Nəriman Bakı
Acun Ilıcalı şayet iddia edildiği gibi bir medya dehası ise burjuva muhalefetin seçimi kazanması halinde, gün içinde TV’lerin en yüksek izlenmenin olduğu zaman olan “prime time”da yayınlanmak üzere bir “Mafya Show” programına şimdiden hazırlık yapar. Çünkü görünen o ki, seçimi burjuva muhalefetin kazanması halinde mafya ifşalarında patlama yaşanacak.
Geçen yıl Sedat Peker’in başlattığı ifşa akımına seçime ramak kala, “bayram değil seyran değil” dedirtecek bir şekilde, Muhammet Yakut ve Ali Yeşildağ da katıldı. (1) Sedat Peker’in “kızlarımı ağlattılar, bunun intikamını alacağım” uyduruk hikayesi yanında Muhammed Yakut ve Ali Yeşildağ’ın neden “öttüklerine” dair hikâye de yok. Bu da mafya ifşalarının iktidardaki sınıf içi savaşının bir aparatı olduğunu gösteriyor. Gemi batarken fareler kaçıyor.
Bu ifşalar içinde en dikkat çekici olanı ise Ali Yeşildağ’kiler. Çünkü Yeşildağ ailesinin devlet eliyle suç işleme tarihleri hem ’80 öncesine dayanıyor hem de Erdoğan’a “şah damarından bile daha yakın” pozisyondalar. Bu nedenle Ali Yeşildağ’ın ifşaları, Erdoğan bizzat itirafçı olsa ağzından çıkacaklar düzeyinde.
Mafya ifşalarının magazin kısmını dışarıda bırakacak olursak, Türkiye’de kapitalizmin egemen sınıf burjuva ilişkilerinin geldiği noktaya dair üzerinde düşünülmesi gereken veriler sunuyor. Bu ifşaları takip edeceksek şayet esas onun kapitalizmle olan ilişkisine odaklanmak gerekir.
Çürümenin düzeyi
Emperyalizm Marksist-Leninist komünistler tarafından “çürüyen kapitalizm” olarak tanımlanır. Bu çürüme insanlığın ürettiği tüm varlık biçimlerini, değerlerini ayaklar altına almakla kalmaz, bunlardaki hümanizma bağlamında insanlık izini de an be an saat be saat yok ediyor. Bu çürüme sadece işçi sınıfının vahşi çalışma şartları ile de sınırlı değildir. İki insan arasındaki “normal” olarak tarif edilebilecek ilişkiler dahi çürüme noktasındadır.
Mafya ifşalarına baktığımızda sadece ifşa ettiklerinin ilişkileri değil, bizzat ifşa edenlerin kişilikleri, çürümüşlükleri karşımıza çıkar. Örneğin, videolarının yarısı tehdit, yarısı din iman üzerine yemin etme ile geçen Muhammet Yakut’un ahlâk anlayışı mizah seviyesinde olmakla beraber çürümüşlüğü mide bulandırıcı. Bu satırları okuyan herkes Muhammed Yakut tarafından bir an içinde “şerefli, namuslu, dünya ahiret dost-bacı” ilan edilebilir ama aynı kişi sadece ve sadece onun tarafından bilinen ve icra edilen kriterlere uymadığı için anında “şerefsiz ve vatan haini” ilan edilebilir.
Bir genelleme yapacak olursak -ki gerçeklikler de bunu bize gösterir-, emperyalizm çağında iktidar tarafından kullanılan özellikle dinsel atıflı tüm ahlâki söylemlerin altı boş olduğu gibi sundukları ahlâkın da tam tersini yaparlar. Sadece “Allah korkusu” olanın bile yapmaktan imtina edeceği şeyleri yapmaktan da çekinmezler. (2)
Bu tiplerin ifşaları bile eskiden yol yürüdüklerini satmaktan başka bir şey değil. İnsan “kendi” ülkesi’nin mafyasının bu kadar boşboğaz olduğunu görünce, hiç olmazsa İtalyan mafyasının sessizlik yemini Omerta’ya sahip bir mafyası olsun istiyor ama nafile!..
