Yargılananlar yargılıyor



HDP davası savunma aşamasına geldi. Siyasal davalar siyasetin başka araçlarla ancak adliye binalarında devamından başka bir şey değildir. Güncelliği ve önemi nedeniyle dava vekillerinden Av. Kazım Bayraktar’ın savunmasını yayınlıyoruz:


108 kişinin yargılandığı HDP davası savunma aşamasına geldi. HDP’ye ve Kürt halkına karşı açılan bu dava aynı zamanda Kobanê Direnişi davasıdır.

HDP eski Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, direnişin anlamını ortaya koyan bir savunma yaptı. Selahattin Demirtaş savunmasında çözüm sürecine dair ilişkileri ve olayları dile getirdi. HDP’nin 7 Haziran seçimlerine girmemesi için yapılan tehditleri anlattı.

Siyasal davalar siyasetin başka araçlarla ancak adliye binalarında devamından başka bir şey değildir. Güncelliği ve önemi nedeniyle dava vekillerinden Av. Kazım Bayraktar’ın savunmasını yayınlıyoruz:

I

TARİHSEL KORKU

GİZLİ AMAÇ”, “ADLİ TACİZ”

Av. Kazım Bayraktar

Antikçağdan bu yana devlet denilen siyasi yapının yargılama faaliyetinde siyasi davalar, varlıkları emek ve doğa sömürüsüne dayanan iktidarların tarihsel korkularına ayna tutarlar.

Başlıktaki “gizli amaç” ve “adli taciz” kavramları ise AİHM’ne aittir. Türkiye’nin (AKP-MHP iktidarının) mahkûm edildiği iki kararda kullanılan bu kavramlar, aşağıda açıkladığımız gibi Türk burjuvazisinin ve siyasi temsilcilerinin, bu iki davaya konu olan Kobané direnişlerinde güncellenen tarihsel korkularının hukuk dilinde ifade edilme biçimleridir. (AİHM’nin Selahattin DEMİRTAŞ 2 nolu ve “Figen YÜKSEKDAĞ ŞENOĞLU ve diğerleri 14332/17 nolu başvuruları)

İktidar/devlet ile özdeşleşen sınıfsal çıkarlarını ve şu veya bu şekilde ele geçirdikleri toprak ve/veya sermaye kaynaklarını kaybetmekten korkarlar. İktidardayken uyguladıkları zulmün, işledikleri suçların hesabını vermek de başka bir korku nedenidir.

Kapitalist ekonomide sermayenin eşitsiz gelişme yasası, onun siyasi arenasına da yansır ve kirli çıkar hesaplarıyla kurulmuş dengeleri zamanla altüst eder. Siyasi gücünü yitiren her büyük iktisadi güç bekâ sorunu ile karşı karşıyadır. Devleti ele geçiren her iktidar odağı ne kadar güçlü görünürse görünsün, tarihin akışındaki geleceksizliğinin farkındadır. İşte bu nedenle, yargıladıklarını sananlar tarih tarafından yargılandıkları için korkarlar.

İktidar koltuklarına sıkı sıkı yapışmak, hukuku siyasetin, siyaseti yıkıcı iktisadi rekabetin silahına dönüştürmek sınıfsal egemenliklerinin varlık nedeni ve tarihsel zorunluluğudur.

Tarihin aynasına baktığımızda Cumhuriyet kurulduğundan beri üç korkunun egemen olduğunu görürüz: 1- Komünizm korkusu 2- Kürt korkusu 3- “Keser döner sap döner” korkusu. İlk iki korkuda birleşen egemen güçler üçüncü korkuda ayrışırlar. Üçüncüsü birbirlerinden duydukları korkudur. Biri kemalist-laisizm diğeri din siyaseti ekseninde ama aynı iktisadi kaynaklara siyasi olarak devlet aracıyla hükmetmektedirler ve dolayısıyla sık sık paylaşım kavgaları yaşarlar. İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Adalet Divanı, 12 Eylül mahkemeleri, devlet güvenlik mahkemeleri ve bugünün Ergenekon ve Cemaat davalarına bakan özel mahkemeler ve bir de iktidar odaklarıyla çıkar ilişkileri olan mafya çetelerinin satın aldıkları savcılar ve hakimler tarihin bu gerçekliğine tanıklık ederler. Egemen güç odakları bu mahkemelerde ortak hedefleri olan Kürtleri, komünistleri, devrimcileri, demokratları, aydın ve sanatçıları herdaim yargılarken arada bir kendi aralarında tepiştikçe birbirlerini de yargılarlar. Yargı iktidarın siyasal silahıdır.

