Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun editörlüğünde hazırlanan “Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan” kitabı, Türkiye’nin ikinci büyük sanayi havzası olan Kocaeli özgülünde belli başlı sanayi kolları üzerine yapılan araştırmalara dayanarak sanayinin doğaya ve halk sağlığına etkilerini detaylı olarak bize sunuyor. Onur hocanın kitaptaki makaleleri ve diğer her bir makale emek ve ekoloji ajandasının ortaklaştırılmasını sağlayacak yeni bir perspektif oluşturmak açısından son derece önemli.
Prof. Dr. Hamzaoğlu hocamızı birçoğumuz meşhur “Dilovası Raporu” ile tanıdık. 2011 yılında yürütmekte olduğu “Kocaeli’nin Dilovası ve Kandıra İlçelerinde Yaşayan Gebelerden Doğan Bebeklerde Ağır Metal Maruziyeti İle Büyüme ve Gelişme Durumu” isimli projesinde elde ettiği verilerle annelerin sütünde Dünya Sağlık Örgütü tarafından tanımlanmış sınır değerlerin üzerinde ağır metal saptamıştı. Dilovası’nda ve Kandıra’da doğan bebeklerin ilk kakasından alınan örneklerde de kurşun, civa, kadmiyum, arsenik, alüminyum gibi ağır metaller saptanmıştı.
Onur hoca, daha önce de, patronların özerklik bölgelerinden biri olan Dilovası ilçesinde 2004 yılında ölümlerin nedenlerini araştırdığında, 1995-2004 yılları arasındaki ölümlerin yüzde 32’sinin kanser nedenli olduğunu saptadı. Dünyada ve Türkiye’de kanser nedenli ölümlerin yüzde 13’den az olduğu kabul edilirken Dilovası’nda 100 ölümden 33’ünün kanser nedenli olduğu saptandı. Bununla birlikte, Dilovası’nda 10 yıl ve daha uzun süre yaşayanlarda kanserden ölme riskinin daha kısa süre yaşayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu ve bu durumun kişilerin sigara içme durumu ve yaşından etkilenmediği ortaya konulmuştu.
Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan kitabının Onur hoca tarafından yazılan giriş yazıları, Türkiye’nin ekoloji hareketinin gelişimini yeni bir gözle (sınıf gözüyle) değerlendirmek için bir çerçeve sunuyor. Aslı Odman’ın belirttiği gibi, “bir işçinin ölümünü çevre felaketinin işaret fişeği olarak” tanımlayarak, “kapitalist üretim süreçlerinin girdilerinde kullanılan dönüştürülmüş doğa parçaları olan kimyasallar, tozlar, sair toksik malzemeler, pestisitler, radyoaktivite vs aracılığı ile insanları üretirken öldüren meslek hastalıkları (…) gündemi emek-ekoloji gündeminin ortaklığını meşru ve elzem kılan en önemli unsurlardan ve mücadele alanlarından biri.”
Türkiye’deki çevre/ekoloji mücadelesi gündeminin ağırlıklı kısmını enerji ve maden şirketlerinin yurdumuzun dört bir tarafını şantiye sahası haline getirmesine karşı can havliyle karşı koyuşlar oldu. Gökova termik ve Akkuyu nükleer santrallerine karşı başlayan mücadelelerden Bergama’ya ve Cerattepe’ye, oradan Karadeniz’in her deresini, vadisini tarumar eden HES inşaatlarına, Munzur’dan Kazdağlarına, Toroslardan Fatsa’ya, her yerde maden ve enerji şirketlerinin başını çektiği bir ekolojik talan rejimi ile karşı karşıya kaldık. Bütün bunlara karşı da başını emekçi köylülerin -özellikle de emekçi kadınların- çektiği bir yaşam mücadelesi gelişti.
