Cuma, 17 Temmuz 2026

‘Rüzgarla bir’ devrimci bir yaşam: Lâle Çolak



Buse Söğütlü Kazım Koyuncu’nun devrimciliği tarif ederken “Orada biri farklı yürüyordur” dediği, farklı yürüyen kişi Lâle Çolak.  Lâle, ortaokul ikinci sınıfta okulu bırakıp bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamasından çok kısa bir süre sonra Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) ile ilişki kuruyor. 1991 yılının Ekim ayında yazılama yaptığı gerekçesiyle polis tarafından vurulan ve tedavisi dahi yapılmadan …


Buse Söğütlü

Kazım Koyuncu’nun devrimciliği tarif ederken “Orada biri farklı yürüyordur” dediği, farklı yürüyen kişi Lâle Çolak. 

Lâle, ortaokul ikinci sınıfta okulu bırakıp bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamasından çok kısa bir süre sonra Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) ile ilişki kuruyor. 1991 yılının Ekim ayında yazılama yaptığı gerekçesiyle polis tarafından vurulan ve tedavisi dahi yapılmadan tutuklanarak Sağmalcılar Hapishanesi’ne götürülen Lâle, bir süre sonra tahliye oluyor. 

1996 yılında, hücre tipi hapishanelere karşı başlatılan süresiz açlık grevi ve ölüm orucu direnişine destek vermek için katıldığı bir korsan eylemde yeniden tutuklanan ve ‘tabutluk’ olarak bilinen Eskişehir Hapishanesi’ne götürülen Lâle, bu hapishanenin kapatılmasının ardından diğer devrimci tutsaklarla birlikte Ümraniye Hapishanesi’ne getiriliyor. Bu tutukluluğundan 12 yıl 6 ay ceza alıyor. 

Tutukluluğunun dördüncü yılında, ‘Hayata Dönüş’ adı altında işlenen korkunç katliam sonrasında Kartal Özel Tip Kapalı Hapishanesi’ne getirilen Lâle, ölüm orucu eylemine katılan devrimcilerden biri. 20 Aralık 2001 tarihinde, eyleminin 222. gününde bilinci kapanıyor; hakkında aynı gün tahliye kararı çıkıyor ve tahliyesinden 18 gün sonra, 8 Ocak 2002’de Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitiriyor. 

Geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık’tan, Lâle Çolak’ın mücadelesini ve yaşamını anlatan bir kitap çıktı: ‘Çitlerin Olmadığı…’ 

Kitap Lâle’nin, 19 Aralık operasyonu sonrası Kartal Özel Tip Hapishanesi’nden yazmaya başladığı ve yaşamının son günlerine dek yazmayı sürdürdüğü mektuplardan oluşuyor. Yayına hazırlayanlar arasında ablası Dilek Çolak, Esmahan Ekinci, Filiz Gülkokuer, Mısra Gökyıldız, Oya Açan ve Sakine Yalçın var. 

Lâle’yi, onun devrimci kişiliğini, mektuplarını; ’Çitlerin Olmadığı…’ kitabını ablası Dilek Çolak ve yoldaşlarından Esmahan Ekinci ile konuştuk. 

1990’lı yıllar ‘tarihin sonu’ denilen ve örgütlü mücadelenin ‘arkaik’ görüldüğü yıllar… Ama bu dönem aynı zamanda, devrimcilerin çeşitli eylem biçimleriyle güçlü süreçler ortaya koymaya çalıştıkları da bir dönem. Lâle Çolak tam da böyle bir dönemin içinden geçerken örgütlü mücadeleye katılıyor. İstanbul’un yoksul mahallelerinde örgütlenme çalışmaları yürütüyor, o dönem devrimcilik yapıp da kimsenin nasibini almadan kurtulamadığı tutuklamalarla karşılaşıyor ve en sonunda da 19 Aralık katliamını yaşadıktan sonra ölüm orucu eylemine başlıyor. Siz tüm bu koşullar altında değerlendirdiğinizde Lâle Çolak’ın devrimciliğini nasıl tanımlarsınız?

Esmahan Ekinci:  90’lı yılları değişik değerlendirebiliriz. Çünkü 89’da Bahar eylemleri ve işçi eylemleriyle yeni bir yükseliş yaşanmıştı. Dünya çapında ise Sovyetler Birliği’nin yarattığı bir hayal kırıklığı vardı. Türkiye açısından direkt böyle olduğunu söyleyemem. 80 darbesi döneminden sonra 90’lardan itibaren bir toparlanma süreci başladı. Bunda 80 darbesiyle cezaevine girenlerin çıkışı da etkili oldu. Diğer taraftan Kürt hareketinin serhildanları da başlamıştı. Sovyetler’in gerilemesiyle umut dünyada yok olmaya başlasa da Türkiye’de yükseliyordu.