Kimi nasıl yargıladıklarını takip edin korkuya ulaşırsınız. Dosyalar yalan söylemez. Yeter ki davanın arkasında gizlenen yüzü görebilecek asgari siyasi bilgi ve bilince sahip olunsun. Ne sahte deliller ne yalancı tanıklar ne de düzmece senaryolar saptırabilir gerçeği. Aksine bunlar yargılayanların korkularını kanıtlar.

Siyasal davalarda gizlenen korku sınıfsaldır, sınıfsal olduğu kadar tarihseldir. Bu nedenle, çıkarlarına dokunan düşüncelere zincir vurmadan, örgütsel yapılarını darbelemeden kendi düşüncelerini egemen kılamayacaklarını bilirler. Bu gerçeklik her zaman, “vatan, millet, din, devlet, bölünmezlik” gibi ezberlenmiş kavramların arkasına gizlenir. Kavramlar içi boşaltılarak kutsanır ve toplumsal bilinci manipüle etme araçlarına dönüştürülürler.

Clausewitz’in savaş için söylediği ünlü bir sözü vardır: “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır”. Savaş aynı zamanda bir hukukun bittiği yeni bir hukuk dayatmak üzere silahların konuşmaya başladığı politik bir süreçtir. Ulus ve vatan adına yapıldığı propaganda edilen, emekçilerin ve yoksulların cephelere sürüldüğü, cephe gerisinde kalanların yaşam alanlarının yerle bir edildiği bu savaşların arka planına ışık düşürdüğümüzde büyük emperyalist-kapitalist sermaye tekellerinin yeryüzü kaynaklarının, pazarlarının paylaşım kavgası çıkar. Devasa üretici güçlerin ve ürünlerin yok edildiği yıkıcı, kirli ve kanlı bir kavgadır.

Siyasal davalar da siyasetin başka araçlarla ancak adliye binalarında devamından başka bir şey değildir. Tıpkı savaşlarda olduğu gibi “ulus adına” karar verildiği iddia edilir. “Devlet, millet, bölünmez bütünlük” denilen örtüyü kaldırdığımızda altından iktidarı ele geçirmiş güç odaklarının ekonomik-siyasi kirli ve kanlı çıkar hesaplarının çirkin yüzü sırıtıverir. Bu nedenle iktidarın doğrudan ilişkilendiği siyasal davalarda savunmalar salt hukuksal ilkelerin tartışılmasıyla sınırlı kal(a)maz. İddianamenin arkasına gizlenen siyasi amaç ve o siyasetin yargıya ve hukuka açık ya da gizli müdahaleleri teşhir edilmeden yapılan savunma savunma değildir.

Ülkenin tüm doğal kaynakları özelleştirme maskesi ardında sermaye güçlerine paylaştırılırken ve o kaynakların bulunduğu topraklar üzerinde yaşayan halkın elinden devletin cebir ve şiddeti kullanılarak alınırken; Kürt halkının yaşadığı yeryüzü parçasındaki kaynakların ve pazarın Türk tekelci burjuvazisinin özel mülkiyetinde veya iktisadi kontrol ve denetiminde kalması, Kürtlerin kendi kaderlerini özerklikle sınırlı düzeyde dahi tayin etmekten men edilmesini de gerektirdiğinden sopa Kürtlere daha çok inip kalkmaktadır.

