Çiçek Özgen
Doğduğum anda lanetlenmiştim. Kaderim daha o an belli olmuştu. Hatta aslında daha doğmadan, bir vücut olarak ortada çıkmadan çok daha önce alınyazım yazılmış, çizgim belirlenmişti. Doğduğum ilk anda, sıcak-esmer bir el tarafından kucaklanıp havaya ilk kaldırıldığımda anlamıştım bunu. Kaçamazdım, yazgım neyse yaşayacaktım. Benim gibilerin asla kaçamayacakları şeyler vardı sonuçta. Bize ilk dokunanlar bunu hissederdi mesela. Hep bir iğrenme duygusu olurdu o nedenle ve bazen onun önüne geçen garip bir korku. Uzak durulması ama aynı zamanda hep yakınlarda tutulması gerekenlerdik. Son nefestik… İlk nefesimizi almış, son nefesimizi vermeyi bekliyorduk. Yaşam bu kadardı bizim için. İki nefes arası… Daha ötesi yok. Ve ben ilk nefesimi almıştım… Bana sorsaydınız o an ‘iyilik misin, kötülük müsün?’ diye, verecek yanıtım olmazdı. Siz belirliyordunuz bunu aslında, cevap sizdeydi. İyilik miydim? Kötülük mü? Asıl Siz söyleyecektiniz bunu bana… Ve siz söylediniz…
Sabah erkenden kalktı, mide ağrısı gece uyumasını engellemişti, uzun zamandır, özellikte gergin olduğu anlarda bu ağrı başına musallat oluyor, bazen yaptığı işe odaklanmasını engelliyordu. Yapacak çok iş var diye düşündü, bir planlama yapmıştı kafasından hızlıca. İşlerin büyük kısmı üstüne kalınca, birçok konuda hızlı karar alma, hemen işe koyulma gibi özellikleri de mecburen gelişmişti.
Bu gece yola çıkılacaktı, o nedenle geleceğini söyleyenler tek tek ziyaret edilmeliydi. Günün ruh haline de uygun bazen alınan kararlardan çabucak geri dönebiliyordu insanlar. O zaman biraz daha yüreklendirecek, biraz daha konuşabilecek birine ihtiyaç oluyordu. Bunu biliyordu. Havaya kalkmış saçını, ıslattığı eliyle düzeltti, aynaya son bir kez daha baktı, üstü temiz, düzenli görünüyordu. “Her şey tamam” dedi içinden, o anda masada duran mektup gözüne çaptı. Hem midesinin hem de unutmuş olmanın verdiği acıyla yüzünü buruşturdu. Üç gün önce gelmişti mektup, hemen cevap yazmak istiyordu, ama birtürlü vakit bulamamıştı.. Farkında olmadan ötelediğini de hissetti, biraz kendine kızdı bu nedenle. Özenle katlayıp zarfına koydu mektubu, raftaki kitaplardan birinin arasına yerleştirdi. Orada güvende olacağını hissediyordu. Güvendiği, inandığı şeylerin yazılı olduğu bu kitaplar, sanki onun sırlarınıda, kucaklayıp, koruyup kollayacaktı.