Çürümüş bu kişilikler kendi yaptıklarını aklama yolunu da bulmuşlar: “Ben yaptım tamam ama hele bir sor, onlar ne yaptı?” Aslında bu sorunun gerisinde bu tiplerin, ifşaları sayesinde kendi paçalarını kurtarma dertleri olduğunu görmek gerekir. Şartlar oluştuğunda bu tipler etkin pişmanlık yasası için sıraya gireceklerdir. İşte asıl o zaman Acun Ilıca’ya gün doğacaktır.
Elbette bu tür ifşalar ifşa edenin çürümüşlüğüne bakıp gözardı edilemez. Ancak esas sorunlu yan, ifşa edenlerin suçlarını aklayıp Sedat Peker’de olduğu gibi paye verilmesidir. (3) Bizler açısından mesele bu tür ifşaların gösterdiği ile gösterilenin arkasında yatanı, bu ilişkileri yaratan, üreten ana dinamiği gözler önüne serebilmektir.

Çürümenin ekonomi politiği
Mafya ifşalarına baktığımızda, bilindik mafya suçlarını -uyuşturucu, beyaz kadın ticareti, çek-senet işleri vb.leri- içermekle birlikte esas olarak bu suçları aşan ve ciddi bir ekonomi politik bir çerçeve içinde yer aldıklarını görürüz. Bu ekonomi politiği takip ettiğimizde ise kapitalizmin sadece artı-değer sömürüsü ile sınırlı kalmayıp Marx’ın Kapital’in 1. cildinde tarif ettiği biçimde “ilkel birikim” modeline benzer bir sermaye birikim sistemi işlettiği göze çarpar.
Marx’a göre ilkel birikimin temeli “Kır üreticisinin, köylünün topraktan yoksun bırakılması…”dır. (Kapital, Cilt I, Yordam Yayınları, sf. 689) Marx ilkel birikimin fiilen “komşu mülk sahiplerinin çevirme bahanesi ile el koyduğu topraklar…” olduğunu söyler. (age, 697) Marx “…kanlı disiplin… sermaye birikimini polisiye önlemlerle arttıran devlet müdahalesi…” sayesinde “çevrelenen” toprak mülkiyetinden “ilk kapitalistler”in ortaya çıktığını gösterir (age. 711).
Türkiye’de toprak mülkiyetinin yüzde 57’si hazineye, yani devlete aittir. Erdoğan eliyle işletilen sermaye birikim modeli, yol-köprü-madencilik vb. faaliyet alanlarının, liberal kapitalist anlamda dahi kamunun olan mülkiyetin, sermaye oluşturulması için biçimsel olarak -özellikle de devlet aygıtının zor dahil her türlü egemenliğin işletildiği yöntemlerinin kullanılması ekseninde-, ilkel birikime benzer biçimde peşkeş çekilmesiyle gerçekleşir. (4)
Erdoğan kliği Türk tekelci burjuvazine dokunamayacağını -ya da sınırlı dokunabileceğini- bildiği için belediye başkanlığından edindiği deneyimi devlet yönetimine aktararak devlet ihalelerini -bu bağlamda kamu kaynaklarının bir kısmını-, büyük tekellere diğer kısmını ise kendisinin de içinde bulunduğu orta büyüklükteki sermaye için ilkel birikim biçiminde üretmeye odaklandı.
