Defne’de 13 Gün: Devlet yoktu, dayanışma vardı



Deprem bölgesine İnşaat-İş’le birlikte giden ve oradaki çalışmalara bir hafta katılan Zarife Çamalan’la yaptığımız söyleşiyi yayınlıyoruz.


Depremin ilk günü 11 ilde deprem olduğunu tv.deki haberlerden sabah öğrendik. Şok olduk işin açıkçası. Çünkü önceki deprem süreçlerini, Van depremini biliyoruz, yangınları sel felaketlerini biliyoruz. Bunların hepsi felaket, doğal felaket olarak adlandırılıyor, depremler de öyle…

Ama daha önceki Van depreminde, en az yıkım ve can kaybının olması için alınmayan önlemler konusunda bölgedeki halkın yaşamsal ihtiyaçlarının giderilmesinde devleti yönetenlerin çok aciz kaldığını görmüştük. Bundan hareketle, bir an önce bizlerin dayanışmayı örerek devrimcilerle, ilericilerle, stk’larla ve insanım diyen herkesle iletişim geçerek bir dayanışma yaratılması gerektiğini düşünüyorduk.

Bir günlük çalışmayla hazırladıklarımız

İnşaat-İş Sendikası bizi arayıp “Biz gideceğiz, siz de gelir misiniz” dediğinde çok mutlu olduk. Gitmemiz gerektiğini düşünüyorduk ama hangi koşullarda gidebileceğimizi çok öngörememiştik. Sendika bize ulaşıp bunu söyleyince biz de hemen Ankara’daki dostlarımıza, çevremize, yoldaşlarımıza ulaşarak deprem bölgesine gideceğimizi, Hatay’a gideceğimizi orası için gerekli olan insani yardımların bir an önce dayanışmayla hazırlanması gerektiğini ilettik. Ve kısa bir süre diyebileceğimiz -bir günlük- bir süreç içerisinde dostlarımız, yoldaşlarımız, çevremizdeki, çeperimizdeki insanlar bize ulaşarak neler götürmemiz, neler hazırlanması gerektiğini sordular. Tabii en zorunlu şey gıdaydı, giyecekti kış ortasında…

Bunları düşündük ve epey de bir şey toparlandı. Toparlanan eşya ve gıdalarda Çankaya Belediyesi’nden dostumuz olan işçiler de, çevremizdeki kadın arkadaşlarımız da dayanışma göstererek destek sağladılar. Dostlarımızın topladığı ve bizim gitme sürecimize yetişemeyen malzemeleri başka yerlerle gönderdiler. Yani birinci gündeki süreç buydu, bu dayanışmayı örmekti.

Oraya vardığımızda ne hissettik, yani ne bekliyorduk?.. Ne beklediğimizi de çok bilmiyorduk aslında, nasıl bir şeyle karşılaşacağımızı da çok bilmiyorduk. Kişi olarak ben ilk defa bir deprem bölgesine gittim. Düzce depremini yine evimde, oturduğum yerde duydum. Van depremine gidemedik ama bir dayanışma süreci içerisinde bulunduk ve oradan bir deneyimle buraya gittik. Ama ne ile karşılaşacağımızı çok bilmiyorduk. Deprem ne yapar ev yıkar ya da hasarı olur. Enkazda kalanlar olur ama vahametin bu kadar büyük olabileceğini gerçekten hiçbirimiz tahayyül etmedik.

Savaş alanı

Oraya gittiğinizdeki gördüğümüz şey, benim ilk düşündüğüm şey, bir savaş alanı! Havadan ve yeraltından sanki saldırıya uğramış ve koskoca bir il yok edilmişti… Ve 3 gün boyunca ne televizyonlarda ne boyalı basında hiçbir yerde haber yapılmadı. Özellikle Hatay, Adıyaman, Malatya ve Maraş… Buralardan hiç haber yapılmadığını biliyoruz. Dolayısıyla orada yaşadığımız şey şuydu: İnternetin çekmediği, iletişimin-sosyal medyanın bile kullanılamadığı bir ortam. Dolayısıyla haberleri takip etme şansımız olmadı.

