6 yılda dört başbakanın eskitildiği İngiltere’de ekonomik-siyasi krizin derinliği sistem açısından her “çözümü” kısmi kılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Neoliberal yamyamlığın olduğu kadar burjuva lümpenliğin, ırkçı-faşizmin günümüzdeki izdüşümlerinden biri olan Boris Johnson ardı ardına patlayan skandallar üzerine 7 Temmuz’da Muhafazakâr Parti liderliği ve başbakanlık koltuğunu terk etmek zorunda kalmıştı. O tarihten bu yana Muhafazakâr Parti liderliği ve başbakanlığı için devam eden tartışmalar 5 Eylül’de yapılan oylamayla sonlandı. Oylamayı kendisine Johnson’un uydusu gözüyle bakılan onun hükümetindeki Dışışleri Bakanlığı koltuğunda oturan Liz Truss kazandı.
Johnson’un uydusu
İngiltere, ‘Güneşin Batmadığı İmparatorluk’ sıkletinden çoktan düşse de emperyalist güç dengeleri içindeki yeri, siyasi-politik cambazlıklarıyla halen önemli bir yerde durur. Gerek ABD ile AB’li emperyalistler arasındaki ilişkilerde oynadığı rolü gerek ABD siyasetindeki belirleyici-belirlenen ilişkisi ve tüm dünyada çevrilen emperyalist dolaplardaki iş bilirliği açısından ününü bilmeyen yoktur. Şimdi bu nitelikler Johnson’un ayak izlerini takip edecek Liz Truss tarafından temsil edilecek; ömrü ne kadar olur bilinmez. Keza daha koltuğa oturmadan partisi içindeki muhalefet sesini yükseltmeye başlayarak, mevcut krizin bu koşullarda kolay kolay aşılamayacağını göstermiş oldu.
Rusya’nın etrafının NATO tarafından çevrelenerek aynı zamanda Çin’in barikatlanması siyasetinin, dolayısıyla Rusya-Ukrayna savaşının fitilinin çekilmesinin önemli mimarlarından olan ve parlamentosunda Nazi usulüyle Ukrayna’yı selamlayacak kadar kendisini kaybeden Johnson’un uydusu gözüyle bakılan Liz Ttruss, onun bıraktığı yerden devam etmeye ant içmiş bir isim.
Liz Truss’u anlamak için bunun yanı sıra mesela Johnson’un pandemi dönemindeki icraat ve söylemlerine bakmak yeter aslında. Trump gibi o da pandeminin ağır seyrettiği günlerde sınıf düşmanı icraat ve söylemleriyle zihinlere kazındı. Her adımıyla neoliberal vampirliğin kılıfsız-dolambaçsız temsiliyetini kimselere kaptırmadığını kanıtladı.
Kendi ayak izleri
Kendisini neoliberal saldırganlığın baş mimarlarından Margaret Thatcher, namı diğer ‘Demir Leydi’yle özdeşleştiren Liz Truss’un baskı ve sömürü konusunda hangi dizginsiz saldırganlığı kuşanacağını kestirmek için uydusu olduğu Jonson’un bu pratiklerine bakmak yeter. Ama kendi söylem ve eylemleri bu konuda zaten güçlü bir fikir veriyor. Emek sömürüsünde daha acımasız olunması, İngiliz işçilerin tembelliğinden dem vurması, göçmenlerin Ruanda ya da Türkiye’ye gönderilmesi, şirketlerin kar oranlarına dönük “sevecen” söylemleri, İsrail sevgisi vs. ile o, ayak izlerini zaten bırakmış bir sınıf düşmanı.
Bu açıdan da Liz Truss, hayranı olduğunu her fırsatta belirttiği Demir Leydi’nin karikatürünün karikatürü olarak o koltuğa oturmadan önceki söylem ve eylemleriyle hem İngiltere işçi sınıfının hem de dünya halkları ve emekçilerin başına hangi çorapları örmeyi hayal ettiğini gösterdi.
Olsa olsa Thatcher karikatürü olur
Demir Leydi’nin karikatürü diyoruz. Keza dönem neoliberal saldırganlığın mimarı olan Thatcher’ın dönemine benzemiyor. Thatcher, derin bir krizle sarsılan emperyalist kapitalist sistemi neoliberal sömürü ve saldırı politikalarını uygulamaya koyarak kurtarmaya çalışan aktörlerden biriydi. ‘70’lerde gündeme gelen ve sınıf-toplumsal mücadelelerin barikatlamasıyla bütünsel olarak uygulamaya konulamayan, uygulanması için bağımlı ülkelerde darbeler tezgahlanan neoliberalizmin dünya çapındaki ilk büyük zaferi Thatcher ve Reagan tarafından ilan edilmişti. O tarihe kadar sınıf ve kitle hareketleri, örgütlenmeleri dağıtılmış, ezilmiş ya da zayıflatılmıştı. Thatcher kalan son kaleleri de madenci direnişlerini kırarak ele geçirmişti. Artık rahatça “Toplum diye bir şey yoktur. Birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler vardır” diyordu.
