Şiddet devriydi. Bir yandan sarhoş askerler Bolşeviklere işkence etmek için öğrenci yurtlarını basarlarken, öbür yandan okullarını terk etmiş Dostoyevskivari öğrenciler, boğazlanacak yaşlı kadın arayarak döküntü apartman kapılarını kolaçan ediyorlardı. İsa’nın ruhunu taşıdığını iddia eden sağır bir Gürcü, odasına dönmek isterken yürüyerek geçmeye kalktığı Neva Nehri’nde hiçbir iz bırakmadan sulara gömülmüştü. Bütün şehir yeraltındaydı. Çoğu insan mistik ya da politik bir birliğe katılmıştı, bir sürüsü de aynı anda ideolojik olarak birbirinin zıddı derneklere üyeydi.
Lenin sürgündeydi, ama ölülerle dirileri yargılamak üzere, cebinde taşıdığı şanlı geleceğin bulutları üstünde geri dönecekti. Şehir casuslar, muhbirler, attıkları her adımı bizzat kendileri baltalayan, ikili üçlü oynayan ajanlarla kaynıyordu.
*
Bahtin’in politik deneyimi aslında kısa sürmüş ve mutsuz geçmişti. Doğuştan tembel olduğu halde, ezilenlerin savunucusu olduğunu düşününce bile gözleri yaşlarla dolan Bahtin, kararlılıkla müdahale etmeme politikasını izleyen devrimci bir grupçuğa katılarak bu açmazı bir kalemde çözüvermişti. Bu grup aslında diğer politik örgütlerin eylem yapma konusunda gösterdiği ayrıntılı dikkati her türlü politik faaliyetten uzak durmak için gösteriyor, ilkeli bir eylemsizlik sergileme çabasıyla kendini tüketiyordu. Bahtin’in onların safında geçirdiği kısa zamanın çoğu yasadışı gösteriler ve yürüyüşlerle geçmişti – bu eylemlere fiilen katılmıyordu ama, marşlar söyleyerek yürüyen gösterici safları arasında gidip geliyor, kendi grubunun reformist, merkeziyetçi ya da sınıf işbirlikçisi maceralara bulaşmayı reddetmesinin nedenlerini anlatan bildiriler dağıtıyordu. Pazar akşamları ise banyoda, gösteri yapmamanın yorgunluğuyla, hiçbir şey düşünmeden ter atmakla geçiyordu. Örgüte biraz da proletaryayla bağ kurmak için girmiş, ama örgütteki üye işçi sayısının çok az olduğunu görünce, gizliden gizliye hayal kırıklığına uğramıştı. İşçi sınıfının, ilkesel olarak tarihin evrensel öznesi olsa da, pratikte, devrimci bilinci muhafazakârlığıyla yozlaştırması mümkün olan doğal bir kavrayışı bulunmakla birlikte, doğru yoldan çıkmaya teşne bir kesim olduğunu anlatmışlardı ona. Bunun için, politik faaliyetleri çoğunlukla St. Petersburg’un öğrenci semtinde grubun gazetesini satmakla sınırlı kalmıştı. Gazetede açıklanan grubun programının en önemli maddesi, gazetenin çıkarılmasıyla ilgiliydi. Başlıca makaleler, grubun benzeri görülmemiş ölçüde genişlediği yollu açıklamalara ayrılmıştı. Oysa örgütün büyüdüğü doğru değildi, hatta durum tam tersiydi; merkez komitesi bu devrimci yalanı, grubun üye sayısı ampirik olarak yükselmese bile, uluslararası sınıf mücadelesinin gelişiminin günbegün parti çizgisinin doğruluğunu tanıtlayacak biçimde geliştiği ve böylece, salt ampirik anlamda bir küçülme görülse bile, örgütün her geçen gün büyüyor olmasının “eğilimsel” anlamda doğru olduğu gerekçesiyle savunmaktaydı. Burjuva mantığının yasalarıyla partinin gücü ancak otuz-kırk kişi kadar olabilirdi, gelgelelim diyalektik anlamda, dallarının ülkedeki her fabrikaya uzandığı aşikârdı.
*
Bahtin’in proletaryayla karşılaşma uğraşları, hareketin düzenlediği, yaklaşan emperyalist dünya savaşı konulu bir eğitim toplantısında ansızın son buluvermişti. Hayretler içinde, bu konunun partinin politik öncelikler sırasında oldukça önemsiz bir yere konulduğunu gözlemlemişti çünkü. Tarihe sınıf perspektifi yerine ahlaki bir perspektifle bakan liberal entelektüeller ve dindar pasifistlerden oluşan, tarihsel açıdan miyadını doldurmuş küçük burjuvazinin boşuna medet umduğu şey, yaklaşan askeri kıyımdı. Emperyalist savaş, diyalektik anlamda en az elli yıldır bir ayağı çukurda bulunan dünya kapitalist sisteminin son ölüm sancıları anlamına geliyordu; dolayısıyla, bu savaşa karşı çıkmak yerine, bunu sevinçle karşılamak gerekirdi. Şaşkınlıkla izlediği lakaytlıktan dehşete kapılan Bahtin, birden ayağa fırlayıp toplantıdaki yoldaşlarına coşkulu bir söylev çekti. Kendisine göre, sosyalizmin inşasının temel önkoşullarından biri, sosyalizmin kurulabileceği bir maddi zeminin varlığıydı. Rusya’da sosyalist bir toplum inşa etme görevi, ülke ortadan kalkarsa aşırı derecede güçleşebilirdi. Sosyalizmin böylesi bir maddi bağlamdan bağımsız olarak ortaya çıkabileceğini iddia edenler, ona göre ciddi biçimde idealizme kayma tehlikesi içindeydiler. Engels’in maddenin yok edilemezliği savını yaklaşan dünya savaşına uygulamak ve böyle bir savaşın, insan ırkını toptan yok etse bile, sınıfsal açıdan geçersiz olduğunu ileri sürmek imkân dahilindeydi kuşkusuz. Belki Marx ve Engels’in kafalarındaki devrim, şimdiki sınıflı tarih çağı devrini doldurup yumuşakçalardan tekelci kapitalizme doğru yeni bir evrimin başlamasının ardından, şöyle bir-iki milyar yıl sonra falan meydana gelecekti.