Gittiğimiz gün, ikinci günün akşamı yanılmıyorsam saat 6.00’da biz Hatay’daydık. Önce Sümerler Mahallesi’ne gittik. Tanıdığımız, iletişimde olduğumuz bir arkadaşla görüştük. Daha sonra bulunduğumuz yere geldik -şu an hatırlayamadım semtin adını. Orada neyle karşılaştık? Orada İstanbul Kartal ve Maltepe itfaiye ekiplerinden bir grup vardı. Onun dışında da sokaklar hayalet sokaklara dönmüş. Akşamın bir saatinde bir grup TİP’li arkadaş, enkazdan ses geldiğini ve onu kurtarmaya çalışacaklarını söylemişlerdi. Dolayısıyla İnşaat-İş’ten arkadaşlar da bu arama kurtarma çalışmasına katıldılar. 6 saat -yanılmıyorsam 6 saat- süren bir çalışma sürecinde itfaiye ekiplerinden de bir arkadaşın katılmasıyla saat 24.00’ten sonra 1,5 yaşında bir çocuk canlı olarak çıkarıldı. O anki duygu gerçekten anlatılamaz, bunu söyleyeyim o anki duygu anlatılamaz…

O çocuğun enkazdan çıkarıldığı an

İşte o çocuğun enkazdan çıkarıldığı anda sadece şunu hissettim: İyi ki gelmişiz! Bir can bile kurtulsa fayda faydadır, dayanışma dayanışmadır. Hiçbir şey yapamasak bile kaldığım süreç içerisinde bir can kurtarılmasına tanık olmak, katkıda bulunmak bile değer diye düşündüm işin açıkçası.

Ne yaptık orada?.. 3. gün yani bizim gittiğimizin 2. günü yaşam alanı oluşturmamız gerekiyordu. Uğur Mumcu Meydanı’ndaki bir parkta bir yaşam alanı oluşturmaya çalıştık ve orada zor durumdaki insanların ihtiyacını karşılamak üzere organizasyon yaptık.

Bu yaşam alanını oluştururken oradaki insanlar değil biz çok mahcup durumdaydık. Çünkü oranın koşulları çok kötüydü, tuvalet yoktu, su yoktu, elektrik yoktu… hijyen hiçbir şekilde yoktu. Bizim de daha sonrasında farkına vardığımız yaşlılar, yatalak hastalar ve engelliler için zorunlu olan malzemeleri akıl edememiştik. Bu çok kötüydü, ama en azından oluşturmaya başladığımız yaşam alanında gıda, giysi, tüp gibi ihtiyaçları bir taraftan da sağlamaya başlamıştık.

Depremzedelerle iletişim

Tabii çadır olmayınca hiçbir anlamı ifade etmediğini orada da bir kez daha gördük. 3 gün olduğu halde ne AFAD’ın çadırı vardı ne de Kızılay’ın… hiçbir şey yoktu! Dolayısıyla burada en çok etkileyen şey insanlarla iletişime geçmenin zorluklarıydı. İletişime geçmek zor değil ama onları kırmadan, incitmeden bu duruma kendilerinin düşmediklerini, düşürüldüklerini ve asıl utanması gerekenin asıl kendisini kötü hissetmesi gerekenin bu duruma seyirci kalanların, yani devletin ve devlet kurumlarının olduğunu anlatabilme şansını yakalayabilmekti. Bizim için en zor olan buydu.

Çünkü yaşam alanında insanlara bir şey sunmaya çalışıyorsun. Utanarak gelip isteyenler, istemeye zorlananlar… onları fark edebilmek önemliydi o kargaşa içerisinde. Bazen bu yardımların ne kadar süreceği endişesiyle bir kota koymak zorundaydık. Koyduğumuz o kotanın fazlasını isteyenlere veremeyeceğinizi söyleyince bazen belki kırıcı da olduk istemeyerek. Çünkü oradaki ruh halimiz, yani sadece o insanların bir nebze de olsa karınca misali yaralarına merhem olabilmek, dayanışma gösterebilmekti.