Hep böyle miydi? Oysa çok çok eskilerin yani atalarımın doğumu nasıl da sevinçle karşılanmıştı… Belki günlerce süren ayinlerle kutlanmıştı bu muştu. Ve o andan sonra hep en saygın köşede, hep en korkusuzların arasında yer verilmişti onlara. Şimdi kederli gözlerle karşılanıyordu doğumlarımız ve sessiz, kutlamasız bir iki fısıltıyla geçiştiriliyordu. Benim doğumum ise çok daha korkunçtu, çok daha acı verici. Hiç kendi doğumunuzdan yüreğinizin sıkıştığı oldu mu? Kendi doğum anınızı görüp, var olmamayı dilediniz mi hiç? Beni havaya kaldıran o esmer elin sahibiyle göz göze geldiğimde dilemiştim bunu ilk. Çünkü yazgımı görmüştüm gözlerinde. Hem herkese benzeyen hem herkesten farklı olan o korkunç yazgıyı. Benden bağımsız çizilen, omuzlarıma yüklenen koca dağı. Anlamıştım, “İyilik miydim? Kötülük mü?”, cevabı çoktan verilmiş bir soruydu bu: Ben kötülüktüm… Siz buna böyle karar vermiştiniz… Ve ben tekrar tekrar doğacaktım. Ve siz tekrar tekrar ne olduğuma karar verecektiniz…
Evden çıktığı andan beri dokuz saat geçmişti. Belki birçok şey için kısa denilen o sürede, denizler aşmış, tepeler geçmiş, tüneller ve köprülerle uzağı yakın etmişti. Birçok dosta da uğramış, neyse ki söz verenlerden birkaçını da kendisiyle birlikte yola çıkarabilmişti. Bu akşam yolculuk vardı, neredeyse geç kalacaklardı ama insanların daha yeni yeni otobüslerin etrafında toplanmaya başladıklarını görünce rahatladı. Gözler tanıdık gözleri aradı, çok geçmeden de uzaktan kavuştular birbirlerine. “İyi…” diye düşündü, “Sorun yok, olması gereken herkes burada. Her şey hazır.” Ne zaman bir yere gidilecek olsa, hep bir şeyler eksik olacak, ya da sorun çıkacak endişesi taşırdı. Kendisi o hazırlığın başında değilse, sanki aksilikler hiç peşlerini bırakmayacaktı. Sevmiyordu bu hissi, ama ne yaparsa yapsın yine de bir köşeden filizlenmesine engelde olamıyordu. O nedenle dostları orada hazır görünce, kimsenin o an bilmediği bir mahcubiyet de duydu inceden. Uzaktan elini kaldırıp selam verdi, yanlarına doğru yürükken önünde bir anda bir güvercin sert kanat darbeleriyle havalandı, keskin ve ani bir kalp çarpıntısı göğsünü yumrukladı. Etrafa bakındı kısa bir duraksamanın ardından, her yer güvercin doluydu. Bu meydan, onlara yem atıldığı için gözde mekanlarıydı bu kuşların. Burada toplaşırlar, telaşlı telaşlı her köşeyi dolaşır, içlerinden birinin tek bir işaretiyle bir anda hep birlikte havalanır, sonra tekrar aynı yere konarlardı. Sanki az önce onları tedirgin eden hiçbir şey olmamış gibi umursamasızca devam ederlerdi günlük işlerine. Hep burada yürürken tedirgin olurdu birinin üstüne basarsam diye. Ama güvercinler hep uyanık, hep tetikteydi. Sen fark etmesen bile onlar fark ediyor, izliyordu seni. Az önce birden havalanan güvercin de kuşkusuz üstüne gelen ayakları fark etmiş, kararlı adımlar devam edince de en güvenli gördüğü yere kaçmıştı. Güvercinin kanadının bıraktığı hafif esinti, garip bir sezgi bıraktı içinde. Bir garip burukluk belki de. Aklına kitapların koruduğu mektup geldi. Keşke yola çıkmadan önce cevap yazıp postaya verseydim diye düşündü bir kez daha. Neden bilinmez ama bunu yapmadığına pişman oldu. Bekleyen bir çift gözü, tütün kokusuna karışmış her daim yasemin kokan kıvır kıvır saçların sahibini düşündü. Sanki biriyle konuşuyormuş gibi elini hafifçe savurdu “artık çok geç”…
