25 Kasım’a giderken



Bugünün Mirabal’larının çoğalması da kadın hareketinin bu geçiş döneminde kendisini yeni bir temelde kurma, anlamlandırma çabasının sağlamlığına bağlı olacaktır. Bunun olduğunu bu 25 Kasım’da bir kez daha göreceğiz…


Her 25 Kasım, gündelik hayatımızın “doğal” bir parçası haline gelmesi istenen ama kadın mücadelesi sayesinde sıradanlaşmayıp gazetelerin 3. sayfa haberlerine meze edilemeyen kadın cinayetlerinin boyutları ve arkasındaki nedenler üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Tetikçisi çoğunlukla kadınların yakınları-eşleri-sevgilileri-reddettikleri erkekler olan bu cinayetlerin arkasındaki tarihsel toplumsal gerçekleri döne döne irdelemeye kışkırtıyor. Ve şu gerçek her defasında daha berrak bir ifade kazanıyor: Kadın cinayetleri politiktir! 

Kadın düşmanlığının sadece örgütlü devrimci kadınları değil, sistemin çizdiği sınırları şu ya da burasından kanırtan tüm kadınları kapsamına aldığı bir dönem bu. Faşist cuntaya karşı gözüpek bir savaşa tutuşan Mirabal Kardeşler, kadın özgürleşmesinin ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin ileri mevzilerinde dövüşenleri temsil ettikleri için katledildiler. Bugün sayısız devrimci-örgütlü kadın aynı şekilde hedef oldu ve olmaya devam ediyor. Kürt kadınlarına yönelik özel öfke ve saldırganlık bile bunun tipik ifadesidir. 

Kadın düşmanlığının bu anlamdaki politik karakteri baki kalmakla birlikte kapsamı son derece genişlemiş durumda. Artık sadece sistemin temellerini politik bir amaçla örgütlü bir şekilde döven kadınlar değil, ana kolonlarından birini oluşturan erkek egemenliğini ve onunla dolaysızca ilişkili  “kutsal aile”nin varlığını şu ya da bu biçimde ve düzeyde sarsan tüm kadınlar hedef haline gelmiştir. Bu hedef gösterme pratiği bizzat kapitalist devletler (faşist olanlarında daha belirgin şekilde), onların ideolojik aygıtları tarafından sergilenmektedir. 

Yapılan yasal düzenlemeler, verilen demeçler, gerçekleştirilen konuşmalar o devletlerin tepesindekilerce yoğunlaştırılarak piyasaya sürülüyor. Bu, ideolojik aygıtları ve bizzat erkeklerdeki erkeklik bilinci ve kültürü üzerinden yaygınlaştırılıp derinleştiriliyor. O düzeye geliyor ki, Manisa Salihli’de yaşanan son cinayette (Devrim Güler ve kızı Doğa Etyemez) olduğu gibi bir erkek reddedildiği için anne ve kızını boğarak katledebiliyor! Ya da bir erkek kendisinden boşanan kadınla birlikte annesini sahiplenen oğlunu gözünü kırpmadan öldürebiliyor, yaralayabiliyor. Dahası bu erkeklik krizi, son zamanlarda daha da sıklaşan biçimiyle çocukları da içine alıp fail erkeğin de intihar etmesiyle sonuçlanabiliyor. 

Erkekler üzerinde en azından psikolojik bir bariyer oluşturan İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, kadın cinayetlerindeki baş döndürücü artışla hükmünü konuşturuyor. Bununla kalınsa iyi. Yapılan son infaz düzenlemesi kadın katillerine “üç beş yıl yatar çıkarım” rahatlığı sağladı. Mahkemelerin fail erkeğe kravat taktığı için iyi hal indirimine gittiği, hiçbir şey bulamazsa “geleceğinin olumsuz etkileneceği” gibi akıl almaz gerekçeler üreterek cinayetlere davetiye çıkardığı bu koşullarda fazla söze gerek yok. 

Kadınların nafaka hakkından tutalım boşanma ve kürtaj haklarına kadar tüm tarihsel kazanımlarının masada olduğu, bizzat sistemin siyasal temsilcilerince ısıtılıp ısıtılıp gündeme taşındığı, LGBTİ+ düşmanlığını, gericiliği kışkırtma malzemesi haline getirildiği gibi kadınların tarihsel kazanımlarının gaspının da altlığı olarak kullanıldığı bu koşullarda 2023’ün ilk 10 ayında 340 kadının katledilmesi son derece “anlaşılır” oluyor! 