Bunu yaparken gerçekten çok başarılı olduk mu, halimizle davranışımızla?.. Tabii bunu bilemiyoruz aslında, ama çok iyi ilişkiler kurduğumuzu buradan söylemek istiyorum. Mesela bir ailenin, bir kadının çocuğuna oksijen maskesini tedarik edebilmek ve bunu basına bile yansıtmadan yapabilmek çok önemliydi. Çocuğunun yaşaması o oksijen maskesine bağlı olduğu için onu bulabilmek için uğraştık, çabaladık. Bu çok önemliydi. Ya da yaşlı bir insanın yürümesine yardımcı olabilmek önemliydi. Bunları yaptık… ya da bir hastasını hastaneye götürebilmek, başka bir yere götürebilmek için aracında benzin olmayan bir insanla benzini paylaşabilmek önemliydi.

O hayalet sokaklar…

Çok yaşadık, bunlar bizi çok etkiledi. Bir de konuşmaya çalıştığımızda insanların gözleri doluyor, boğazları düğüm düğüm oluyordu. “Ne hale düştük, dilenci olduk” diyen insanlarla da karşılaştık. Onlara dilenci olmadıklarını, bizim sadaka vermediğimizi ya da yardım yapmadığınızı, onlarla aynı şeyleri hissettiğimiz için orada olduğumuzu anlatmaya çalıştık. Karşılaştığımız bu tür şeyler gerçekten bizleri etkiliyordu. Moralimizi bozuyor muydu? Hayır, bozmuyordu ama gerçekten karşılarında nasıl bir üslupla konuşacağımızı bilebilmek önemliydi. Onu ayarlayabildik mi, umarım ayarlayabilmişizdir, bilemiyorum.

Can kurtarmak için şimdi o sokaklarda olmak, o sokaklarda yürümek… Kaç defa gittik, kaç defa… İnşaat İşçileri Sendikası’ndan arkadaşlarla arama kurtarma çalışmaları için olsun  yeniden yeniden gidip ‘acaba ses geliyor mu’ diye denetlemek için olsun ya da arama kurtarma ekiplerinin İnşaat-İş’le birlikte gittiği seferlerde dolaştık o sokakları, ücra köşelerine kadar girdik… Orada hissettiğim şey şuydu -bu çok doğal bir şey gelmişti bana: Burada evleri yıkılan enkaz altından çıkan aileler, değil 6 gün 7 gün, 20 gün de geçse bu enkazların altında kalan aile bireylerinin seslerini duyacaklar, hissedecekler, duyduklarını sanacaklar.

Böyle sanmamaları mümkün değil. Çünkü 4., 5. güne kadar, hatta 6. güne kadar hiçbir arama kurtarma ekibi doğru dürüst çalışmadı. Gelmedi.  AFAD’ın orada olanları, 4. günden sonra gelen gönüllülerdi. Benim gibi bir insanın, arama kurtarma yapmanın ilmini adabını bilmeyen insanların ne yapabileceği, ne kadar yapabileceği… alet yok edevat yok, şu yok bu yok… Gerçekten hiçbir şeyin yapılamadığı, devletin gözden çıkardığı bir alandı… Yani bir savaşta bombayla öldüremediği  bölgedeki insanları depremi fırsat bilip katliama dönüştürdüğü ve günlerce seyirde kaldığı bir yerde oranın halkı, oranın insanları o sokaklarda dolaşırken hâlâ içeriden ses duyacaklar, hâlâ çığlık duyacaklar.

Göz göre göre enkaz altında donarak, ses vererek, çığlık atarak, “sesimi duyan yok mu” diye içeriden enkazların altından bağırarak ölmelerine sebep oldular çünkü. Bunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor: Deprem değil sistem öldürüyor, rantçılık öldürüyor. Gerçekten bu böyle; orada bir canın kurtulmasına vesile olmak insani görevdir. Yani insan olan herkes, o enkazların altından canlı olabilecek, kurtarabileceği her şey için kedi için köpek için, çocuk için kadın için, yaşlı yatalak hasta için… o çalışmayı sürdürmek zorundaydı. Gönüllüler bunu yaptı; devrimciler, demokratlar, ilericiler, halk bunu yaptı ama devlet seyretti sadece. Bunu söyleyeyim.