Mülksüzleştirilmiş ve sermaye kapılarına muhtaç edilmiş bir işçi sınıfının her hareketinden ve örgütlenmesinden duyulan korku ile Kürt halkının seçim yoluyla kazandığı her demokratik mevziden duyulan korku sermayenin güç, kaynak ve pazar kaybetme korkusudur. Bu korkunun en yeni ve somut örneği, HDP’nin seçimle kazandığı yerel yönetimlere siyasi darbeyle atanan kayyımlardır. Kaynaklara el koyma açgözlülüğü o boyutlardadır ki; 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerde başta büyükşehirler olmak üzere çok sayıda beldede seçilen belediye başkanları darbeyle görevden alınarak yerlerine atanan kayyımlar, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde halkın oylarıyla geldikleri yere iade edilmiş olmalarına rağmen yerel yönetimler bir kez daha darbelenmiş daha fazla büyükşehir, ilçe ve belde belediyesine ve çok sayıda muhtarlığa yeniden kayyımlar atanabilmiştir HDP tarafından kazanılıp da kayyım atanmayan tek bir belediye hemen hemen kalmamıştır. Bu siyasal darbeler, azami kâr-azami egermenlik yasasının hükmü altında varlık sürdüren sermayenin/burjuvazinin özü seçim ve oy hakkına dayanan demokrasiye haddini (devlet/iktidar aracıyla) bildiren sayısız tarihsel örneklerden biridir.

Siyasi darbeler kendinden menkul siyasi çıkar hesaplarıyla yapılmaz. Siyasi hesaplar kaynak, pazar ve devlet kurumlarının paylaşımı ekseninde biçimlenir. HDP’nin kazandığı belediyelere yönelik darbenin arka planında yerel yönetimlerin yetkileri kapsamına giren sermaye kaynakları ve pazarın iktidarın – dolayısıyla Türk burjuvazisinin – elinden, kontrol ve denetiminden çıkması korkusu yatar. Bunu anlamak için, darbeyle atanan kayyımların kesin belgelere ve raporlara bağlanmış yolsuzluk, soygun ve talandan başka bir özelliği olmayan iktisadi icraatlarına bakmak dahi yeterlidir.

HDP tarihsel korku ve bu çıkar hesaplarıyla hedef alındı. Milletvekilleri, yöneticileri ve aktivistleri Anayasal haklara dayanan, hiçbir şiddet unsuru içermeyen yasal siyasal faaliyetlerinden zorla koparılarak, AİHM kararında da ifade edildiği gibi “…cezaevinde tutarak siyasi faaliyetlerde bulunmalarını engellemek” için devletin silah ve şiddet kullanma yetkileriyle donanmış kurumlarına teslim edildiler. Siyaset burada, adliyenin bu salonunda, eşit olmayan koşullarda başka araçlara devam ediyor. İktidar odakları seçim sandıklarında, Mecliste ve diğer toplumsal siyaset alanlarında yok edemedikleri muhaliflerine cebir ve şiddet uygulamak için siyaseti buraya, bu mahkeme salonuna taşıdılar. Ancak, karşımızda onları buraya zorla getiren siyasi gücün aktörleri yok; onların yerine hakim ve savcı cüppesi giymiş temsilcileri var.

“Onları buraya getiren güç” deyince 1960 darbesiyle kurulan Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’un ünlü sözünü hatırlatmadan geçemeyiz. Salim Başol davanın “gizli amaç”ını basit bir cümlede açık edivermişti devrik hükûmetin sanık Başbakanı Menderes ve ekibine: “Bu o kadar ayan beyan bir şey ki, söylemeye bile hacet yok. Bugün Yassıada’da kapatılmış olan milletvekilleri kimler? İnkılâp anında Mecliste bulunanlar. Niçin? Sizi alıp Yassıada’ya tıkan kudret böyle istemiş, onu biz bilemeyiz.” (bba). Cümlenin anlamı da “ayan beyan”dı: “Sizi buraya getiren güç böyle istiyor.” Gerçekliği ikrar eden Başol’un “onu biz bilemeyiz” diyerek tevil etme çabası darbenin arkasındaki siyasetin ikiyüzlülüğünü yansıtıyordu. “Güç” istedi yargı yerine getirdi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildiler.

Savcılığın adına iddianame dediği 3.500 sayfalık siyaset belgesinde seçilenler kendilerine oy veren yaklaşık 6 milyon seçmeni temsilen ifade ettikleri düşünceleri ve yasal örgütsel faaliyetleri nedeniyle suçlanıyorlar, ama iddianamenin arkasına gizlenmiş bu gerçeklik açıkça ifade edilemiyor; çünkü düşüncenin doğrudan suç sayıldığı ortaçağ geride kaldı. Şimdi kılıf uydurma çağındayız; cadılar gitti teröristler geldi.

