu ve boyutuydu.

Ancak midemizi bu kadar bulandırmasının sebebi onun aynı zamanda bir “eğitimci” olmasında yatıyor. Ve bu, durumu daha da vahim bir hale sokuyor. Kendine “eğitimci” diyen bu zat pornoyu bile eğitimin bir parçası olarak görecek kadar şuurunu yitirmiş biri. Kadınların, çocukların, hayvanların, doğanın bir parçası olan cinsellik üzerinden bu kadar tiksindirici bir biçimde sömürülmesini eğitimin bir parçası olarak gören porno-sevicisi Şengör’den nasıl bir eğitimci -bırakın onu-, nasıl bir “insan” olur düşünelim. Aslında çok düşünmeye gerek bırakmadan Şengör bunun da yanıtını bize veriyor.

Bir-iki gün önce ortaya saçılan bir videoda Şengör bu “eğitimci” sıfatını, kendi kişisel özellikleri ve sistemden aldığı düşünce ve biçimlenişle nasıl da ete kemiğe büründürdüğünü bize gösteriyor. Porno-sevici Şengör, “tacizci” mertebesine erişiyor. Bundan doğal bir şey de olamaz zaten… Çürümüşlüğün sınırı yok çünkü… Porno ve dışkı sevdalısı Şengör, herkesin önünde bir öğrencisini nasıl taciz ettiğini ağzının sularını akıta akıta anlatıyor. Daha da vahimi, bunu öylesine doğal, öylesine normal ve olması gereken bir şey yapmış gibi anlatıyor ki, bizden de bunu gülümseyerek, onaylayarak dinlememizi, onun bu tavrını “sevimli” olarak nitelememizi bekliyor. Şengör’ün ağzında zor zaptettiği salyası yaşamlarımızın orta yerine püskürüyor bir kez daha. Kimbilir kaç çocuğu böyle taciz ettiğini bilemeden, insanlarımızı, hayvanlarımızı bunun gibilerden nasıl koruyacağımızı bilemeden öylece kalakalıyoruz.

Çünkü Şengör münferit bir örnek değil. O bir sistemin prototipi aslında. Temsil ettiği bir düşüncenin, bir ideolojinin görünen yüzlerinden biri. Sistem çürümenin toplumda yayılmasına katkı sunacak, bunu doğallaştırıp geliştirecek insanlara ihtiyaç duyuyor her defasında. İşte Şengör de bu görevi büyük bir onurla ve zevk alarak yerine getiren o insanımsılardan biri. Kendi aralarında öyle bir yarış süregidiyor ki, herbiri çürümüşlükte bir diğerinin eline su dökemiyor. Her defasında gösterdikleri performans bir öncekini aşıyor. Ve biz bunun gibilerin olduğunu biliyor ama gördükçe şaşırmaktan kendimizi alamıyoruz. Sonra yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz, taa ki bir sonra ki şaşkınlığımıza kadar.

Taciz, şiddet, infaz, linç… yani bizden olmayan ne varsa olağanlaştırılmaya çalışılıyor. Bir yandan kendine “bilim insanı”, ”siyasetçi”, “eğitimci” vs. diyenler eliyle bir yandan medyasıyla, tüm devlet aygıtları ve piyonlarıyla sürdürülüyor bu pislik. Ve ne yazık ki belli bir sonuca da ulaşıyor. Düşünün; bir süre sonra gözümüzün önünde olup biten, normalde kanımızı dondurması gereken birçok şeyi korkunç bir kayıtsızlıkla izlemeye başlıyoruz. Film sahnesi izler gibi. Ve film bitince kısa bir süre içinde etkisinden çıkıveriyoruz, yaşanmamış gibi unutup önümüze bakıyoruz. Farkında değiliz belki ama alışıyoruz, alıştırılıyoruz. Tacize, katliama, öldürülmeye, hakarete…

İşte bizde oluşan/oluşturulan bu kayıtsızlık, onların cesareti oluyor. Bir dahakine daha da çirkefçe saldırıyorlar. Arsızlık arttıkça, tepki görmedikçe düşkünleşmenin boyutu da artıyor. Yüzsüzlük, utanmazlık ayyuka çıkıyor. Örneğin Şengör “pornocu eğitimi” salyalarını akıtarak savunduğunda, hak ettiği karşılığı almış olsaydı, “çocuklarımızdan elini çek” diyerek karşısına dikilseydik, belki bir tacizi de önlemiş olacaktık. İğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırmalıyız bazen.

Evet Şengör gibiler hep var, sistem sürdükçe de hep var olacaklar. Ama biz nerede duracağız? Daha ne kadar sessiz kalacağız?! Başımızı öte yana çevirip daha ne kadar görmek istemeyecek, görmezden geleceğiz?!! Çünkü bunun yanıtı, onların sınırlarını belirleyecek. Susmaya devam edersek bir süre sonra kaçacak yer, başımızı çevirecek yön bulamayacağız. O nedenle bu çürümüşlüğü, onun doğallaştırılmasını kabul etmemeli, bunun gibi pespayelerin karşısına tüm kinimizle çıkabilmeliyiz. Sessizlik cesaret doğuruyor sadece. O cesareti söküp almalı, Şengör gibilerin nefesini kesebilmeliyiz. Kendimizi, çocuklarımızı, hayvanlarımızı, tüm doğayı ancak böyle koruyabiliriz. Başka da oluru yok!