Sistemin kadın düşmanlığı korosunun en öne çıkan seslerinden birinin dinci-gerici tarikat-cemaatler ve bizzat Diyanet’in kendisi olmasıysa düşmanlığın çapını büyüten önemli bir faktör olarak işliyor. 

Tüm bunlara yaşanan büyük ekonomik yıkım koşullarında kadınların omuzlarına binen yüklerin katlandıkça katlanması ekleniyor. Bugün kadınlar dün olduğundan daha büyük ölçeklerde kapitalist üretimin parçası oluyor. Hem de en güvencesiz, en ucuz, en keyfi biçimleriyle. Kapitalistler onlardan hem bu kölece çalışmayı ama hem de evdeki bakım işlerini, yani yeniden üretim rollerini-görevlerini yerine getirmelerini istiyor. Faşist rejimlerde bu çok kesif bir nitelik kazanıyor. Kadın çalışsın ama asıl olarak ataerkinin duvarlarına zincirlensin, tüm krizleri-yoksulluk ve açlığı yönetsin istiyorlar. Çocukları milli ve yerli yapsın ki kutsanabilsin diye buyuruyorlar! 

Tarihsel toplumsal gelişmelerin mantığına göre işliyor her şey. Kadınlar kitlesel biçimde kapitalist üretimin parçası haline geldikçe, toplumsal değişim ve farklılaşmanın doğal itilimiyle onun içinde devinip dönüştükçe, hayatlarıyla ilgili şu ya da bu şekilde karar vermeye başladıkça düşmanlık siyasallaşıyor. O siyasallaştıkça kadınlar da geniş anlamda “siyasallaşıyor”. Bu siyasallaşmanın devrimci bir muhteva kazanması büyük bir yol gerektirecektir belki. Ama buna adımını atan her kadın sistemle belli bir kopuşun da kapısını aralıyor. 6 yaşında evlilik adı altında cinsel istismara sunulan ve yıllarca tecavüze maruz kalan H.K.G.’nin Hiranur Vakfı kurucusu babasını ve müritlerini teşhir etmesi, o gericilik odağının kirli yüzünü deşifre etme cesareti bulması bunun tipik ifadesidir. 

Bangladeş’te milyonlarca tekstil-konfeksiyon işçisinin ezici bir kısmı kadın. Bu kadınların hangi koşullarda çalıştıklarını az çok biliyoruz. Evdeki rolleriyle bu kölece çalışma koşullarını mevcut halde sistemin istediği biçimde sentezleyebilmeleri neredeyse imkansız. Tam da bu imkansızlık noktasında dayatılan o kölece koşullara, açlığa, sefalete karşı büyük bir grev hareketinin parçası oldular. Bu sürecin Bangladeş gibi ataerkinin oldukça güçlü bir hegemonyasının olduğu ülkelerde nasıl bir demokratik kültürel dönüşüm yaratacağını, daha doğrusu böylesi süreçlerin birike birike şaşılası bir toplumsal kültüre ebelik edeceğini öngörmek zor olmasa gerek. 

Türkiye’de kadınlar son on yıllarda gerek işçi kimlikleri gerekse ataerkinin çeşitli tezahürleri karşısında kitlesel tutumlarıyla yeni bir toplumsal kimlik oluşturmaya çalışıyorlar. Güçlü dalgasal bir sınıf ya da halk hareketinin olmadığı koşullarda yıllardır varlığını koruyan, çapını büyüten bir kadın hareketinin kendisi bile çok şey anlatıyor. Bu hareket, son yıllarda ataerkinin şiddet, cinayet ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine karşı barikat olma sınırlarını aşmaya yöneliyor. Ezilen tüm toplumsal kesimler ve sınıfsal cephede sömürü çarkına karşı bir duruşla buluşma yönelimiyle karakterize oluyor. Bu bütünlük içinde kitleselliğini koruyabilmesi demek tarihsel-toplumsal gericilik birikimi karşısında önemli bir odak olmayı sürdürmesi anlamına gelecektir. Türkiye gibi ülkelerde toplumun en azından demokratik bir dönüşüm yaşamasının önemli bir ayağını oluşturmasıyla son derece kıymetli bir yerde duruyor.

Bugünün Mirabal’larının çoğalması da kadın hareketinin bu geçiş döneminde kendisini yeni bir temelde kurma, anlamlandırma çabasının sağlamlığına bağlı olacaktır. Bunun olduğunu bu 25 Kasım’da bir kez daha göreceğiz…