Ali Yeşildağ’ın ifşalarında arada kurduğu bir cümle bu bağlamda ilginçtir. Ali Yeşildağ, AKP Hükümeti’nin yol-köprü politikasının arkasında Erdoğan’ın kendi komisyonculuğu ile birlikte sermayeyi rüşvet ağından mala çökmeye kadar çeşitli biçimlerde işlettiğini; bu nedenle Erdoğan hangi alana güzelleme yapıyorsa bu rüşvet-yolsuzluk çarkının o alanda işletilmeye başladığı anlamına geldiğini söylüyor. Yeşildağ bu bağlamda da Erdoğan’ın yeni arpalık alanının savunma sanayi olduğunu belirtiyor.
Peki bu birikim anlı şanlı burjuva demokrat (!) emperyalizm için sorun mu? Emperyalist tekeller için bu durum bir sorun değildir, tam tersine emperyalist tekeller Türkiye’ye sundukları kredi imkanını tam da bu sistem üzerinden işletiyor. Yine Ali Yeşildağ ifşalarında, örneğin tarım alanında, AB tarafından verilen 3 milyarlık euroluk hibenin 11 yıl boyunca Tarım Bakanlığı yapmış Mehdi Eker tarafından kurulan bir sistemle -tabii Erdoğan’ın payı da içinde olmak kaydıyla-, nasıl iç edildiğini anlatıyor.
Keza emperyalist tekeller, AKP eliyle yapılan ve geçiş garantili tüm otoyol, köprüler için gerekli finansmanı babalarının hayrına sağlamadılar. Türkiye’nin emperyalizm içindeki işbölümünde ucuz emeğe bağlı konumu, kamu kaynaklarının sermayenin ilkel birikimine doğru genişletildi.
Aşağıdaki kurgusal bir ihale örneği, durumu okuyucu için daha da somutlayacaktır.
İş: Asfalt yapımı
İhaleyi alan firmanın teklifi: Metresi 50 bin lira.
İhaleyi 50 bin lira ile kazanan firma, hemen aldığı ihaleyi taşerona 45 bine, o başka taşerona 30 bine, o başka taşerona 20 bine… veriyor. Nihayetinde bu silsilenin sonunda gerçekte asfalt işini yapan taşeron şirket asfaltın metresini 10 bin liraya yapıyor. Yani asfaltı gerçek olarak yapan, aslında o işin kapitalist pazardaki o günkü gerçek değerinde yapıyor. Bu aktarım silsilesinde her aşamadaki “artık para” da rüşvet çarkının komisyon parçaları olarak pay ediliyor.
Peki emperyalist tekellerin verdiği krediler nasıl ödenecek? Cevabı çok basit: Halktan toplanan vergilerle! Bu bağlamda mafya düzeni ile işletilen ve kapitalist bağlamda da devlete, kamuya ait olanın peşkeş çekilmesi ile gerçekleştirilen ilkel birikim, sadece işçilerin sömürülmesi ile gerçekleşmiyor. Bu ilkel birikim aynı zamanda devletin sınırları içinde yaşan tüm halkın, bizzat artık sadece kapitalistlerin egemen sınıf aracı olan değil aynı zamanda kapitalistleşen devlet tarafından soyulması ile mümkün hale geliyor. Erdoğan “devleti şirket gibi yöneteceğim” lâfını ideolojik söylem olarak devletin hantallığını aşmak olarak kullandı. Ancak aslında kastettiği şey gerçekte sadece devletin sermaye lehine çalışması değil devletin bizzat sermaye sahibi olan bir kapitalist gibi sermayeyi yönetmesiydi. Ki öyle de yaptı.
Seçime giderken
Erdoğan şahsında AKP-MHP-Ergenekon bloğunun seçim sonuçlarını demokratik biçimde kabul etmeme ihtimallerinin arkasında ne tek başına oy sayısı ne kitle desteği vardır. Elde edilen siyasi desteğin kendisi bile Türkiye’de devlet eliyle işletilen kapitalist birikim ve bölüşüm modeline sıkı sıkıya bağlıdır.
