Ayşe Altun
Akıl/doğa öyküsü batı kültürünün egemen öyküsü olagelmiştir. Bu öykü daha çok fetih ve denetimden, zapt etme ve kullanmadan, tahrip etme ve kendine katmadan bahseder. Bu öykü sakatlayıcı bir öyküdür artık. Bunu değiştiremediğimiz takdirde, aramızdan şimdi genç olan kimileri harap olmuş bir gezegende bir uygarlığın yıkıntıları arasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilmek zorunda kalabilir (Plumwood, 2020, s. 266).
Birçok alanda olduğu gibi ekolojik sorunlara çözüm üretmede ya da direniş eylemlerinde kadınlar en önemli parça olmaktadır. Bu yazıda hem dünyadan hem Türkiye’den ekolojik sorunlar karşısında kadınların öncü olduğu direniş eylemlerine yer verilecektir. Bununla paralel olarak da hem bu direnişleri konu edinen belgesellere hem de farklı ekolojik çabaları bulunan kadınları ele alan belgesellere de değinilecektir.
İnsanın kendi dışında kalan türlerle, insan dışı varlıklarla, doğayla kurduğu ilişki insanın (eril olanın) efendi olmak arzusu sebebiyle asimetrik bir ilişki haline gelerek sınırsız bir tahakküm ve sömürü ile günümüzde de tüm alanlarda farklı biçimlerde yer almaktadır. Bu ilişki biçimlerinde doğa ve kadın da erkek egemen bakışla kendinden farklı olarak kategorize edilerek, doğa gibi kadın da üzerinde hâkimiyet kurulması gereken, sömürülerek kontrol altında tutulması gereken bir “şey” olarak görülmüştür. Bu bakış açısıyla hem doğa hem de kadın negatif bir anlam yüklenerek tahakküm arzusu ve işleyişi bir zemine oturtulmuştur. Sheery Ortner’a göre, her kültürde kadınlar değerini olduğundan daha düşük gösteren bir sembolle özdeşleştirilmiştir. Ve bunu her kültürde sağlayan ortak tek bir sembol olduğunu belirten yazar bunun da ‘doğa’ olduğunu belirtir (Ortner, 1974, s. 71-72).
Bu konu özelinde bakıldığında direniş eylemleri, doğa ve kadın arasında kurulan olumsuz kültürel kodların, aslında öyle olmadığını gösteren bir ifade biçimi olarak da görülebilir. Ne doğa ne de kadınlar ataerkil ve kapitalist sömürgeci sistemin birer nesnesi dir. Dolayısıyla kadınlar direniş eylemlerinde hem doğa için hem kendileri için direnmektedirler. Bu etkileşim yadsınamaz.

Dünyadaki öncü kadın eylemlerine hem tarihsel olarak hem de ilham kaynağı olarak Chipko Direnişi örnek verilebilir. Bu eylemde kadınlar kesilmek istenen ağaçlara sarılarak bunu engellemeye çalışmışlardır. Chipko Hareketi, etimolojik olarak da Hindu dilinde “sarılmak, kucaklamak anlamına gelen chipko kelimesinden” almıştır. Ormansızlaştırma politikasına karşı Chipko hareketi, Hindistan’ın Uttarakhand ve Uttar Pradesh eyaletlerinde ortaya çıkmış ve hem bölgede hem de dünyada etki alanına sahip olmuştur. Bu eylemin temel hareket noktası ticari faaliyetler için ormanların kesilmek istenmesinden kaynaklanmıştır. Bu direniş öncesinde hükümet ormanları kesmiş ve bundan kaynaklı da afetler yaşanmıştır. Yaşanan bu olaylara paralel olarak, 1972 yılında Kuzey Hindistan’da ağaçların kesileceği haberini alan yerli halktan biri olan Gaura Devi isimli bir kadın diğer kadınları da bu kesime karşı durmaya çağırarak burada yapılacak olan kesime karşı ağaçlara sarılarak direnişte bulunmuşlardır. Bu eylemde ağaç kesimine engel olan kadınlar mücadeleleriyle hükümetin ormanları kesme politikasında da değişikliğe gitmelerini sağlamıştır (Yavuz ve Şendeniz, 2013, s. 52). Bu hareket o zamandan bu zamana birçok eylemde tekrar tekrar kadınlar tarafından doğası gereği yinelenmektedir. Bugün de birçok eylemde/direnişte ağaçların kesilmesine engel olmak için kadınlar ağaçların önünde durmakta, sarılmaktadır.