Oradan ayrılırken hangi düşüncelerle ayrıldım? Herbirimizin, her insanın, her sosyalistin, her devrimcinin, her sendikacının, herkesin öncelikle ilk yardım kurslarına gitmesi gerektiği, arama kurtarma kurslarına gitmesi gerektiği, bunları bilmesi gerektiği, büyük de olsa çocuk da olsa yaşlı da olsa herbirimizin bunları bilmesi gerekiyor. İlk müdahale nasıl yapılır, bir enkaza nasıl yaklaşılır… tastamam hepsini birden öğrenemesek bile en azından ilk etapta neler yapabileceğimizi bilmemiz gerekiyor. Elbette orada olmamız bile büyük bir faydaydı ama dediğim gibi hepimiz öncelikle bunları, bundan sonraki süreçte yaşayabileceğimiz her şey için ilk yardım ve arama kurtarma kurslarına gitmemiz gerektiğini düşünüyorum, öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Müthiş dayanışma

Bu depremde müthiş bir dayanışma örüldü, müthiş bir dayanışma!.. Ne yaparlarsa yapsınlar bu dayanışmanın önünü kesemediler ve bu nedenle de o yaşam alanlarına saldırıyorlar, engellemeye çalışıyorlar. Ama buradaki gerçek şunu ortaya çıkardı: Orada olduğum sürece ve oradan geldikten sonraki süreçte izlediğim, takip ettiğim her şeyde küfretmek geliyor içimden. Yapılabilecek hiçbir şeyin yapılmayışından kaynaklı küfür istiyorum.

Paranın geçerli olmadığı bir gelecek

Bir şeyi daha ortaya çıkardı bu süreç: Paranın geçmediği bir geleceğin, dayanışma ile örülebilecek insanca yaşanabilecek bir geleceğin kurulabileceği gerçeği ortaya çıktı. Çünkü orada paranın geçebileceği de hiçbir şey yoktu! Parasız gidip muayene olabiliyordunuz, revire gidebiliyorsunuz, ilacınızı alabiliyorsunuz, -bu arada TTB’ye, ATO’ya, sağlık kuruluşlarına da gerçekten teşekkür etmek gerekiyor orada kendi imkanlarıyla var oldukları için, kendi imkanlarıyla revirler kurdukları için. Birçok şeyi, bizde olmayan, yaşam alanımızda olmayan ürünü, ihtiyacı başka bir yaşam alanından alabiliyorduk hiç sorgusuz sualsiz. Olmayanlar bizden alabiliyorlardı.

İnşaat-İş’in arama-kurtarma kursları

İnşaat-İş’in arama-kurtarma ekipleri oluşturma hedefi bence çok önemli. Daha önce de böyle bir hedefi vardı. Bunu gerçekleştirebilirse, arama-kurtarma ekipleri oluşturma, arama-kurtarma kursları verme… Doğal afetleri sistemsel katliamlara dönüştürmeye hevesli bir sistemde yaşıyoruz. Daha önce de söyledim: İlk yardım ve arama kurtarma çalışmalarının bizim önceliğimiz olması gerekiyor. Bütün dostlarımızın, çevremizin, çeperimizin de bunu öğrenmesi için bu tür kursları ayarlamak ve onların da gitmesini sağlamak birincil görevimiz olmalı. Ben Ankara’dayım, İnşaat İşçileri Sendikası Ankara’da böyle ekipler kurma girişiminde bulunursa elimizden ne geliyorsa sonuna kadar yanlarında oluruz, destekçisi, dayanışmacısı oluruz. Duyurmak ya da yaygınlaştırmak için insanların bu kurslara gitmeleri, bu ekiplere katılmaları için elimizden gelecek her şeyi yaparız.

DEFNE’DE 13 GÜN: ELİMİZDEN GELENİN EN İYİSİ

DEFNE’DE 13 GÜN: BİR SES DUYMAK YA DA DUYAMAMAK

DEFNE’DE 13 GÜN: BİTMEDİ…

DEFNE’DE 13 GÜN: SESİMİ DUYAN VAR MI?