AKP’nin üye sayısı, aldığı oyun yarısı olan, 11 milyondur. Dünya burjuva siyasetinde bile bir partinin üye sayısı, aldığı oy oranının yüzde 1-3’ü kadardır. Öyle ki, 1 milyar nüfusa sahip Çin’de komünist parti üye sayısı bile 97 milyon (nüfusun yüzde 9’dur). Mevsimlik tarım işçiliğinde veya tekel depolarında geçici bir iş için bile AKP üyeliği istendiği hatırlandığında AKP-MHP-Ergenekon kliğinin arkasındaki kitle yığını gerçeği gözler önüne serilir.
Diğer yandan AKP-MHP-Ergenekon bloğu, tıpkı mafyanın mahallelinin bakkal borçlarını ödeyerek sempati kazanması gibi, halkın yoksul kesiminin temel ihtiyaçlarını karşılayarak oy devşirmektedir. Türkiye’nin kendi özgün koşulları özellikle gericilik birikimi düşünüldüğünde bu siyasi ilişki kurma biçimi basitçe “bir kömüre oyu satma” basitliği ile açıklanamaz.
AKP-MHP-Ergenekon kliğinin kitle desteğinin bir ayağı eldeki kaynağı yağmalayan sermaye sahiplerinden ayakçılarına kadar geniş bir kesimi oluşturuyorsa, diğer bir ayağı da özellikle yoksul halk kesimini kendisine muhtaç kılmalarına dayanır.
Erdoğan’ın Führer tipi faşist rejimi -her kapitalistin bir gün tadacağı-, kapitalist krizin duvarına tosladı. Son bir yıldır ağırlaşarak devam eden kapitalist kriz sadece Erdoğan eliyle yürütülen kapitalist birikimi değil genel olarak Türkiye’deki neoliberal birikimini de sarsmaya devam ediyor. Soğan boşuna 30 lira olmadı.
14 Mayıs’ta seçimi kim kazanırsa kazansın ekonomik krizin ağır yükü kitlelerin üzerine yıkılacak. Mevcut kriz, seçimi AKP-MHP-Ergenekon bloğunun kazanması halinde Erdoğan’ın Führerci rejimi gemi azıya alacaktır; seçimi 6’lı Masanın kazanması halinde süreç, öldüğünde “badem gözlü” katına yükseltilen Kemal Derviş’in IMF politikalarına benzer dinamiklerle aşılacak. Her ikisinde de kriz en başta işçi sınıfı olmak üzere geniş halk kesiminin üzerine yıkılarak aşılmaya çalışılacak. Sonuç olarak 14 Mayıs’ta seçimi ya kişileşmiş mafya düzeni ya da (siyaseten kamuculuk denilerek parlatılmaya çalışılan) devlet olarak kurumlaşmış sömürü düzeni kazanmış olacak.
Son dönemin popüler konusu olan mafya ifşalarının bize sunduğu tek gerçek şey ise kapitalizmde “temiz eller-kirli eller” diye bir ayrımın olmadığıdır. (5)
***
(1) Muhammed Yakut: Kürt halkına ihaneti net olan bir Kürt aşiretinin üyesi olduğunu sürekli söylüyor. Ancak ihaneti sadece bilişsel bir ihanet değil. Yakut, Kürdistan’da BOTAŞ’ta çalıştığı söyleyerek muhataplarına BOTAŞ kuyularının faillerinden olduğunu da beyan ediyor. Yıllar içinde devletin, mafyanın tetikçiliğini, ayakçılığını yapıp cezaevinde yatmış, daha sonra petrokimya sektöründe iş tutmaya (!?) çalışmış ama elini de pis işlerden çekmemiş bir tip.
Ali Yeşildağ: Eskinin kabadayılarının basit bir karikatürü. Ancak, Yeşildağ ailesi devletin kontrgerillasının önemli ayakçılardan. Özellikle ailenin en büyüğü olan Hasan Yeşildağ, ’80 öncesinde bizzat Fahri Kasırga tarafından himaye edilerek sağa sola bomba koyan bir tip. Öyle ki, Ali Yeşildağ ifşasında, abisinin hazırladığı bombaları ilkokul öğrencisiyken taşıdığını anlattı.