Ekolojik hareketlerinden bir diğeri de Wangari Maathai’nin öncülüğünde kurulan Yeşil Kuşak Hareketi’dir (Green Belt Movement). Uzun yıllardır devam eden bu hareketin birçok amacı ve kapsamı da bulunmaktadır. Öncelikli amaçlardan biri bölgede yaşanan yoksulluğu azaltmak ve çevrelerini korumak olarak belirtilebilir. Yıllar içerisinde kapsamı da değişen ya da genişleyen harekette önceliklerden biri de yaşanan iklim değişikliğine karşı ormanların, ağaçların varlığını korumak ve arttırmak olmuştur(Gorsevski, 2012). Bununla beraber Yeşil Kuşak Hareketi çeşitli mücadelelerde bulunarak toprakları ve ormanların yok edilmemesi için de eylemlerde bulunmuştur. Wangari Maathai, ekolojik sorunlarla beraber kadın hakları, yoksulluk, insan hakları gibi sorunlara karşı da mücadelede bulunmuş ekolojiyi farklı bağlamlarla ele almıştır. 1977 yılında başlayan bu harekette kadınların, “bugüne dek Kenya’da 47 milyon, bütün dünyada 7 milyar ağaç dikilmesine öncülük ettiği hesaplanıyor.” Ormanların yok edilmesine karşı olarak nitelendirilebilecek bu hareket başka ülkelerde de ilham kaynağı olmuş ve uygulanmıştır.
Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de özellikle son 20 yıllık süreçle beraber doğaya karşı müthiş bir tahribat söz konusudur. Maden, HES, termik santraller, ormanların farklı amaçlar için kullanıma açılması gibi birçok alanda doğaya karşı bir yağma hareketi yer almaktadır. Dolayısıyla Türkiye’deki farklı coğrafyalarda gerçekleştirilen bu talana karşılık insanlar da doğanın bir parçası olarak hem yaşam alanlarını savunmak hem doğanın tüm bileşenleri ile salt bir varlık olarak varlığını devam ettirmesi gerektiğini düşündüklerinden dolayı bu tahribata karşı direniş eylemlerinde bulunmaktadırlar.
Gerze direnişi
Bu direnişlerden biri de Sinop Gerze’de yapılmak istenen termik santrale karşı gerçekleştirilen eylemlerdir. Buraya 2009 yılında yapılmak istenen bir termik santral ile Gerze direnişi de başlamıştır diyebiliriz. Kadınların direniş alanlarından biri olan Gerze direnişi, termik santral yapımına karşı kadınların verdikleri mücadeleler neticesinde bir sonuca ulaşmıştır. Bu direnişte kadınlar örgütlenerek direniş pratikleri geliştirerek içinde yaşadıkları ve parçası oldukları doğanın sömürülmesine, tahribata uğramasına karşı direnmişlerdir. Kadınların örgütlenmesi ile başlayan ve ön planda kadınların yer aldığı bu direniş daha sonraları Yaykıl Köyü sakinlerinden ve küresel düzeyde de destek görerek büyümüştür. “Mücadelenin başlangıcında kent emekçisi iki kadın, termik santralin zararlarını çay bahçesinde öğrenip termik santrale karşı mücadele perspektifinin fikirsel temellerini burada oluşturmaya başlamışlardır (Aldemir, 2016, s. 81).” Bu düşünce ile başlayan direniş hareketi daha sonra kadınlarla farklı mekânlarda kurulan iletişim biçimleriyle gelişme göstermiştir.
Bu direnişin ön saflarında hep kadınlar yer almıştır. İş makinelerinin önüne yatarak geçit vermeyen de yine kadınlardır. Öyle ki daha sonra ifade edildiği üzere kadınların makinelerin, kolluk kuvvetlerinin önüne geçerek yolu kapatmaları o gece yapılacak çalışmaları engellemiş ve direnişin de dönüm noktası olmuştur. Direnişi başlatan ve zafere ulaştıran kadınların örgütlenerek yaşamlarının parçası olan ve bir parçası oldukları doğayı sonuna kadar korumalarıdır. Bu direnişi konu edinen 2012 yılında yapılmış olan Nefes Olmayınca belgeseli de yine orada bu mücadelede bulunmuş insanların anlatımlarına yer vererek direnişi anlatmaktadır. Bu belgesel aynı zamanda Yaykıl Köyü’nün sakinlerinin anlatımından da anlaşılacağı üzere karşılaştırmalı bir anlatıma da sahiptir. Termik santralin ne olduğunu ve ne gibi olumsuz etkilerinin bulunduğunu anlatmak için bilgilendirme, anlatma faaliyetlerinin yanı sıra hem Gerze’de hem Yaykıl Köyü’nde yaşayan insanlar daha önce termik santral kurulmuş yerlere götürülür. Burada yaşayan insanların aktarımlarından, paylaştıkları gündelik hayat rutinlerinin kökten değişiminden, doğanın tahribatına kadar ifade ettikleri her şey ve gözle görülen her şey Gerze direnişinde insanlara bir örnek de olmuştur. Nitekim belgeselde de tıpkı direnişte olduğu gibi kadınların anlatımları ön plandadır. Kadınların köylerini, yaşam alanlarını nasıl bırakmayarak kolluk kuvvetlerine, şirket yetkililerine direndiklerine tanıklık etme fırsatı buluruz.