“Lâle’nin dirençli yapısı aslında onun kişilik özelliğiyle bütünleşiyordu”

Ama diğer taraftan 80 döneminin getirdiği yenilgilerle devrimci hareketlerde örgütsüzlük vardı. Bu örgütsüzlüğün içerisinde Lale’nin içinde yer aldığı örgütlenme, 12 Eylül sürecini başarıyla atlatmış bir yapıydı. Hem cezaevlerindeki direnişleriyle hem işkencedeki direnişleriyle hem de mahkemelerdeki yargılayan savunmalarıyla 90 kuşağına bir gelenek bırakmıştı. Belli bir geleneğin üzerinde şekilleniyordu. 

90’lı yıllarda bu şekillenmeyle birlikte genç kuşaklardan çok fazla devrimci insan bizimle buluştu. Hem işçi örgütlenmesinde hem antifaşist mücadele içerisinde değişik örgütlenmeler oluşmuştu. Lâle de bu örgütlenmelerin içerisindeydi. O dönem çok çetin geçen bir dönemdi; yargısız infazların, sokak infazlarının arttığı çok zorlu bir süreçti. Lâle o süreçte, geleneği kavrayıp mücadelenin her koşulda yürütüleceğinin bilincine vararak mücadelenin içine atılan yoldaşlardan biriydi. 

Lâle’nin dirençli yapısı aslında onun kişilik özelliğiyle bütünleşiyordu. İnsan bilinç olarak yapılması gerekeni bilse de bunu pratikte uygulayamayabilir. Bu yanıyla Lâle’nin çocukluğundan itibaren o güçlü kişiliği, yapılması gerekenleri çok hızlı bir şekilde kavrayıp kendi yaşamına uygulamasıyla hayata geçen bir şey. Biz ‘Çitlerin Olmadığı…’ kitabında da bu nedenle onun her yönüyle anlatılması için uğraştık. Bu kitap aslında söylemde devrimciliği değil, yaşam biçimiyle her hücresini kapsayan bir devrimciliği anlatıyor.

Gözlerinden, gülüşünden, hareketlerine kadar Lale’nin kişiliğiyle bütünleşmiş; damıtılmamış bir devrimcilikten bahsediyoruz. Her şeyiyle kendini sistemin dışına çıkarabilmiş ve bir yaşam biçimi… Kısa bir dönem de olsa bu yaşam biçimi, uzun yıllar yaşamış insanların hayatlarından daha fazla bir deneyim içeren çok güzel bir yaşanmışlık var. O nedenle bu kitabı çıkarmaktaki amacımız da bu anlamda genç kuşaklara umut aşılamaktı. Devrimciliğin yaşam biçimi olarak uygulanabileceğini göstermek istedik. 

“Lâle kitapta anlatıldığı gibiydi; ne bir eksik ne bir fazla…”

Dilek Çolak:  Esma o kadar güzel anlattı ki… Bazen birisini görürsünüz ve “Bu zaten iyi oyuncu, müzisyen, yazar, ressam olacakmış; bundan başka bir şey olmazmış” dersiniz. Aslında Lâle de benim için öyle. Lâle’den başka bir şey olmazdı. Bazen abimle konuşuruz ve şunu sorarız: Lâle bugün yaşasaydı ne olurdu? İkimizin de ortak yanıtı, “Muhtemelen bir F Tipi’ni biz hala ziyaret ediyor olurduk” şeklinde. O devrimci olmak için doğmuş. Bazen bazı şeyler beni çok acıtsa da bunu söylemekten çok gurur duyuyorum. 

Çocukluğundan belliydi aslında. Karakter yapısı, haksızlığa karşı çıkışı, ben onun ablasıyım ama beni sürekli korumaya çalışması… Biz varoş çocuklarıydık, okulda da birtakım ayrımcılıklara maruz kalıyorduk. Hem Kürt olmamızdan hem de yoksul ailelerin çocukları olmamızdan kaynaklı… Okul düzenine uymayışı ve sonrasında çok erken yaşta tekstilde çalışmaya başlaması… Orada da haksızlıklara karşı çıkması… 

Ben tabii nasıl örgütlendiği kısmını bilmiyorum. Hiçbir zaman kardeşime sormadım, sonrasında da öğrenmeye çalışmadım. Zaten sorsam bana anlatmazdı. Öyleydi, Lâle kitapta anlatıldığı gibiydi; ne bir eksik ne bir fazla… Başka da bir şey olmazdı ondan. 