Yola çıkmıştık. Doğar doğmaz başlamıştı bu yolculuk. Genelde karanlıklar içinde geçiyordu yolculuğum. Bir elden diğerine teslim edilirken, hep o aynı çürümüş kokuyu alıyordum. Bir organizmanın ayrışıp doğayla yeniden bütünleştiğinde yaydığı koku değil bahsettiğim. Katran gibi kapkara niyetlerin, ihtirasların, acımasızlığın, gaddarlığın bilindik çürümüş kokusuydu… Hiçbir toprak yok edemezdi bu kokuyu, hiçbir rüzgar önüne katıp bilinmedik, geri dönüşü olmayan kıyılara atamazdı bunu. Ve üstüme yapışmıştı bu koku, ilk andan itibaren. Ve içimi kanatarak doluyordu ciğerlerime. Yolculuğum ölüm sessizliğindeydi, ağzımı açıp bir tek şey söylemek istesem, dudaklarımdan hiçlikten başka bir şey dökülmezdi. Çünkü hiçliğin ortasındaydım. Oysa kapılar önümüzde sonuna kadar açılıyordu. Her yoldan yağ gibi kayarak geçiyorduk, her engel bir tek baş işaretiyle sonsuza kadar kaldırılıyordu önümüzden. Aynı yüzler, aynı niyetler birbiriyle karşılaşınca göz göze gelip gülümsüyordu. İçimin buz kestiği anlardan biri olurdu bu anlar hep, başım uğuldar, tüm uzuvlarım uyuşurdu. O gülümseme, benim sonumdu çünkü. Benim ve daha nicelerinin… Bunu bilirdim… Yine başköşedeydi yerim, atalarım gibi ama burada minnettarlık ya da sevinç yoktu. Daha başka şeylerle doluydu etrafım. Daha başka kokularla… Biliyor musunuz? Bir koku çok şey anlatabilir… Korkuyu mesela, tereddütü ya da aşkı, merakı… Her duygunun, her düşüncenin kendine has bir kokusu vardır. Kimi yumuşacık, odunsu, ılık bir kokudur. Kimi çarpıcı, keskin, kimi ise geçici, ılık bir bahar yağmuru gibi renkli… Bu koku ise ölüm gibiydi. Ölümle kutsanmış, vahşetle biçimlenmiş ağdalı, yapış yapış bir koku. Ve ben, bunun bir parçasıydım, buna karar verilmiş, bunun için doğmaya zorlanmıştım. Elimden ne gelirdi…
Güven güzel bir duyguydu. Bir şeyin sen orada olmasan bile yürüdüğünü, yapıldığını bilmek güzeldi. Düştüğünde birinin hemen arkanda seni tutmak için beklediğini bilmek, aynı güveni senin de birine yaşattığını bilmek güzeldi. Otobüsün camından hızlı hızlı geçen ağaçlara baktı. Koşa koşa uzaklaşıyorlardır sanki ters yöne doğru. Hep sevmişti bu görüntüyü. Onları hareket eden, koşup zıplayan, yarış yapan muzip canlılar olarak düşünmek hoşuna gidiyordu. Çok seviyordu yaşamı. Onun içinde olan her şeyi çok seviyordu. İlerisi için çok güzel planları vardı mesela. Şehrin göbeğine koca bir orman yapacaktı, içinde birçok hayvanın rahatça gezdiği, binbir türlü kuşun cıvıldadığı, küçük dereciklerin aktığı bir orman. Uzaktan bakınca ormanın nefes aldığını, göğsün yükseldiği gibi yükselip alçaldığını görecekti herkes. Koşa koşa oraya gitme isteği uyandıracaktı kendine bakan gözlerde. Türlü türlü otlar, şifalı bitkiler ekecekti birçok yere. Sadece orman da değildi hayali.. Evden dışarı adımını attığında asfalt bir yola değil de, yeşil bir halıya uzanacaktı ayak parmakları insanların. Çıkarıp ayakkabılarını öyle yürüye yürüye işe