Fındıklı direnişi
Kapitalistler için potansiyeli yüksek olan Doğu Karadeniz bölgesi, çeşitli HES projeleri yapılarak uzun bir süredir farklı vadilerde farklı dereleri yok etmektedir. Fındıklı bu bölgedeki önemli direniş yerlerinden birini oluşturmaktadır. Fındıklı’yı özel yapan sebeplerden bir tanesi şüphesiz yıllardır burada HES yapılmasına asla izin vermemeleridir. Bir diğer sebep ise, burada yapılacak HES’i duyan kadınlar bunun olmaması için en baştan mücadeleye başlamışlardır. Burada yaklaşık 15 yıldır süregelen bir direniş mevcuttur. Buraya yapılmak istenen HES, en başından itibaren karşı durularak engellenmiş ve asla yapılmasına izin verilmemiştir.
2007 yılında Fındıklı Dereleri Koruma Platformu kurularak bu bölgedeki dereler üzerine yapılmak istenen HES’lere karşı örgütlü bir mücadelede başlamıştır (Eren ve Büke, 2016). Bu direnişin özel ve önemli olmasından dolayı çeşitli akademik çalışmalar yapılmıştır. Burada direnişi başlatan ve ön saflarında yer alan kadınlardır. Erkeklerin çekimser kaldıkları HES projesinde kadınlar daha cesur ve net bir duruş alarak, yok olacak derelerin hayatlarına nasıl olumsuz bir etki yapacağını kavrayarak, hayatlarını idame ettirmek için yaptıkları işlerin (tarım, çay, hayvancılık vb.) derelerin özgürce akmadığında kaybolacağını düşünerek hem şirkete hem kolluk kuvvetlerine karşı direnmişlerdir (Yavuz ve Şendeniz, 2013).
Doğu Karadeniz’de HES’e karşı mücadele direniş örnekleri yoğunken ülkenin bir başka bölgesinde Ege’de ise termik santraller ve madencilikle ilgili önemli çabalar yer almaktadır. Ege bölgesinde özellikle madencilik için zeytinlik alanlar ve ormanlar yok edilmektedir. Yıllardır o bölgelerde faaliyette olan termik santrallerin yaratmış olduğu tahribatı, ekolojik zararları ve insan hayatına yaptığı olumsuz etkiyi görmezden gelen yetkililer ve kapitalist şirketler yeni termik santral yeni maden sahaları açmak için çalışmaktadırlar.
Soma Yırca direnişi
Bunun örneklerinden biri de Soma Yırca’daki direniştir. Bu direnişte tıpkı önceki direnişler gibi kadınların ön planda olduğu korkusuzca zeytinliklerini savundukları bir eylemdir. Zeytin ağaçlarının yer aldığı alanlar yok edilerek oraya termik santral yapmak isteyen Kolin Şirketi’ne karşılık verilen bir mücadeledir. Tıpkı Gerze’deki gibi bu direnişi buradaki yaşanan olayları 2015 yılında Kazım Kızıl tarafından çekilen Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi isimli bir belgeselden öğrenme fırsatı yakalarız. Belgeselden ya da yazılı materyallerden öğrenildiği üzere buradaki eylemde kadınlar kolluk kuvvetlerine, özel güvenlik güçlerine karşı en önde yer alarak mücadele vermişlerdir. Yine gece alana girmeye çalışan iş makinelerinin önüne geçerek yolu kapatan orada yaşayan kadınlardır. Kadınlar zeytinliklerini kimseye vermek istememektedirler. Nitekim belgeselde şirket hakkı olmadığı halde insanların tarlalarına geçişe izin vermemektedir; tel örgüler çekmiştir ve kadınlar bu telleri yıkmaya uğraşmaktadırlar. Köyde yetkisi olmamasına rağmen binlerce zeytin ağacını yok etmişlerdir.