Bir kitap çıkardınız; Lale Çolak’ı, onun devrimciliğini, eylemlerini ve direnişini anlatan… Çitlerin Olmadığı… Siz yayına hazırlayanlar arasında bulunuyorsunuz. Bu kitap dolu dolu çünkü hem dönemin siyasal atmosferini anlatacak kadar çok bilgi var içinde hem de Lale’nin yazdığı mektuplardan derlendiği için çokça da kişisel bilgi içeriyor. Kitabı okurken beni en çok etkileyen ve en çok merak ettiğim şeyleri sormak istiyorum size. Lale ortaokul ikinci sınıfta okulu bırakıyor ve bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlıyor. Kitabın açılış yazısında, sizin yazınızda Lale’nin örgütlü mücadeleye katıldığında yaşamaya başladığı değişimden söz ettiğiniz bir bölüm var. “Maaşını çeyizlik eşyalara, halı taksitlerine yatıran o kız çocuğu gitti birdenbire.” diyorsunuz. Ondaki bu değişim nasıldı, neler değişmişti? Siz o dönemler yaşadığı değişimi dışarıdan gözlemleyen biri olarak neler düşünmüştünüz?

Dilek Çolak:  Lâle bizim küçüğümüzdü ve her zaman daha torpilli bir durumu vardı. Bu biraz da çok sevimli olmasından kaynaklanıyordu; alıp yanaklarını sıkmak istediğiniz bir çocuk… Biz iki kardeş birbirimize çok düşkündük. Abim biraz daha erkek olmanın getirdiği bir kulvarda yürüyordu. Ama dediğim gibi benim için o ilk örgütlenme örgütlenme süreçleri hala eksik ve aslında tamamlanması için de hiç çabalamadım. 

Çalışma hayatıyla eve para getiren biri haline geldiği için durum başka bir şeye evriliyor sonuçta. Çeyiz almalar filan da o dönemin mahalle ve aile yapısından kaynaklı bir şey. Çok da içselleştirdiğimiz bir şey değildi. “O almış, ben de alayım” gibi düşündüğümüz bir şeydi. Ben kendi ergenliğimde Lale’ye göre çok daha fazla okurdum mesela ama Lâle’nin benden çok önce girdiği bir iş yaşantısı vardı, çocuk işçiliği yapıyordu. 

Nasıl değişime uğradı, diye soracak olursanız… İşte ilk önce birtakım piknikler, benim hatırladığım… Ki babam biraz sıkıydı, bir yerlere gitmemiz için izin almamız gerekiyordu. Evde o baskıyı ilk kıran Lâle’dir aslında. Babamın ne diyeceğini umursamayan, gitmek istediği yere giden… Ama bu örgütlenmesiyle mi başladı, bilmiyorum. Yüksek ihtimalle öyle başlamıştır diye düşünüyorum. Başka insanları gördü artık, başka dünyaları gördü. Başka konuşmaların, başka söyleyişlerin, başka tartışmaların içine girmesiyle birlikte Lâle henüz 15’ine bile girmeden mücadeleye atılmış oldu. 

“Bir insanı etkileyecek hiçbir sihirli sözcük yoktur, yaşamdır insanı örgütleyen”

Zaten her şey bizim açımızdan çok hızlı oldu açıkçası. Lâle’nin eve geç gelme dönemleri, değişimler, kitap almaları, dinlediğimiz müziğin değişmesi, beraber konsere gitmeye başlamamız… Bunlar o kadar kısaydı ki. Bir yıllık bir süreç bile değildi. Sonrasında zaten vuruldu. Bu kadar sert bir şeyle karşılaşacağımızı hiç düşünmemiştik. 

Esmahan Ekinci:  Ben Lâle’yi hiç tanımadım. Sadece hastanede, son günlerinde karşılaştım. Yalnız ailesini tanıdıktan sonra Lâle’nin özelliklerini çok daha iyi anladım. Gülsüm Anne örneğin çok mücadeleci bir kadın. Dursun Baba da öyle, hayatta her şeyi zorlayarak sağlamış bir insan. Devrimcilik sadece kitap okuyarak olmuyor, yaşam biçimiyle örgütleniyor insan. O yanıyla ailesinden gelen bir direnç geleneği var zaten. 