Diğer yandan Hasan Yeşildağ, Erdoğan cezaevine girmeden önce basit bir suç işleyip cezaevine girerek Erdoğan’ın bizzat korumalığını üstleniyor. Yaptıklarının ödülü olarak da Sabah gazetesi ve ATV’nin gizli sahibi olduğu iddiaları var.
(2) Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da burjuvazinin komünistlere “aileyi ortadan kaldırma” suçlamasına karşı, mealen, komünistlerin aileyi ortadan kaldırmak istediklerini ancak, aileyi ahlaken ortadan kaldıranın bizatihi ikiyüzlü burjuvazinin kendisi olduğunu söylerler.
(3) Aslında Sedat Peker bu konuda boyunun ölçüsünü aldı. Birleşik Arap Emirliği’nden kendisine uygulanan “dijital tecrit”in kaldırılması için Peker’in avukat eşi internet üzerinden 100 bin imza toplamaya girişti. Ancak birkaç bin imzanın üzerine çıkamadı.
(4) “İlkel birikim” konusu Marksist literatürde geniş ve canlı bir tartışma konusudur. Marx “ilke birikimi” hem bizzat kapitalizmin tarihsel başlangıç noktası hem de (ülkeler arasındaki farkları gözetmek kaydıyla) bir ülkedeki kapitalist sürecin başlangıç noktası olarak açıklar.
Ancak Marx’tan sonra yapılan ilkel birikim araştırma ve tartışmalarda ilkel birikimin kapitalist kriziler sonrasında kapitalistlerin krizi ile kaybettikleri sermayeyi oluşturmanın başlangıç aşamasında ilkel birikime benzer bir yoldan ilerlediği genel kabul görmüştür.
Bu bağlamda 2001 krizi sonrası Türk tekelci burjuvazisi AKP eliyle kriz ile kaybettiği sermayesini ilkel birikimi biriktirirdi. 2010’dan sonra ise Türk tekelci sermaye hareketinin tekelleşme zorunluluğu sonucu ( ki 15 Temmuz bu tekelleşmenin sermaye içi savaşının bir yansımasıydı) Erdoğan’ın Führerci rejimi ortaya çıkarıldı. Türk tekelci burjuvazisi bir yandan tekelleşme zorunluluğunu Führerci rejim eliyle işletirken diğer yandan Türkiye’nin “bakir alanlarına” yönelerek yeni sermaye alanlarını ilkel birikime benzer biçimde üretmeye, biriktirmeye başladı.
Marx’ın ilkel birikimi anlatırken dile getirdiği “toprağın çevrelenmesi” biçiminin günümüzdeki biçimi yol-köprü ve maden sahaları için hazine arazilerinin bir kararname ile bir gecede sermaye aktarılması biçimindedir.
Ancak bununla sınırlı değildir. Ali Yeşildağ, tarım arazileri üzerinde bakanlık eliyle gerçekleştirilen bir yöntemi şöyle anlattı: Miras yoluyla küçülen ve köylülere ait özel mülk olan tarım arazileri kararname ile “acil” biçimde kamulaştırılarak büyük araziler dönüştürülür. Ortaya çıkarılan bu büyük araziler de tarım tekellerine ihale yoluyla, yani rüşvet çarkına sokularak, aktarılır.
(5) Bugün karşıt kampta gözüken burjuva siyasetinin özünün bir olduğunu Gezi Parkı üzerinden hatırlatmakta fayda var. Milyonlarca insanın sokağa döküldüğü süreci başlatan Gezi Parkı’na ilişkin Topçu Kışlası düzenlemesine dair karar, zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden AKP-CHP’li üyelerinin OYBİRLİĞİ ile geçmişti.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!