Loç Vadisi direnişi
Kastamonu Lice’de yer alan Loç Vadisi’ne yapılmak istenen HES için o yörede yaşayan insanlar da başından itibaren buna direnmeye başlamışlardır. Birçok vadi gibi Loç Vadisi de kendi özgü eko-sistemi olan farklı özelliklerin bir arada olduğu ekolojik bir değere sahiptir. Dolayısıyla hem insanlar hem de insan dışı canlılar için bir yaşam kaynağıdır. Bu kadar özel bir yere yapılmak istenen HES projesine karşı da insanlar özellikle de kadınlar mücadeleye başlamışlardır. O bölgede uzun yıllardır kullanılan ve kültürel bir değere sahip olan sarı yazmadan ismini alan “Sarı Yazma İsyanda” sloganıyla kadınlar burada HES’le mücadele için en önde yer almışlardır. 2009 yılında HES yapılmak istenmesiyle başlayan kadınların mücadelesi uzun yıllar sürmesine rağmen mahkeme sürecinin ardından HES yapılmaması yönünde bir neticeyle sonuçlanmıştır. Son dönemde ise süregelen direnişlerden biri olan Akbelen Ormanları’ndaki direniş ise ağaçların kesilmesini ve yeni bir maden sahasının açılmasını engellemek için yapılmaktadır. 2019 yılında Limak Holding ve İÇTAŞ ortaklığındaki Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. tarafından yapılmak istenen yeni maden sahası alanı için hem İkizköylüler hem çevre ve doğa savunucuları tarafından sürdürülmektedir. Bu direnişte de kadınların mücadelenin en ön saflarında yer almaları nöbet tuttukları bilinmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak Selen Çatalyürekli tarafından çekilen kısa belgesel Umut Her Zaman Var: İkizköy’ün Hikayesi (2022), İkizköy ve Akbelen orman savunucularının mücadelelerini anlatmaktadır. Tıpkı eylemlerde olduğu gibi belgeselde de kadınlar ağırlıkta olup onların verdikleri mücadeleyi birebir direnişteki kadınlardan dinleriz. Bu kısa belgeselde hem direnişte yer alan kadınlar, insanlar yaşadıklarını aktarırken diğer yandan 40 yıldır orada faaliyette olan termik santralin ve madenciliğin nasıl yıkıcı etkilerde bulunduğunu, doğanın nasıl yok edildiğini de görmüş oluruz. Belgeselde köy sakini Aytaç Yakar isimli bir kadın ağacın önüne geçerek, “doğamızı vermek istemiyoruz, yaşamımızı vermek istemiyoruz” diyerek hem bu direnişin hem tüm direnişlerin amacını anlatmıştır.
Direniş eylemlerini ve onları kayıt altına alan bu belgesellerin yanı sıra dünyanın farklı yerlerinde birçok kadın farklı alanlarda ekolojik temelli birçok sorun için mücadele etmektedir. Örneğin, Vandana Shiva’nın Tohumları (The Seeds of Vandana Shiva 2021) isimli belgesel isminden de anlaşılacağı üzere Vandana Shiva’nın verdiği mücadeleye odaklanmaktadır.
Uzun yıllardır ekolojik mücadelenin içinde olan Vandana Shiva bu belgeselde uluslararası tohum şirketlerine karşı sürdürdüğü mücadele ile öne çıkmaktadır. Eko-sistemlere zarar veren tarım politikalarını gözler önüne sererek buna karşı bir mücadele vermektedir. Hayatta Kalmayı Haritalamak (Mapping Survival 2021), belgeselinde Çad’da yaşayan bir kadının yaşadığı yerdeki çeşitli sorunlarla mücadele ederken iklim değişikliğine karşı duruşunu da izleriz. Giderek yaşam koşullarının dayanılmaz hale gelmesi sebebiyle çevresindeki insanlara yaşanan sorunları ve bunların sebebini anlatan Hindou Oumarou İbrahim bununla nasıl mücadele edilebileceğini de anlatmaktadır. Yaşanan iklim değişikliğine karşı mücadelesini uluslararası mecralarda da anlatarak mücadele vermektedir. Karıncalar ve Çekirgeler (The Ants & The Grasshopper 2021) belgeselinde Anita Chitaya’nın etrafında yarattığı değişimleri izlerken bir yandan da onun iklim değişikliği ile ilgili olarak insanlara yaşadığı yerdeki zorlukları aktarmasını görürüz. Malawi Cumhuriyeti’nde yaşayan Anita Chitaya etrafındaki cinsiyet rollerine bağlı ilişkileri dönüştüren bir kadın olarak yer almaktadır. Cinsiyetçi işbölümlerini değiştirerek erkeklerin de kadınlara ait görülen işleri yapmasını sağlamıştır. Bununla beraber Amerika’ya giderek oradaki çiftlik sahipleriyle iklim değişikliğinin yaşandığını ve bundan da en çok etkilenen yerlerden birinde yaşadığını insanlara, buna inanmayan insanlara anlatarak bir farkındalık oluşturmaya çalışmaktadır.