Lâle’nin örgütlenmesinin altyapısı ailesinde başlıyor. Altyapısı hazırlandıktan sonra kendisini ifade edebileceği bir alan buluyor ve o alanda da yürüyor. Bir insanı etkileyecek hiçbir sihirli sözcük yoktur, yaşamdır insanı örgütleyen. Sadece insanlar yaşamlarına uygun o sözcükleri ararlar ve bulurlar. Bu yanıyla Lâle’nin arayıp bulduğu şey, geleneğimize baktığımızda birçok yoldaşımızın arayıp bulduklarına çok benziyor. Yaşamları benzeyen birçok insanın bir araya geldiğini görüyorum. 

Osman Yaşar Yoldaşcan’ın (1) direnci, her koşulda mücadelenin içinde olması; Fatih’in (2) insan ilişkilerindeki çabası aslında Lâle’de gördüğümüz şeyler. Lâle’yi tanımasam da ailesini tanıdıktan sonra nasıl bu kadar hızlı devrimcileştiğini daha iyi anladım. Kimisi de mesela daha yavaş devrimcileşir. 

“Ölüm döşeğinde bile onu dirençli kılan şey, o komünist olma hali”

Kitabı okurken Lale’nin bu çağa ait olamayacak kadar örnek biri olduğunu düşündüm hep. Ateşin içinden geçilen yıllar, çok ağır bedeller, ölümler ve uzun uzun ayrı kalınmak zorunda kalınan bir dönem. Sürecin bütün bu ağırlığına rağmen kitapta okuduğumuz mektupların tamamında Lale’nin umut dolu olduğunu görüyoruz. Olabildiğince açık, anlayışlı ama mücadelenin gereklilikleri konusunda da net, kararlı ve açık sözlü bir Lale var mektuplarda. Hep böyle biri miydi, yoksa örgütlü mücadele, içinden geçilen dönem, kayıplar, kazanımlar, hapishane, tutsaklık; tüm bunlar onu yoğurdu mu?

Esmahan Ekinci:  Komünizm deyince bizim aklımıza kolektif bir yaşam biçimi gelir. Komünist toplumda birey, tüm toplumun sorunlarını kendinde bütünleşmiş bir bireydir.  Damlada Okyanus  (3) diye bir kitabımız var bizim; orada bilinç olarak ‘biz’ duygusundan bahsedilir. Mesela cezaevinden yeni çıkan insanlar hep ‘biz’ diye söz eder, tek başına yaptığı işlerden bile ‘biz yaptık’ diyerek bahseder. Yani insanlar orada kolektifle o kadar bütünleşir ki ‘biz’ öne çıkar. Komünist bilinç dediğimiz şey de bu zaten. Ki Lâle bunu çok güzel başarıyor. Ölüm döşeğinde bile onu dirençli kılan şey, o komünist olma hali. 

Vurulması, 91 ve 96 yıllarında ayrı ayrı tutuklanıp tahliye edildikten sonra en son 2000’de tutuklanması, 19 Aralık katliamı, yaşamını yitirenler, eylemler, direnişler… Üstelik hapishane dışında, görüşçüsü olarak sizler de eylemlerin bir kısmının içindesiniz. Bu yıllarda siz kendisiyle görüşler yapıyorsunuz. Mektuplarından öğrendiğimiz kadarıyla yarım saati geçmeyen görüşler bunlar ve bu görüşlerde kimisi sözle kimisi de söze dahi dökülmeden birçok şey paylaşıyorsunuz. Siz bir görüşçü olarak neler hissederdiniz?

Dilek Çolak:  Operasyondan sonra Lâle’yi ilk defa bir ay sonra gördüm. Hemen görüş izni verilmemişti. Ümraniye’deki kadın devrimciler, ilk Kartal Özel Tip’e götürülmüştü. Tabii, Ümraniye ile Kartal arasında dağlar kadar fark vardı; askerler, idarenin davranış biçimi vs… Kartal çok daha zor ve rahatsız ediciydi. Ümraniye aslında bizim yerimizmiş, ben onu hissetmiştim. 

Ümraniye’de de sorunlar yaşardık ama orada tüm tutsak aileleri bir aradaydık ve içeri girdiğimizde salt kendi tutsağımızı görmezdik, herkesi görebiliyorduk. İlla aynı siyasetten insanlar olmasına gerek yoktu; biz her siyasetten tutsakla görüşür, konuşurduk. Hatta birçoğu da yaşamını ölüm orucunda kaybetti…

“Hiçbir kadın devrimciyi boynu bükük görmedim”

Ama Kartal çok farklıydı. Orada gerçekten “Biz F Tipi’ne geldik” dedim. Müthiş bir gerçeklikle karşılaştık. Herkesin görüş günü ve saati farklıydı; dışarıda, Ümraniye’de alıştığımız kalabalığı bulamadık. Gücümüzün eksildiğini de hissettik. Doğal olarak orada bir afallamıştım mesela ilk görüş gününde. 