Seçilmediniz, atandınız. Şiddeti kendi çıkardığı yasalarla tekeline almış devletin/iktidarın adalet dağıtma iddiasına sahip yargıçları ve savcılarısınız. Bu nedenle bir elinizde terazi diğerinde kılıç var. Soruşturma yapma, yargılama, devletin şiddet biçimlerinden bir olan hapsetme gibi yaptırımlar uygulama yetkisine sahipsiniz. Davayı açanlarla yargılayanlar olarak aynı kürsüde oturuyorsunuz, aynı iktidar güçlerine bağımlısınız. Bu yetki size, dokunulmazlıkları kaldıran o parlamentonun iktidar vekilleri ve devleti ele geçirmiş iktidar güçleri tarafından verildi. “Durumdan vazife çıkarmanıza” dahi gerek yok. Yetkiyi verenler, bu davada yapacağınız görevi ve vereceğiniz kararı da şu iki cümleyle ilan ettiler: “AİHM bizi bağlamaz”, “AYM kapatılmalıdır”.

AYM kararlarının dahi iktidar odaklarını bağlamadığına, her sokak eylemine ve kültürel etkinliklere saldıran, yasaklayan siyasi iktidarın güncel pratiğinde ve kolluk-yargı işbirliğinde her gün tanık oluyoruz. AYM kararına rağmen her hafta Cumartesi Annelerine uygulanan zorbalık örneklerden sadece biridir.

Bugünün siyasal davaları arasında farklı bir yeri olan bu dava tarihsel Kürt korkusunun güncellenmiş bir devamıdır. Korkunun doruğa ulaştığı nokta 7 Haziran seçimlerinin yapıldığı 2015 yılıdır. Kürt halkı bir kez daha, kendi dilinden anlayan yeni bir yasal parti etrafında adım adım örgütlenirken bu parti Türk halkından da oy almaya, iktidarın düşmanlaştırmaya çalıştığı halkları seçim sandığında bütünleştirme eğilim ve yeteneği göstermeye başlayınca tüm egemen sınıf siyasi odaklarının tarihsel korkuları bir anda depreşiverdi. Tıpkı 60’lı yılların Türkiye İşçi Partisinin 14 milletvekili ile, Demokrasi Partisinin 9 milletvekili ile Meclise girdikleri tarihsel süreçlerde olduğu gibi. Burjuva demokrasisinin en gözde varlık nedeni olarak tarihe giren seçim ve oy hakkı unutuluverdi. Egemen sınıfın önde gelen siyasi partilerinin (AKP, MHP, CHP) ittifakıyla önce dokunulmazlıkları kaldırılarak HDP eşbaşkanları ve milletvekilleri, giderek partinin merkezi yöneticileri ve ülke çapında binlerce HDP yöneticisi ve aktivisti tutsak edildi. Bu da yetmedi HDP’nin seçimle kazandığı hemen hemen tüm belediyelere siyasi bir darbeyle kayyımlar atandı, bazılarının başkan ve diğer yöneticileri de tutsak edildi. Tutuklandı demeye dilimiz varmıyor, çünkü tutuklama kararlarında iktidarın hukuk-yargı maskesi arkasına gizlenmiş çirkin kara yüzü apaçık sırıtıyordu.

AİHM bile bu gizlenmeye defalarca tanık oldu ve sonunda şu tespiti yapmak zorunda kaldı: “başvuranların maruz kaldıkları tutuklamaların, çoğulculuğu bastırmak ve demokratik toplum kavramının özünde yer alan siyasi tartışma özgürlüğünü kısıtlamak gibi gizli bir amacı izlediğinin her türlü makul şüphenin ötesinde tespit edildiği kanısına varmaktadır.” (AİHM, Figen YÜKSEKDAĞ ŞENOĞLU ve diğer 12 başvuru, Başvuru No. 14332/17, paragraf 639)

İktidar odaklarının yukarıda açıkladığımız ve yargılama boyunca savunma tarafından defalarca ifade edilen bu gizli amacın pratikteki aracı neydi? Sorunun yanıtı AİHM’nin aynı kararında açık bir dille şöyle ifade edildi:

HDP milletvekillerinin özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarının,‘milletvekili tartışmalarını kısıtlamak için adli tacize başvurulması’ şeklindeki yargı politikasının bir parçası olduğu anlaşılmaktadır (ibidem, § 59).” (Aynı karar, paragraf 639)