Belgeseller, filmler, videolar vb. araçlar dünyadaki ekolojik sorunları görmemize ve bununla mücadele eden insanların eylemlerine tanıklık etmemize olanak sağlamaktadır. Özellikle günümüzde birçok şeyin görüntülere indirgenmesi sebebiyle bir fotoğrafın bir videonun etkisi de ölçülemez. Dolayısıyla görsel araçlarla ve belgesel sinemayla da izleyip tanıklık ettiğimiz direniş hikâyeleri hem görsel bir kayıt hem de toplumsal hafıza için bir değer olmaktadır.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekirse Türkiye özelindeki direniş eylemlerinde elbette destek olmak için gelen kişiler ya da ekolojik örgütler/dernekler olmakla beraber öncelikle eylemi başlatan orada yaşayan insanlar olmaktadır. Farklı coğrafyalardaki köylerde ya da kent merkezinden uzakta yapılmaya çalışılan tüm faaliyetlerde kadınların ön planda mücadelede bulunması ya da erkeklerle birlikte mücadelede etmesi toplumsal kodlar düşünüldüğünde ayrıca önemli bir yere sahiptir. Birçok çalışmada farklı direnişlerde yer alan kadınların hayatlarında ilk kez bir eyleme katıldığını ya da kolluk kuvvetlerine karşı durduğunu öğreniriz. Aynı zamanda ataerkil yapıya da bir başkaldırı olarak okunabilecek bu direnişlerde kadınlar çevreleriyle kurdukları ilişkilerinde de hiyerarşik düzeni bir şekilde kırmış olmaktadırlar. Örneğin, Gerze direnişinde yolu kesen kadınlardan biri eşim kızar mı diye düşünmesine rağmen yolu kesip oturarak kapatmıştır. Dolayısıyla kadınların içine doğdukları ve yetiştirildikleri tüm toplumsal, kültürel baskın kodlara rağmen bu direnişlerde kimi zaman sadece kadınlar olarak kimi zaman da erkeklerle beraber mücadele ediyor olmaları çok özel bir durumu yansıtmaktadır. Şüphesiz ekolojik sorunlar, iklim değişikliği, doğanın sömürülmesi gibi hayati meseleler kadınların varlığı ve etkisi olmadan çözüme kavuşturulamaz.
Kaynakça
Aldemir, Elif (2016). Eleştirel Halkla İlişkiler Bağlamında Ekoloji ve Kadın: Gerze Direnişi Örneği, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, Ankara.
Des Jardins, Joseph R.(2006). Çevre Etiği ve Çevre Felsefesine Giriş, (çev. Ruşen Keleş), Ankara: İmge Yayınevi.
Eren, Zeynep Ceren ve Büke, Atakan (2016), “Sen Aklini mu Yedun Çocuk?” Neoliberalizm, Değersizleşme ve HES Karşıtı Hareketler: Fındıklı Direnişi Örneği, Aksu, C., Erensü, S., Evren, E. (der.), Sudan sebepler Türkiye’de neoliberal su-enerji politikaları ve direnişler, içinde (ss. 313-337), İstanbul: İletişim Yayınları.
Gorsevski, Ellen W.(2012). Wangari Maathai’s Emplaced Rhetoric:Greening Global Peacebuilding, Environmental Communication: A Journal of Nature and Culture.
Ortner, Sherry(1974). Is Female to Male as Nature Is to Culture?, Woman, culture, and society, (ss. 68-87), Stanford, CA: Stanford University Press.
Plumwood, Val. (2020). Feminizm ve Doğaya Hükmetmek. (Çev: B. Ertür). 3.Basım. İstanbul: Metis Yayınları.
Yavuz, Şahinde ve Şendeniz, Özlem(2013). HES Direnişlerinde Kadınların Deneyimleri: Fındıklı Örneği, Fe Dergi: Feminist Eleştiri, Cilt 5, Sayı 1.
[Polen Dergi, 2023 Mart]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!