İlk görüş günümüzde, ben Lâle’nin ilk sesini duydum. Görüş kabinlerine doğru gelirken bağıra çağıra gelen, gayet neşeli biri. Onlar da içeride görüşemedikleri için tesadüfen karşılaşıp birbirlerine sarılıyorlardı. Ama benim için o an o kadar neşeli değildi. Onların perişan halde olmasını beklerken orada perişan olmuş kişi bendim, onlar çok neşeliydi.

Gerçekten o gün orada hiçbiri hücreye atılmış insanlar gibi değillerdi. Sadece Lâle için söylemiyorum; o gün orada görüştüğüm ve sonrasındaki görüşlerden de hatırladığım, hiçbir kadın devrimciyi boynu bükük görmedim. Sanki o zafer kazanılmış gibi, o hücre onlara vız gelirdi… 

Sürekli bizi teskin etmeye çalışıyorlardı. Benim Lâle ile olan bütün görüş sürecim, buna refakatçilik süreci de dahil olmak üzere, hep beni motive etmeye çalıştığı süreçlerdi. Ben de tabii hiçbir zaman düştüğümü hatırlamıyorum. Galiba onun isteyeceği biçimde davrandım. Ta ki son bir haftası, 10 gününe kadar… Aralık ayı benim için gerçekten çok üzücü ve sarsıcı bir dönemdi. Hep bir inancım vardı. Ona çok fazla inanıyor olmamdan kaynaklanıyordu sanırım ya da beni alıştırmış olmasından kaynaklanıyordu. Çıkacağına çok inanıyordum ve hep “Bunu da atlatacağız” diye düşünüyordum açıkçası. 

Refakatçilik dönemimde ben Bayrampaşa’ya giriyordum. Orada operasyondan sonra sadece adli tutuklular kalıyordu ve tüm devrimciler F Tipleri’ne dağıtılmıştı. Bayrampaşa’nın içerisinde cezaevi hastanesi vardı; Lâle ve diğer ölüm orucu direnişçileri orada kalıyorlardı. Onlar dışında koskoca cezaevinde tek bir devrimci yoktu. O yüzden de biz refakatçiler olarak çok az kişiydik. Ben ve bir arkadaş dışında cezaevi hastanesinin içine giren yoktu çünkü diğer ölüm orucu direnişçileri görüşçü ve refakatçi kabul etmiyorlardı. 

Ailelerin, zorla müdahale için ikna edilmeye çalışılması meselesinden kaynaklı değil mi?

Evet. Orada biz farklı farklı bir sürü sorunla karşılaştık. Bir dış nizamiye vardı, orada başka şeyle karşılaşıyorduk; cezaevi hastanesinin daha farklı bir işleyişi vardı, daha rahattı. İşte hafta sonu farklı, hafta içi farklıydı… 

“‘Oh, Lâle’nin yanındayım, devrimcilerin yanındayım’ derdim”

Ama içeride olmak beni çok rahatlatan bir şeydi. Lâle’nin yanına geldiğimde gerçekten çok rahatlıyordum ve evime gelmiş gibi hissediyordum. Ama oraya gelene kadar gerçekten çok kötü ve direkt psikolojime oynayan şiddetle karşılaştım. Tek başına olmanın getirdiği şeylerdi bunlar. 

Mesela orada adli tutukluların yakınlarına korkunç şeyler yapıyorlardı, onlar da hiç sesini çıkaramıyordu. Adli tutuklu görüşçülerine makat araması yapıyorlardı. Mesela bir gün bana da makat araması yapmak istediler ve ben kabul etmedim. Üç saat dışarıda bekledim ve bir tek adli tutuklu ailesini ikna edemedim. Korkunçtu. Ama ben 3 saat sonra içeriye girebildim. Hem o inadım sayesinde hem de içeriden Lâlelerin müdahalesi sayesinde girebildim. Aslında orada hala devrimcilerin müthiş bir gücü ve ağırlığı vardı.

İçeri giriyordum, arkamdan o demir kapı kapanıyordu ve “Oh, Lâle’nin yanındayım, devrimcilerin yanındayım” derdim. Açıkçası çıkmak istemediğim çok zaman oldu. 

Lale, 14 Mayıs 2001’de ölüm orucuna başlıyor; 60’lı günlerinde Kartal’dan Bayrampaşa’ya getiriliyor; sizin de 100’üncü gününden itibaren refakatçilik günleriniz başlıyor. Nasıl geçti, neler paylaştınız? Onun eylemini en yakından izleyenlerden biri oldunuz, bu sizde neleri değiştirdi?