İki önemli kavram var bu kararda: “Yargı politikası” ve “adli taciz”. Bu davanın savcılarının ve yargıçlarının iktidarın gizli amacı doğrultusunda uygulanan “adli taciz” politikasının aracı olarak kullanıldıklarını AİHM de tespit etmiş bulunmaktadır. Çünkü “adli taciz” kavramını kullanan AİHM’in hem Demirtaş hem de Figen Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri başvurularında vermiş olduğu kararların esas konusu Mahkemenizin yürütmekte olduğu bu davanın soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde yapılan hak ihlalleridir. İktidar “adli tacizi” Ankara CBS ve Mahkeme heyetiniz aracılığıyla gerçekleştirmektedir.

Gizli amaç gizli ilişkiler gerektirir. Savcılar ve hakimler genellikle iktidarların politikalarından vazife çıkarmakla birlikte, özel hedefler söz konusu olduğunda gizli ilişkiler de devreye girer. HDP iktidar odaklarının özel hedeflerinden biridir; tıpkı Gezi ve Kavala davalarında olduğu gibi. İktidar odakları bu davayı hakim ve savcıların durumdan vazife çıkarmalarına dahi bırakmayacak kadar önemli görmekte ve yakından takip etmektedirler. Bu davanın soruşturma ve yargılama aşamalarında iktidar güçleriyle kurulan gizli ilişkilerin varlığından kuşkumuz yok.

HDP’ye ve Kürt halkına karşı açılan bu dava aynı zamanda Kobane Direnişi davasıdır. Bu nedenle bu davanın arkasında AKP-MHP iktidarının Kürt halkına karşı IŞİD ile işbirliğinin siyasi kodları saklıdır.

“İnsanlığa karşı suç örgütü” olarak hukuken de tescil edilen ve yeni bir katliam yapmak üzere Kobanê’ye doğru ilerleyen IŞİD’in durdurulması için başta BM olmak üzere AB, AK ve çok sayıda devlet çağrılar yaparken içten içe sevinmekte olan Türkiye’nin iktidar ortakları, Irak Kürdistan’nındaki peşmergelerin Kobanê direnişine destek olması ve IŞİD’in ilerlemesinin durdurulması için silahlarıyla birlikte Türkiye üzerinden geçmelerine izin verilmesi “uluslararası güçler” tarafından talep edilince fena sıkıştılar. Hayır diyemediler, bir süre bocaladılar ve sonunda kabul etmek zorunda kaldılar. Peşmerge sınırdan geçti, IŞİD püskürtüldü ama en ağır bedeli, tarihe geçen büyük direnme savaşı veren Suriye Kürtleri ve diğer ezilen halk kesimleri ödediler. HDP de bu bedelden payını aldı.

IŞİD’in püskürtülmesinden kısa süre önce 6 Ekim 2014 günü IŞİD’in ilerlemesinin durdurulması amacıyla sosyal medyadan çağrı yayınlayan HDP’nin bazı kentlerdeki eylemlerine AKP-MHP iktidarı tarafından polis ve paramiliter güçler saldırtılarak provoke edildi ve meydana gelen olaylarla ilgili iki soruşturma dosyası açıldı. Dosyalar beklemeye alındı. İki yıl sonra bu soruşturma dosyaları raftan indirildi. Önce Eş Genel Başkanları Selahattin DEMİRTAŞ ile Figen YÜKSEKDAĞ, üç yıl sonra diğer bir kısım milletvekilleri ve MYK üyeleri tutuklandı.

Bu davanın hem savcısı hem yargıcı olan iktidarın tarihsel korkudan gelen gizli amacının içinde bir başka amaç daha gizlidir: “Düştü düşecek” diye ifade ettiği sevinci kursağında kalan iktidarın Kobanê yenilgisinden duyduğu kuyruk acısının ve 7 Haziran seçimlerine giderken Demirtaş’ın ifade ettiği “seni başkan yaptırmayacağız” söyleminin öcünü almak. Bu nedenle olayların siyasi ve hukuki faturası iktidar odakları tarafından HDP’ye kesildi. Tutuklamaların bahanesi yapıldı. Ancak bu kanlı siyasal oyuna hukuksal kılıf uydurmak olanaksızdı. Hukuka ve yasalara kılıç çekildi.