Bu hareketlerin can havliyle başlayan mücadelelerin en temel sorunu, ironik olarak en önemli (pozitif) özellikleri çevreci olmalarıdır. Yani enerji&maden şirketlerinin faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan yıkımla (örneğin orman yıkımı, vadilerdeki derelerin, nehirlerin gasp edilmesi, hava kirliliği, vb.) sınırlı bir mücadele yürütmeleridir. Aykut Çoban’ın daha önce belirttiği gibi “tekil/sorun odaklı” olmalarıdır. Tekil-sorun odaklı olma eğilimi, sorunu, “tasarlanan projenin yaratacağı zarardan ibaretmiş gibi görülür. Etkinlik kaynaklı (termik santral, çimento fabrikası, taş ocağı), tahribata bağlı (orman, kıyı, mera tahribi), kirliliğe dayalı (hava, su, toprak kirliliği), risk tanımlı (nükleer, GDO) olarak sorun saptanır.” Sorun böyle tespit edildiğinde de mücadelenin başarı kriteri de o tesisin engellenmesi, devletin verdiği izinlerin mahkemelerce iptal edilmesinin sağlanması vb. olur.
İşin bu kadarının bile yapılması kuşkusuz çok önemli bir hak arama, örgütlenme, eylem yapma yeteneği kazandırmıştır. Bu anlamda çok büyük bir demokrasi baharı yaratmıştır. Fakat aynı zamanda hareketi bir Sisiphos çilesine mahkum etmiştir; sürekli bir tekrar içinde olan bir hareket. Ve daha önemlisi hareketin bir çevre hareketi olarak kalması, hareketin, mücadele ettiği sorundan dolaylı ve dolaysız olarak etkilenen başka toplumsal kesimlerin desteğinden, onların da mücadeleye dahil olmasının yaratacağı olanaklardan mahrum bırakmıştır. Hatta çoğu durumda maden ve enerji sektöründe çalışan işçilerle karşı karşıya gelmelerine neden olmuştur. Halbuki işçileri de, köylüleri de, diğer canlıları da sömüren, yıkıma uğratan fail aynısıdır, sistem aynısıdır.
Enerji ve maden şirketlerine karşı gelişen çevre hareketi nedenlerden çok sonuçlara odaklandı. Enerji ve maden şirketleri, ormanların yıkımına, suların, havanın, arazilerin kirlenmesine neden oluyordu. Ve bu elbette doğru idi. Çevreci bu itirazlara egemenler ve onların etkisi altında kalan halk da sık sık hareketi müzmin muhalefet olmakla tazyik altına aldı, sürekli “alternatifiniz ne?” sorusu ile baskı altına almaya çalıştı. Çevre hareketi de ilk başlarda “güneş, rüzgâr bize yeter” derken aynı baskı altında bugün de hala “enerji forum”ları düzenleyerek (örneğin Ege Çevre ve Kültür Derneği tarafından düzenlenen Enerji Forumu gibi) “alternatif” üretme gayretinde bulunuyor.
Ekolojik yıkımın koçbaşının enerji ve maden şirketlerinin olduğu doğru bir tespittir. Ama enerji-maden sektörü tek başına bir düşman fail değildir. Enerji-maden hem birer metadır hem de bütün meta sürecinin hammaddesidir. Aynı zamanda yaşam için vazgeçilmezdir. Yaşamımız için vazgeçilmez olan bu alanların metalaştırılmasını, bu meta üretiminin tüm halkalarını temel alarak, bu halkaların herbirindeki mağdurları ve failleri sınıflandırıp, ortak düşmana karşı zincirin bütün halkalarındaki mağdurları birleştiren bir politik düzeye de erişememiş olmak bu hareketlerin en temel eksikliğidir. Bu nokta bir hareketin çevreci mi politik ekolojik bir hareket mi ayrımı açısından temel noktadır. [Sürecek]
Kocaeli’nde Sanayi Doğa ve İnsan
Hazırlayan: Onur Hamzaoğlu
Kocaeli Tabip Odası
Mayıs 2016
Polen Dergi 4 | Şubat 2022
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!