Dilek Çolak:  Aradan 20 yıldan biraz fazla geçti. Halen bazı şeyleri anlatırken gözlerim yaşarsa da artık eskisi kadar ağlamıyorum. Lâle’nin de en çok şikayet ettiği şeylerden biri çok çabuk ağlıyor olmamdı. 

Tabii ki o süreç beni de çok değiştirdi. Ben zaten değişmeye meyilli gibiydim sanırım. Lâle’ye olan duygusal bağımın fazla olması, devrimcileri zaten çok seviyor olmam… Bunca yıla rağmen devrimcilerle bağımı korumaya çalışıyorum. Lâle’den sonra da ben onun birçok yoldaşıyla ilişkimi sürdürdüm. Beni yoldaşlarına bıraktı, yoldaşlarını da bana bıraktı. Ben öyle hissediyorum. 

Herkes refakatçilik sürecinin benim açımdan çok zor olduğunu düşünüyor ama bu aslında sadece son bir ayında böyleydi. Süreç duygusal olarak çok da kötü geçmedi o zamana kadar. O da Lâle’den ve oradaki devrimcilerin benle olan ilişkisinden kaynaklanıyordu. Ölünmeyecekmiş gibi bir yaşam olduğu için ve o bana çok aksettirildiği için ben son bir aya kadar, aslında fiziksel olarak çöküşü görene kadar iyiydim. 

Ben refakatçiyken orada ölüm orucunda olan Tülay Korkmaz (5) öldü. İlk “Ne oluyoruz?” dediğim an oydu. İçeri giriyordum, üstüm aranıyordu. Gardiyan “Kızlardan biri öldü” dedi ve tabii ben kalakaldım. Kim olduğunu soramadım bile. İlk orada, ölüm orucu olduğunu ve durumun çok ciddi olduğunu fark ettim. “Tülay, Lâle’den 20 gün önce başlamıştı eylemine; demek ki Lâle de bu şeye çok yaklaşıyor.” diye düşünmüştüm. 

Lâle’nin hayata bağlılığını görmemden kaynaklı hiç öleceğini düşünmedim açıkçası. Son dakikaya kadar Lâle’nin hayata tutanacağına inandım; bitkisel hayata girdi, ben “O oradan çıkar” dedim. 

Sadece sizin sesinizden duyduğunda tedaviyi kabul edeceğine dair bir anlaşma yapıyorsunuz… 

Dilek Çolak:  Valla çok zor oldu aslında. Çok açıkça konuşmasak da vasiyetini ve müdahale konusunu konuşmuştuk. Müdahaleyi hiçbir şekilde istemediği için beni resmi olarak vasisi olarak atadı. Benden asla müdahale ettirmeyeceğime dair söz aldıktan sonra beni vasisi yaptı. Tutuklu olduğu ve eyleme devam ettiği müddetçe müdahale ettirmeyeceğime dair ona bir söz vermiştim. Annem ve diğerleri karışmasın diye… 

Olur ki tahliye edilmeden bilincini kaybederse zaten asla müdahale ettirmeyecektim. Ama tahliye olursa ve bilinci kapalıysa da sadece benim sesime odaklanacağını söyledi. Ben diyecektim ki “Tamam Lâle, senin için eylem bitti. Artık serumu alabilirsin, müdahaleye izin verebilirsin.” Gerçekten de öyle oldu.

Bilincini kaybettiği gün tahliye edildi. O gün tahliye kararı çıktı ama biz bir türlü o karar cezaevine gitmediği için Lâle’yi alamadık, dışarıda ambulans ile bekledik. Cezaevi idaresi de müdahale edilmesi için Kartal Devlet Hastanesi’nden bir doktor heyeti ve ambulans yolladı. Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ndeki doktorlar müdahale etmiyorlardı, o dönem öyle bir kararları vardı. Ölüm orucu direnişçileri müdahale için Kartal’a ya da Şişli’ye götürülüyorlardı. Biz Lâle’yi onların müdahale ambulansının içinden alıp kendi ambulansımıza koyduk. 

Daha sonra hastaneye gittik, Lâle o sırada bilinci kapalı olduğu için müdahaleyi kabul etmedi. Benim sesime odaklanacağını söylemişti ama ben odaklanabildiğini düşünmüyorum; bu nedenle de bilinci gittiği için ikna etmem çok kolay olmadı. Serumu birkaç kere çekip çıkardı ve sonra serum tekrar takıldı. 

