Çiçek Özgen
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) “Şubat 2023 Depremleri 1.Yıl Raporu”nu yayınladı. Raporun yayınlanma amacı, yıkılmış kentlerin ortasında kendine günlük bir yaşam kuran ve bunu duyurmaya çalışan toplumun görünür kılınması olarak ifade ediliyor. Raporda detaylı olarak incelenmiş çok sayıda çarpıcı veri yer alıyor. Rapor sadece sağlık hizmetleri ve hasta-hekim ilişkisi kapsamında hazırlanmamış, insanların gündelik yaşamları irdelenerek, yaşadıkları mekanlar da halk sağlığı verisi olarak kabul edilmiş. Bu anlamıyla da daha geniş daha kapsamlı veriler elde edilmiş.
Hâlâ bulunamamış bedenlerin olduğu, hâlâ enkazların kaldırılmadığı, insanların hâlâ çadırlarda, derme çatma yapılarda yaşamaya çalıştığı şehirlerde, halk kendi kaderine terk edilmiş durumda. Deprem sonrasında özellikle yaşamın en çok etkilediği kadın ve çocuklar açısından durum daha çarpıcı. Erdoğan’ın “Oy yoksa hizmet de yok” dediği yıkılmış kentlerden biri olan Hatay’da, bu sözlerin boş bir laf olmadığı rapor okunduğunda daha iyi anlaşılıyor.
İşte raporda yer alan çarpıcı bir örnek: Raporun “Kadın Sağlığı” bölümünde, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, gebe kadınların muayene edilmesi için gerekli jinekolojik masa bile bulunmuyor. Riskli gebelik takibi için en temel donanımlar sağlanmamış. Seçim arifesinde reklam için milyarlarca lirayı devlet kasasından bir günde harcayan, “itibardan tasarruf olmaz” diyen iktidar, söz konusu kadın sağlığı olduğunda, basit bir bir muayene masasını bile göndermemiş bölgeye!
Diğer deprem bölgelerinde de kadınlar ulaşım, cinsiyet eşitlikçi olmayan iş dağılımı nedeniyle sağlık hakkına erişimde ayrıca sorunlar yaşıyor. Bu nedenle halk sağlığı taramalarının mobil yapılması gerekliliği vurgulanıyor. Depremin vurduğu diğer bir il olan Adıyaman’da Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi kullanılamaz durumda, bina ve personel eksikliği bulunmakta. Maraş’ta, aile planlaması malzemelerini vatandaşın kendisinin temin etmesi isteniyor.
Aile içi şiddette artış
Kadınlar sadece devlet şiddetiyle baş etmek zorunda kalmıyor erkil şiddetle de baş etmek zorunda bırakılıyor. Konteynırlarda kalabalık kalınması nedeniyle hiçbir kadının mahremiyeti bulunmuyor; yanı sıra aile içi şiddet oranlarının ve şiddetin boyutlarının arttığı, boşanmaların fazlalaştığı ve aile plânlaması hizmetlerine ulaşılamadığı belirtiliyor.
Hatay’da şiddet başvurularında sadece 15 kişinin, 2 hafta süreyle konaklayabildiği geçici bir konukevi mevcut. Uzun süreli ve geniş kapsamlı bir konukevinin olmaması kadınların çaresizliğini daha da büyütüyor. Ayrıca burada kalanlara verilmesi gereken psikolojik destek de verilemiyor. Çadırlarda kalan kadınların konteynır kentlere yerleşirlerse hak gaspına uğramaktan korktukları, bu nedenle şiddet gördükleri çadır alanlarında kalmaya devam ettikleri belirtiliyor.
Depremin kadınlar üzerinde psikolojik etkisi
Kadınların özellikle depremin yıldönümü yaklaştığında tedirginlik, ağlama, depresif ruh hali, çocuklarına şiddet uygulama gibi belirtiler gösterdiği raporda yer alıyor. Bazı kadınların yaşadıkları şoktan dolayı kendileri ve bebekleriyle yeterince ilgilenemedikleri, yeterli ve dengeli beslenemedikleri için sütlerinin azaldığı, iş yüklerinin artmasından dolayı birçok kadının çaresizlik, öfke gibi tepkiler gösterdiği tespit edilmiş. Deprem ve sonrasında mecbur kaldıkları yaşam biçiminin kadınlar üzerindeki travmayı derinleştirdiği ve süreklileştirdiği görülüyor.
İş yükü yine kadınların omuzunda
Özellikle kentlerden köylere göçlerin artmasıyla birlikte hane içinde yaşayan birey sayısında artış olduğu ve barınma konusunda belirsizlikte buna eklenince kadınların iş yükünde artış meydana gelmiş durumda. Bu ise kadınlarda çaresizliği ve tükenmişlik hissini tetiklemiş. Ayrıca depremde en çok etkilenen grubu oluşturmasına rağmen, bakmakla yükümlü olduklarının sağlığını önceleyen kadınlar, kendilerini ve ihtiyaçlarını da ikinci plâna atmış durumdalar.
Artan sağlık sorunları
Özellikle bazı bölgelerde toplumsal yaşayış biçimlerinin de etkisiyle ve kadınların kendi ihtiyaçlarını ötelemek zorunda kalmaları nedeniyle de kadınlar arasında sağlık sorunlarının da arttığı raporda ifade ediliyor. Örneğin, Adıyaman’da toplu yaşam alanlarında kalan kadınların, ortak tuvaletleri kullanmada sorun yaşamaları ve bölgenin toplumsal yaşamından kaynaklı idrarlarını tuttukları ve bu nedenle idrar yolu enfeksiyonlarında artış yaşandığı ifade ediliyor. Çadır ve konteynır kentlerde uyuz ve bitlenme vakaları artmış durumda. Bu ortamların kalabalık olması nedeniyle, üst solunum yolu hastalıkları da görülüyor. Örneğin; Hatay’da toplu yaşanılan yerlerde bulunan insanlar için risk oluşturan tüberküloz (verem) takibi için verem dispanseri bulunmuyor. Temiz suya erişimde sorun olması, çöplerin toplanması ile organizasyon sorunlarının devam etmesi gibi sorunlar hâlâ devam ediyor. Tüm bunlar bu bölgelerdeki insanların gündelik yaşamlarını müthiş etkiliyor.
Devletin gündeminde derpremzedeler yok
Raporu okurken de görüyoruz ki, orada yaşamı iyileştirmek için yapılanlar, halka verilmeye çalışılan destek çoğunlukla gönüllü ekipler tarafından sağlanıyor. Devletin yapması gerekenler, sivil toplum kuruluşları ya da bireyler tarafından omuzlanmaya çalışılıyor. O nedenle de sınırları bulunuyor.
Devlet ise bu bölgelerden zaten 1 yıl önce vazgeçmişti. Hem afet sırasında hem de afet yönetimi esnasında aslında devletin boşluğunu, kokuşmuşluğunu bize bir kez daha gösterdi. Devlet önce insanları enkaz altında ölüme tek etti, sonra da enkaza dönmüş kentlerde kendi kaderlerine terk etti. Depremin acısını, hayatta kalmış olmanın cezasını ise kadın ve çocukların omuzuna yükledi.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!