gideceklerdi. Hem de hevesle hem de biran önce varmayı dileyerek. Gece yarılarına kadar çalışmayacaktı kimse, beller tutulmayacaktı, gözler ağrımayacaktı. Dost sohbetleri arasında rahatça, merakla, zevkle, şevkle çalışılacaktı… Hiçbir kaygı olmayacaktı yaşamı gölgeleyen, kafana taktığın tek şey, iş çıkışı nereye gideceğine karar verememenin getirdiği sıkıntı olacaktı. Balık tutmaya mı gitseydi acaba? Tiyatroya mı? Yoksa boş boş sahilde yürüyüş mü yapsaydı?.. Elin kolun dolu dönecektin işten, sevdiceğinle kapının önündeki yeşil halıdan aynı anda adımınızı atacaktınız evin içine. Sıcak bir gülümseme, sıcak bir dokunuş… Daha iyisi nasıl olur diye oturup tartışacaktınız, planlar yapacaktınız. Bazen onun bulduğu fikri kıskanacaktın gizli gizli. Keşke benim de aklıma gelseydi diye.. Ufak bir sarsıntıyla bir anda gözlerini açtı, içinde sanki boşluğa düşmüş gibi bir his uyandı. Otobüs ya bir tümsekten geçmiş, ya da yokuş aşağı gitmekteydi. Bu ani hareket, düşüncelerinden de sıyrılmasını sağlamıştı. Düşüncelere daldığında, özellikle geleceği düşündüğünde, o an içinde olduğu zamanla tüm bağlarını kaybederdi, sanki gerçekten hayalini kurduğu o yerde yaşıyormuş gibi hisseder, o duygulara kendini kaptırırdı. Bazen fakında olmadan el kol hareketi yaptığı ya da yüzüne o anki duyguları gösteren ifadelerin yerleştiği olurdu bu nedenle. O zaman, birden kendine geldiğinde, endişe ederdi bir gören oldu mu acaba diye. Çaktırmadan kolaçan ederdi etrafını, yüzleri.. Duygularını göstermekten pek hoşlanmazdı. Eski bir alışkanlıktı bu, duygularını açıktan gösterince bu zayıflık olarak algılanabilirdi, toplumda da böyleydi, bazen dostlarının arasında da… O nedenle özellikle en keskin anlarda, bunun bir perde gibi gelip, gerçekle olması gereken arasına serilmesine izin verirdi.
Kucaktan kucağa, çantadan çantaya, gizli örtüler altında, farklı kokular arasında uzun bir yolculuktu bu. Geçtiğim her güzergahta, durdurulduğum her yolda, yüreğim hedefe varmış olmanın getirdiği kaygıyla gümbürderdi. Kimse duymazdı tabii ki bu sesi, ama benim kulaklarım sağır olurdu, gözlerimi kapatır, başka şeyler düşünmeye çalışırdım.. Düşünülünce aslında kolay gidiyordu yaşamım, sorunsuz. Tek bir emir, yukarıdan gelen tek bir sözcük yetiyordu sorunsuzca ilerlememize. Biliyordum bu izni verenler, yarın arkamdan koca koca gözyaşları dökeceklerdi. İnsanlar işte. Onları bizden farklı yapan buydu. Biz neysek oyduk. Farklı bir şeymiş gibi davranamazdık hiç. Ama onlar, bir anda şeytandan melek kılığına bürünebilir, herkesi masum olduklarına inandırabilirlerdi. Resmi apoletler, resmi çizmeler arasından geçerken bunu düşünüyordum. Her biri yarın haberimiz yoktu diye yemin edecekler, sonra yeni bir plan için gizli, karanlık dehlizlerde bir araya geleceklerdi. Ahh! Göremeyecektim sonrasını, ama biliyordum. Hep böyle olmuştu bu, her doğumumda böyleydi, yine böyle olacaktı. Siz insanlar, yarattığınız kadar yok etmeyi de iyi biliyordunuz çünkü…