“Lâle öldüğünden beri bu kitap fikri var”

Kitabın bütününde olağanüstü bir emek olduğu ilk sayfalardan itibaren anlaşılıyor. Onlarca mektuba ulaşılmış, mektupların tamamından bir bütünlük arz edecek şekilde ilgili bölümler derlemeye alınmış. İnsanlar bu derlemelerin yapılabilmesi için belki de Lale’den onlara kalan son şeyleri, mektuplarını vermişler. Kitap fikri nasıl ortaya çıktı, nasıl çalıştınız? Biraz bu kitabın ortaya çıkma hikayesini de anlatabilir misiniz?

Dilek Çolak:  Aslında Lâle öldüğünden beri bu kitap fikri var. Çok samimi olarak söylüyorum, ben o kararı nasıl verdiğimi ve mektupları toplamaya başladığımı hatırlamıyorum. Mektup toplamaya Lâle öldükten hemen sonra başladım, öyle yıllar sonra olmadı. Bazen, “Ben neden bu mektupları toplamaya başladım?” diye soruyorum kendime ama samimi şekilde hatırlamıyorum. 

Mektupları zamanında toplamazsam onların kaybolacağı fikri vardı bende. O sırada salt ben değildim. Dışarıdaki insanlardan ulaşabildiklerime ulaşıp mektupları topluyordum ama benim mektup topladığımı duyanlar da bana mektup ulaştırıyorlardı. Benim ulaşamadığım yerlere Lâle’nin yoldaşları ulaştı. Filiz, o da kitabın emekçilerin biri ve ayrıca Lâle’nin cezaevindeki refakatçisi, o dönem cezaevinde olmasına rağmen bana mektupları toplayıp gönderiyordu. Bu çok uzunca bir süreyi aldı ve büyük bir dayanışmayla gerçekleşti. 

Ama onları benim alıp bilgisayara geçirmeye başlamam birkaç yılı buldu. Aldım ve bir süre durdu çünkü o cesareti kendimde bulamadım. Onları tek tek okumam gerekiyordu. Sonrasında “Artık tamam bunları yavaş yavaş bilgisayara geçireyim” dediğimde de yepyeni bir süreç başlamış oldu. 

Lâle ile yeniden tanışmak gibi mi? 

Dilek Çolak:  Evet, öyle oldu. Lâle kendisine mektup geldiği zaman ismindeki a harfinin üstünde hep şapka olmasını isteyen biriydi. Kimse koymazdı, o da hayıflanırdı. Mektuplar toplandıktan sonra zarflara bakıyorum, “Gönderen: Lale Çolak” yazan yerlerde adındaki a harfinin üzerinde şapka yoktu. O dönem mesela ona çok takılmıştım. Her şeyi bıraktım, bunu düşündüm. Ben mesela refakatçisi olmama rağmen her hafta mektup yazardım ona, bana da hep “Neden a’nın üstüne şapka koymadın?” diye sorardı. 

Mektuplar o kadar çok şeyi hatırlattı ki bana… Birlikte yaptımız, onun yaptığı… O dönemi, o dönemin öncesini ve sonrası… Onun hakkında bilmediğim şeyleri de öğrendim. Bazen de “Niye bana hiç mektup yazmamış?” diye hayıflandım. Ona da sorduğum olmuştu bunu mesela, “E sen her gün buradasın” derdi. Neden bana hiç mektup yazmadığını düşünüp kıskançlığım olmadı da değil. 

“Lâle’nin öldüğü yaşta olan kuşaklar için umut veren bir kitap olmasını istedik”

Çok üzücüydü, çok ağladım. Ağlamaktan yazamadığım anlar oldu. Ben mektupları sadece bir kere değil, kitabı oluşturmak için o kadar çok okudum ki bir süre sonra mektuplar beni eğlendirmeye de başladı. Önceden ağladığım şeyleri artık daha eğlenerek okumaya başladım. 

Kitabın da insanları üzecek, duygulandıracak bir şey olmasından ziyade genç kuşakların hayatlarına anlam, güç ve inanç katacak bir kitap olduğu fikrine inanıyorum. Şu an, Lâle’nin öldüğü yaşta olan kuşaklar için umut veren bir kitap olmasını istedik. Bu kitaptan sonra “O zaman da bana güç veriyordu, şimdi de bana güç veriyor” diye düşünmeye başladım. Değişen hiçbir şey yok. Sadece fiziki yokluklar var. Burada zaten, düşünce olarak burada. 

