Kapitalizm yaşayabilmek için yıkımlara, felaketlere ihtiyaç duyar.
Makineleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan seri üretimde yaşanan meta üretimindeki artış kapitalist üretim biçimini diğer tüm toplumsal üretim biçimlerinden farklı kılar. Önceki toplumsal üretim biçimlerinde toplumsal üretimin ürünlerine, üretilen mallara çökmek belirleyiciyken kapitalizmde belirleyici olan pazara çökmektir. Önceki toplumlarda birikmiş malın kendisi zenginlikti. Oysa seri, kesintisiz ve artan miktarda üretimin yığdığı meta kitlesini dağlarla kıyaslamak son derece normaldir.
Kapitalist sistemin özünü, kalbini oluşturan bu gerçek onu kaçınılmaz olarak krize sokar. Kapitalist sistemin farklı ad ve görünümler alan tüm krizlerinin altında bu öz yatar: Aşırı üretim.
Aşırı derecede üretilen bu metalar yığınının doğada bulunan dağlar ile yarışan bir hal alması bu metaların tekrar paraya dönmesi sorununu doğurur. Çünkü devasa boyutlara ulaşan bu metalar kitlesi satılarak tekrar paraya dönmediği sürece üretim sürecini devam ettirerek artı değer sızdırma/yaratma süreci devam ettirilemez. Ve tüm zenginliklerin kaynağında yatan artı değer üretiminin durması demek toplumun üzerine kurulduğu temel taşın çökmesi demektir.
Birbirleri karşısında rakip olarak piyasalaştırdıkları dünyada karşı karşıya gelen emperyalist kapitalizmin üretici güçleri sürekli olarak bir rekabet içerisindedir. Piyasaya, pazara hakim olunması ve hakim olunan bu pazarlar aracılığı ile de varlıklarının sürdürülmesini sağlamak için devasa silahlı güçleri, orduları da besler, geliştirirler. Aşırı üretimin piyasa üzerindeki paylaşımı imkansız kıldığı bir noktada bu orduların silahları ateşlenerek pazara hâkimiyet, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşımı gündeme gelir.
Görüntüde barış, demokrasi, insan hakları, hümanizm… savunu ve kurumları olmasına karşın sistemin doğası savaşı, yıkımı öngörür. Bu, sadece savaşın yıkıcı etkisinin dahi yeniden inşa sürecini şart koşuyor olmasından dolayı gerçekte sistem için arzulanan bir sonuçtur.
Doğal afetler açısından duruma baktığımızda da bu gerçek değişmez. Doğal afetler nedeniyle meydana gelmiş yıkımda bizler acı, trajedi, üzüntü görürüz. Oysa kapitalist ekonomi ve bunun üzerine kurulu siyasi sistemin bütünü ve tek tek temsilcileri “tanrının bir lütfu”nu görürler. Doğal afetler nedeniyle meydana gelen yıkım aşırı üretime bağlı olarak kaçınılmaz ve akut bir şekilde aşırı üretim buhranı yaşayan sistem için belli bir dönem pazar sorununun çözümü demektir.
His, duygu, düşünce, hümanizma… Tüm bunlar sınıfsaldır. Ağına düşmüş bir sineğin tanrıdan canını kurtarması için yalvarışına, örümceğin tanrının kendisine verdiği nimet için şükrediyor olmasındaki durum toplumda da geçerlidir. Bindiğimiz aracın lastiğinin patlaması, arıza yapması bizim için üzücü ve acı vericidir. Ancak tamirci için bereket!
Toplumun başına gelmiş büyük felaketlerin çoğu, savaşlar gibi, toplumu siyasal olarak da yöneten sınıfların çıkarları içindir. Doğal süreçler sonucu oluşan felaketlerde ise biz acı, üzüntü, kahroluş yaşarken bizimle bu duygu ve düşüncelerde ortak görünen oysa doğacak ganimetten alacağı pay güdüsüyle kendinden geçen insanlar ile aynı toplumsal bütünlükte yaşıyoruz.
[Alınteri okuru]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!