İşte sonunda gelmişlerdi. Serin hava otobüsten iner inmez yüzünü yalamış, oradan kıvrıla kıvrıla içine sokulmuştu. Hafifçe titredi. Meydandaki kalabalığa baktı, oradaki coşku kalan uyku kırıntılarını da kovalayıp uzaklaştırdı gözlerinden. Koşa koşa karşılamaya gelen dostlarıyla hızlıca tokalaştı, kimisiyle sarıldı. Hemen sigaralar çıkmıştı ortalığa, O’da gümüşi tabakasını çıkardı, kurumaya yüz tutan tütününden bir parça kopardı, usta birkaç hareketle sardı. Sohbetler, gülüşmeler arasında ateşledi sigarasını. Ahh bu ilk nefes yok muydu! Yine hafiften döndü başı… İnsanlar küme küme farklı noktalarda yoğunlaşmıştı. Sigara dumanları, eldeki karton bardaklardan tüten sıcak buhara karışmıştı. Sanki kalabalığın üstünde çiğ damlalarını bırakmak için sabırsızca titreşen bir sis bulutu dolaşıyordu. Bunu düşününce hafiften gülümsedi. Çiğ kokan sabahları hep sevmişti. Etraftaki insan kalabalığını güvercinlere benzetti bir an. Onlar gibi telaşlı, heyecanlı dolaşıyorlardı meydanın orta yerinde. Kimi yerde bir araya toplaşıyorlar kimi yerde bir-ikisi kopup kalabalıktan başka bir noktaya yöneliyordu. Yanından geçerken kanat esintisine benzeyen hafif bir serinliği de sürüklüyorlardı peşlerinden. Sesler güvercin guruldamalarına benziyor, duyanda taa ciğerin orta yerinden geliyor gibi, hafif bir iç titremesi bırakıyordu. Herbiri birbirine karışmış, birbirinden ayrık olan onca tını, sanki tek bir ezgiye dönmüş gibi tek bir ses olarak varıyordu kulaklarına.. Bir ahenk vardı bu karmaşıklık içinde. Hem karman çorman, hem ilginç bir düzen. Etrafındaki genç yüzlere baktı, heyecan, coşku vardı bu yüzlerde. O heyecanı yağlı boya gibi bulaştırıyorlardır gittikleri her yere. Derin bir nefes çekti, hava daha önce bilmediği bir şey kokuyordu. Neyse bu koku mutlu etmişti onu, sanki uzaklarda kalmış bir anıdan kristal parçalar taşıyordu… Pankartlar açılmış, güvercin kalabalığı, belli bir düzende bir araya gelmek için deviniyordu şimdi.
Son noktaya geldiğimi anlamıştım. Beni taşıyan eller sessizleşmiş, o hissetmeye alıştığım keskin koku iyice belirginleşmişti. Ayaklarım olsaydı keşke, kaçıp gidebilseydim diye düşündüm. Oysa en ufak parçamı bile oynatamazdım…Kuş olup uçsaydım bari diye geçti aklımdan, oysa ne kollarım ne kanatlarım vardı… İşte buradaydık. Bir kez daha yitecek, sonra bir kez daha doğacaktım. Olağanüstü bir kalabalık. Her şeyden habersiz, koşuşturup duran çocuklar, halay çeken gençler, koyu bir sohbetin içinde havada şekiller çizen eller, kanat gibi bir aşağı bir yukarı yalpalayan omuz başları… İşte yazgımın son noktası. Beni ben yapan ellerin, yine beni ben olmaktan alıkoyacakları yer. Havada ıhlamur kokusu, biraz saman kokusuyla karışmış kaçak tütün kokusu, türlü türlü parfüm, çeşit çeşit sabun kokusu… Telaşlı, heyecanlı, meraklı insan kokusu… Kızıl saç, uzun kahverengi saç, kısa kesilmiş dalgalı saç… Renkli göz, mavi, ela.. Siyahtan daha siyah göz, hüzünlü bakış, mutlu bakış, kuşkulu, öfkeli bakış… Gülen ağız, haykıran, şarkı söyleyen, sevdiğine seslenen ağız… Yaşayan, nefes alıp veren koca bir meydan… Her yönden üstüne hücum eden yüzlerce ses… Üstüme kapanan parmaklar. Parmaklarda makine yağına karışmış esans kokusu, korkuyla ıslanmış ter, telaş… Pimi çeken el… bir çığlık, ürkekçe havaya sıçrayıp kanat açan bir güvercin..