“Bir işçi olarak Lâle, mücadelemizin de nereye dayanması gerektiğini gösterdi”

Siz kitaptaki yazınızda Lâle’nin çocukluğunun geçtiği Bahçelievler’de örgütlenme çalışmaları yaptığınızdan ve belki de Lâle daha çocukken o sokaklarda oyunlar oynadığı sırada onunla karşılaşmış olabileceğinizden bahsediyorsunuz. Biraz önce de Lâle’nin gelenekten çok fazla beslendiğini ifade ettiniz. Siz bu geleneğin taşıyıcılarından birisiniz. Onunla hastane odasındaki karşılaşmanız, Lâle’nin mücadelesi size neler hissettirdi?

Esmahan Ekinci:  Demin de ifade ettiğim gibi geçmişten bu yana insanların yaşama iz bıraktığını ve bu izlerin silinmediğini düşünürüm. 12 Eylül döneminde çok güçlü bir devrimci kuşak vardı; daha sonraki kuşağın devrimci mücadeleye sarılışları daha zayıftı. Bunda toparlanma sürecinin çok yavaş olmasının etkisi vardı. 

Gençlerin 90’larda örgütlü yaşama bağlılığı hep daha zayıf olmuştu. Çoğu insan bir iki sene devrimcilik yapıp bırakırdı. Böyle çok insanla karşılaştım. O kuşağın böyle bir özelliği vardı. İşte Lâle o noktada çok farklıydı. Bu yanıyla Lâle bende bambaşka bir duyguyu uyandırdı. Bu nedenle de bu kitabın çıkması için yürekten çaba gösterdim. 

Genellemeler doğru değil belki ama “80 kuşağı böyle, 90 kuşağı böyle” gibi genellemeleri kıran kişiydi Lâle. Tanıyanlarda da tanımayanlarda da bir umut yarattı o. 

90’lardaki kuşak öğrenci hareketi ve aydın kesimlerden oluşuyordu. Bir işçi olarak Lâle, mücadelemizin de nereye dayanması gerektiğini gösterdi.

Peki niye ‘Çitlerin Olmadığı…’? Kitabı elime aldığımda Lâle’nin böyle bir ifadeyi kullanmış olabileceğini düşünmüştüm ama kitap boyunca böyle bir şeyle karşılaşmadım. Kitabın isminin hikayesi nedir? 

Esmahan Ekinci:  Yelkenli resmi var ya… Bu Lâle’nin baş ucunda duran bir resim. 

Dilek Çolak:  Başka bir ölüm orucu direnişçisi Lâle’ye hediye olarak bu yelkenliyi yapıyor. Başının üstünde dururdu hep o. 

Esmahan Ekinci:  Lâle’nin içeriden dışarıyı nasıl sınırsız bir şekilde gördüğünü, ufkundaki sınırsızlığı anlatması açısından kitabın ismine ‘Çitlerin Olmadığı…’ dedik. Çit, biliyorsun, sınırı ifade eder. Mesela Lâle’nin bir İstanbul mektubu var, dışarıda olup yıllarca İstanbul’da yaşayan bir insan öyle ifade edemez.

  (1) Osman Yaşar Yoldaşcan: 29 Eylül 1980’de polisle girdiği çatışma sonrası yaşamını yitiren TİKB MYK üyesi devrimci.

(2) Mehmet Fatih Öktülmüş: Tek tip elbise dayatmasına karşı yapılan ölüm orucu eyleminin 66. gününde, 17 Haziran 1984’te Metris Hapishanesi’nde yaşamını yitiren TİKB MYK üyesi. 

(3) Damlada Okyanus-Tecrite Karşı Yoldaş Mektupları: TİKB’li tutsakların mektuplarından derlenen kitap, Şubat Basım Yayım, 2001. 

(4) Görüşeceğiz / Lale: 2004 İFSAK En İyi Belgesel Film Ödülü alan belgesel, yönetmen: Dilek Çolak, 2003. Belgesel bu  bağlantıya  tıklanarak izlenebilir.

(5) Tülay Korkmaz: DHKPC-C davasından yargılanan; ölüm orucu eyleminin 192. gününde, 19 Kasım 2001’de Bayrampaşa/Sağmalcılar Hapishanesi Hastanesi’nde yaşamını yitiren devrimci. 

*’Çitlerin Olmadığı…’ kitabının imza günü 26 Şubat Cumartesi günü saat 15.00’te YAYKOOP Kadıköy Kitabevi’nde gerçekleştirilecek. Dostlarının katılımıyla yapılacak söyleşiyi izlemek ve Lâle Çolak’ın mücadelesine daha yakından bakmak isteyenler için buradan da duyuralım.

Gazete Yolculuk