Ama Bahtin, kişisel olarak, bu bakış açısının Marx ve Engels’in anlaşılması çok güç olduğu genel kabul gören metinlerinin doğru yorumunu temsil ettiğinden kuşku duyuyordu. Bahtin, bunları söyledikten sonra yerine oturup heyecanla önerilerinin tartışılmasını beklemişti. Fakat bunun yerine, toplantı bitince kadrolardan biri yanına gelmiş ve partinin artık onun eylemsizliğine gerek duymadığını bildirmişti. Zaten, proletaryadan daha fazla proletarya yandaşlığı yapıp, partinin işçi sınıfını aşağılamasına karşı çıktığı için şüphe altındaydı; bu tavrın, Bahtin gibi egemen sınıfın tarihsel bakımdan yozlaşmış bir üyesine pek de yakışmadığını söylemişlerdi. Yoldaşlarının yanında sesli harfleri uzatıp heceleri ağzında geveleyerek, kahramanca aristokrat aksanını kabalaştırmaya çaba harcayan Bahtin de, bu eleştiriden dolayı özellikle incinmişti.
Bir süre Bolşeviklere katılmayı bile düşünmüştü, ama onların da elle tutulur başarılar sağlayacaklarından kuşkuluydu. Bu yüzden, içi rahat bir durumda eski bohem hayatına döndü, ağız tadıyla içkisini içip, Çaykovski senfonilerini baştan sona mırıldanarak arkadaşlarını yeteneğine hayran bıraktı. Bir keresinde bir davete vücuduna yaralar açarak gitmiş, diğer konukları yaralarına şarap dökmeye ikna etmeye çalışmıştı. Ama hayatında hiç acı çekmemişti; ruh azabına bir at sineği kadar yabancıydı. Büyük trajedilerin insanı insan ettiğinden bahsetse de, kendisi kederden bir nebze olsun nasibini almamıştı. Basit, açgözlü, masum, duygusal ve obur biriydi. Toplumsal uzlaşımlara hiç karşı çıkmazdı, çünkü ne olduklarına dair en ufak bir fikri yoktu. Son derece abartılı hayal gücüne hammadde sağlamayan olgu, kişi veya olayları anında yok sayardı. Bütünüyle kurmaca bir kişilikti ve zaten tek gerçek özelliği de, kendisinin bunu adı gibi bilmesiydi.
Hayatı dipsiz, sonu gelmez bir karanlıkta geçiyor ve bunun değişmeyeceğini biliyordu. Evrende pek çok ölümsüzlük çeşidi (Hıristiyan cenneti, ruhun yeniden dünyaya gelişi, muhteşem bir senfoni bestelemek, çocuklarının torunlarını görebilmek, vs.) bulunduğunu düşündü, ama bunların hiçbirisi iyi bir yemeğin aşkın görkeminin verdiği o katıksız erotik titreşimle eş tutulamazdı.
*
Viyana’nın orta sınıf kadınları öyle hantal elbiseler giyiyorlardı ki, yardımsız giyinmeleri imkânsızdı. Haftada seksen saat çalışan Viyanalı fabrika işçisi kızlar, doğru dürüst bir yatakta uyuyabilmek için avukatlar ve bankerlerle yatıyorlardı. Şehir evsizlikten mustaripti. İnsanlar teknelerde, mağaralarda, istasyonlardaki banklarda yaşıyor, hatta ağaçlarda uyuyorlardı. Şehir dışındaki köşklerin oda hizmetçileri, sabahları perdeleri açtıklarında çimenlerde uyuyan ailelerle karşılaşıyordu. Üst üste yığılmış, üstü başı paramparça insanlarla dolu halka açık parklar deprem geçirmiş gibi görünüyordu. Fazla yatağı olan kim varsa kiraya veriyor, kiralar bir işçinin gelirinin dörtte birini yutuyordu.
Kremalı pastalarla ve şişkin bedenlerle dolu bu Habsburg İmparatorluğu’nda her şey tam ve tekil, saf ve yekpare olmalı; Avrupa temizlenmeli, dezenfekte edilmeli ve bir sisteme indirgenmeliydi. Kendi gücüyle başı dönmüş burjuvazi, artık gerçeği fanteziden, bir antik Yunan vazosunu lazımlıktan ayırmaktan acizdi, ama Viyanalı entelektüeller bunu onlar adına kaba kuvvetle yapacaklardı.
[Azizler ve Alimler, Terry Eagleton]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!