Rengarenk fularların, rengarenk giysilerin arasında başı dönüyordu, sanki her yer bu renkler tarafından hovardaca işgal edilmişti. Ve bu renkler başının üstünden, ayaklarının dibinden salınarak geçiyor, tüm meydanı defalarca kez dolaşıyor, sonra yine gelip aynı yerden yeniden salınmaya devam ediyordu. Takip etmek imkansızdı bu cümbüşü… Renkler konuşuyor, renkler gülüyor, etrafta koşuşturuyor hatta sigara içiyor, çay içiyordu… Renklerin mitingi vardı sanki bugün… Koca alanı doldurmuş, ışığa, neşeye boğmuşlardı. Polis uzaktaydı, çok uzakta. “Hiç olmadığı kadar uzakta hem de” diye düşündü. Ondan mı her şey bugün daha cıvıl cıvıl geliyordu ona? Herkes bambaşka bir yaşamda gibi tasasız, kaygısız görünüyordu belki onun için… Bir tablo seyrettiğini düşündü: Sarı ve kızıl tonda yapraklarla bezeli bir bahçeye baktığını hayal etti: Sonbahar rüzgarı hafifçe dokunuşlarla kendini hatırlatıyor, insanda tatlı ürpertiler bırakıyordu. Bu tabloda hiç tanımadığı ama sanki bir o kadarda tanıdığı dost yüzler arasındaydı. Havada gülüşler asılıydı, oraya buraya serpiştirilmiş huzur, beklemediğin bir anda tablonun bir yerinden karşına çıkıp seni şaşırtıyordu. Ve bu tablo, insanda her sohbetin içine dalma isteği uyandıran, kimin ne yaptığını ne konuştuğunu merak ettiren çocukça hisler uyandırıyordu içinde… “Sonbaharın en güzel tablosu olabilir bu” diye düşündü. Nasıl da savunmasızdı şu an ama bir yandan nasıl da hiç ihtiyacı yoktu. Güven… Şöyle kendini arkaya doğru boşluğa bıraksa mutlaka biri koşup tutardı onu, öyle bir güven hissi… Gelecek güzel günlerde herkesin doya doya tadacağı bu his.. Şimdi onun burun deliklerinden giriyor, oradan ciğerlerine doluyordu. Her şeye rağmen “iyi ki” dedi.. “iyi ki buradayım”…
Döne döne havaya yükseldiğini görmemişti her şeyin daha önce. Şaşırdı, her şey bir helezon içindeymiş gibi usulca havalanıyordu. Ağaçların yaprakları, çimenler, yerdeki asfalt, bayraklar, fularlar, gülüşmeler, iç çekişler, haykırmalar… Hepsi usulca yükselmiş, birbiri etrafında dönmeye başlamıştı. Sanki daha önce hiç görmediği bir dansın ritmini yakalamaya çalışıyorlardı hep birlikte. Bu sırada eller birbirine dokunuyor, saçlar birbiri içinde düğüm olup tekrar çözülüyor, her bir vücut kıvrak ve ustalıkla birbirinin etrafından dönüp, tek bir parçaya dönüşüyor, sonra yine iki ayrı vücut olarak ayrılıyordu. Kendi sesinin başka bir vücudun dudaklarından döküldüğünü duyuyor, gözlerinin farklı bedenden ona baktığını görüyordu. Ellerine baktı kısa bir an, hiç aşina olmadığı birine aitti bu eller… Sonra o el gidiyor yerine bambaşka, gah toprakla çalışmaktan çatlamış, gah makine başında çalışmaktan kaslanıp, güçlenmiş, gah kitap başında terlemiş bambaşka bir el geliyordu. Yap boz gibiydi her şey… Her şey hem sana aitti hem değil… Bu hem sendin, hem değil… Herkes birbirinden bir parça alıyor, telaşla örülü bir acelecilik içinde yepyeni bir bütün, yepyeni bir vücut oluşturmaya çalışıyordu sanki. Bu sürekli devinim başını döndürüyordu. Derince bir nefes çekti içine ve bir kez daha “iyi ki” dedi, “iyi ki buradayım…”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!