Konjonktür onun gibi sınıf düşmanları açısından epey elverişliydi, ama o bile krizlerle boğuşa boğuşa ilerliyordu.
Buna rağmen sistemin krizini aşması için kendisini yeninde üretme kabiliyeti söz konusuydu. Mesela dünyadaki emperyalist güç ilişkileri ve dengeleri halen yaygın deyimle iki kutupluydu. Kapitalizm yeni bir emek rejimi yaratmanın bütünsel refleksleriyle hareket ediyor, teknolojiden üretim organizasyonlarına kadar hemen her şeyi bu temelde inşa ediyordu. Kısacası Thatcher, sistemin krizden çıkması için elverişli zeminin yaratıldığı koşullarda bir inşa faaliyetinin baş temsilcilerinden biri olarak sahnedeydi.
Ama şimdi öyle mi? Dünyanın her yeri isyanlar, grevlerle sarsılıyor. Örgütlü niteliği zayıf da olsa sistem bir yerde söndürdüğü isyanı başka bir yerde alevlenir buluyor. Dahası işçi ve emekçiler mücadele sahnesindeki yerlerini yeniden alıyor ve bir tarih belirtilecek olursa 2008’deki kriz yıllarından bu yana geri çekilmeler öne atılmalarla hayli birikim oluşturdular. Dünyadaki emperyalist dengeler ve dalaşlar bambaşka bir nitelik kazanmış durumda.
Başka birçok faktörle birlikte Johnson’un uydusu, Thatcher’in hayranı Liz Truss olsa olsa bunların karikatürü olabilir.
Liberal feministlerin alkışladığı Truss’u ondan dinlemek
Fakat buna rağmen liberal feministlerin “kadın siyasetçi” etiketiyle alkışladığı (Bknz. Eşitlik İçin Kadın Platformu-EŞİK’e) Liz Truss’un nasıl bir sınıf düşmanı olduğunu kendi açıklamalarıyla hatırlatmakta yarar var.
Sadece birkaç başlık:
İngiliz işçileri daha fazla efor göstermeli!
Liz Truss bundan birkaç yıl önce İngiliz işçilerin “daha fazla efor göstermesi” gerektiğini yani tembel olduklarını söyleyen bir isim. Bu sözleri gündeme getirildiğindeyse inkar etmediği gibi “Bu ülkede ihtiyacımız olan şey, ülke genelinde daha fazla üretkenlik ve daha fazla ekonomik büyüme” dedi.
Truss’un birkaç yıl önceki konuşmasında söyledikleri tam olarak şöyle:
“Esasen bunun kısmen bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunu düşünüyorum. Evet, temelde çalışma kültürü. Çin’e giderseniz, sizi temin ederim ki oldukça farklıdır…
“İngiliz çalışma kültüründe temel bir sorun var. Esasen daha zengin ve müreffeh bir ülke olacaksak bunun değişmesi gerekiyor. Ancak insanların bunu değiştirmeye o kadar da istekli olduğunu sanmıyorum.”
Enerji şirketlerinin avukatı: Kâr etmek, pis ve şeytani bir şey değil!
Truss ise enerji şirketlerinden, elde ettikleri kâra dayalı olarak daha fazla vergi alınmasının doğru bir uygulama olmayacağını, söz konusu uygulamanın ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin anlayışına yakın bir uygulama olduğu söyledi. Truss, “Bu uygulama, işletmelere darbe indirmek anlamına gelir” dedi.
“Kârın toplumumuzda kirli bir kelimeye dönüştüğü bir gerçek. Bu, büyük bir sorun” diyen Truss, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Elbette enerji devleri piyasada oligopole dönüşmüşlerse, hesap vermeliler. Ben, onların katı şekilde hesap vermelerini sağlayacağım.”
Göçmenleri Ruanda’ya-Türkiye’ye göndermek
Dışişleri Bakanı olduğu yakın dönemde Liz Truss’ın akıllarda kalan diğer söylemi de mültecilerin/göçmenlerin Ruanda’ya gönderileceği programa Türkiye gibi ülkeleri de ekleyerek genişletmeyi planlaması oldu.
İngiltere’ye ulaşan göçmen ve sığınmacıların Ruanda’ya gönderilmesi için 14 Nisan’da iki ülke arasında Göç ve Ekonomik Kalkınma Ortaklığı anlaşması imzalanmıştı.
13 Haziran’da Temyiz Mahkemesi, yargıçlar, göçmen ve sığınmacıları Ruanda’ya götürecek ilk uçuşun yapılabileceğine hükmetmişti. Bireysel başvuruları da reddedilen sığınmacıların avukatları, uçağın kalkmasına saatler kala AİHM’e başvuru yaparak uçuşu durdurmuştu.
İsrail destekçisi
Liz Truss, “Tarihin en İsrail yanlısı İngiliz başbakanı” olarak nitelendiriliyor.
Truss daha önce Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyabileceklerini ve büyükelçilik binalarını Kudüs’e taşıyabileceklerini söylemişti.
Ağustos ayı başında Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarını da desteklemiş ve “İsrail’in kendisini savunma hakkı” olduğunu söylemişti.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!