2012 yılında Alınteri Gazetesi için kaleme alınan bu makaleler dizisi, kadın sorununun tarihsel-toplumsal kökleri, kapitalist üretimin toplumsallaşma düzeyiyle sorunun kazandığı güncel muhteva arasındaki ilişki, Marksizm-Leninizm’in soruna yaklaşımı, ataerkinin devrimci-komünist saflara sızan etkileri, bu etkilere karşı verilecek mücadelenin kadın-erkek diyalektik bütünlüğü, kadının özneleşip özgürleşmesiyle onun da içine işlemiş toplumsal cinsiyet zincirlerini kırması arasındaki ilişki… gibi pek çok başlıkta kısa ve özlü değerlendirmelerden oluşuyor.
Aynı zamanda “Çıkışsız Değiliz!” adıyla broşürleştirilen yazı dizisinin güncelliğini, işlevselliğini koruduğunu, fakat internet çağının bu akıl almaz hızı içinde yeterince görünürleşmediğini düşünerek bu 8 Mart vesilesiyle yeniden yayınlamak/hatırlatmak istedik.
Kadın özgürleşmesinin sınıf mücadelesiyle ilişkisi ve bu mücadele içinde kapladığı ağırlığı, ikisi arasındaki diyalektik bütünlüğü, bu bütünlüğün önemine denk bir derinleşme ve kendimizdeki lekelere karşı mücadeleyi kışkırtması umuduyla…

Devrim iddiası taşıyan bir örgütün her şeyden önce kadın kitlelerini kazanmak gibi bir derdi olmalıdır
Parlak sloganlar yetmez!
Kadın kitlelerinin sınıfsal-toplumsal-kültürel… sorunlarını bütünlük içinde kavrayıp, somut talepler şeklinde formüle etmeyi “reformizm”, “oportünizm” ya da “feminizm”le özdeşleştiren düz yaklaşımlar bizden uzak olsun. Aynı şekilde bu sorunu genel bir devrim sorunu parantezine sıkıştıran, devrimle çözülecekler kategorisine indirgeyen yaklaşımlar da…
Kadın sorununda reformizm, feminizm ya da oportünizm bu sorunu üretim ilişkilerinden kopararak ele alan bir yaklaşımla söz konusu olabilir. Bu ilkesel düzlem net olduktan ve faaliyeti yürüten güçlerin kafası açık olduktan sonra bu tür sapma tehlikelerinin de en asgari düzeye ineceği ortadadır. Bu ilkeli duruşun besleneceği temel kaynaksa kadın sorunuyla da tarihsel materyalist bir anlayışla ilişkilenecek bir bakış açısının içselleşmesidir. Gerek Marx gerekse Lenin başlı başına bu sorunu ele alan kitaplar yazmadılar. Ama sorunun kendisinin bu yaklaşımla ele alınması konusunda devasa bir birikim oluşturdular. Bu birikim bugünü de aydınlatacak niteliktedir.
Reformizm, oportünizm, feminizm korkusuyla, devlet-toplum ve kapitalist üretim içinde kadın olmaktan kaynaklı katmerli sorunlarla karşı karşıya kalan kadın kitlelerinin bu sorunlarını görmezden gelmek devrim iddiası taşıyan bir örgütün her şeyden önce kadın kitlelerini kazanmak gibi bir derdinin olmadığı anlamına gelir. Kadınları kazanamayan bir devrim de mümkün değildir!
Oysa ki Lenin’in de belirttiği gibi yaklaşmalıyız soruna:
“(…) Bundan dolayı, kadınların yararına talepler ileri sürmemiz de doğrudur. Bu, sosyal-demokrasinin, II. Enternasyonal’in anladığı anlamda bir asgari program ya da reform programı değildir. (…) Kadın kitlelerini reformlarla yatıştırmak ve devrimci mücadele yolundan çelmek değildir. Tüm bu ve diğer reformist sahtekarlıklarla ilgisi yoktur! Taleplerimiz, burjuva düzeni içinde zayıflar ve hakları ellerinden alınmışlar olarak kadınların yakıcı ihtiyaçlarından ve rezilce alçaltılmalarından çıkardığımız pratik sonuçlardır. Bu sonuçları çıkarmakla, bu ihtiyaçları bildiğimizi, kadının aşağılanmasını ve erkeğin ayrıcalıklı olduğunu hissettiğimizi ispatlıyoruz. İşçi kadını, işçinin karısını, köylü kadını, küçük adamın karısını ve evet mülk sahibi sınıfların kadınlarını bile bazı açılardan ezen ve ıstırap çektiren her şeyden nefret ettiğimizi, evet nefret ettiğimizi ve ortadan kaldırmak istediğimizi ispatlıyoruz. Burjuva toplumundan, kadınlar için talep ettiğimiz haklar ve toplumsal önlemler, kadınların durumunu ve çıkarlarını anladığımızın ve bunları proletarya diktatörlüğü altında hesaba katacağımızın kanıtıdır. Elbette ki onları uyutan ve başlarına kâhya kesilen reformistler olarak değil -hayır, asla değil-, fakat kadınları eşit haklara sahip kişiler olarak bizatihi ekonominin ve ideolojik üstyapının dönüştürülmesinde birlikte çalışmaya çağıran devrimciler olarak!”
Bu açıdan da her gün beş kadının öldürüldüğü bir ülkede bu sorunu görmezden gelmek demek her şeyden önce kadın kitlelerini kazanmak gibi bir derdinizin olmadığı anlamına gelir. Aynı şekilde kapitalist üretimle, ev işleri-çocuk bakımı arasında sıkışıp kalan kadınların durumunu görmezden gelerek onların taleplerini dile getirmemek; feodal-gerici değerlerin kadın üzerinde yarattığı karanlık gölgeye karşı mücadele etmemek ya da burjuva aile içindeki rollerine karşı isyana çağırmamak da aynı anlama gelir… Kadının erkekle aynı işi yaptığı halde daha düşük ücret almasına, krizde kapının önüne ilk konulan olmasına, kendi bedeni ve iradesi üzerindeki tüm haklarına devlet ve bir bütün olarak erkek egemen toplumsal değerlerce hükmedilmesine, hatta kürtaj hakkına bile saldırılarak gerçek bir işgücü doğurma makinasına dönüştürülme çabalarına… karşı kadın kitlelerinin isyanını dile getirmemek, bu isyanı somut taleplere dönüştürerek kavga davetiyesi haline getirmemek onları devrime kazanmak gibi bir derdiniz olmadığı anlamına gelir.
Devrim derdi olan bir güç tüm bu sorunlara sırtını dönemeyeceği gibi, bu sorunları sosyalist bir dünya özlemini ateşleyecek birer manivela olarak kullanmaktan uzak duramaz. Kadın kitlelerine güven vermek, ezilen cins sorununu ancak yüzü komünizme dönük olan bir sosyalizmle çözülebileceğini anlatmak kuru vaazlara dönüşmüş sloganların genel tekrarıyla olabilecek bir şey değildir. Bu güven onların sorunlarını, özlemlerini, taleplerini gördüğümüzü, bunlar için dövüştüğümüzü pratikte göstererek sağlanabilir.
Sadece bununla da değil… Devrim iddiasına sahip olanların tüm yapıp ettikleri, hayat tarzları ve duruşlarıyla bu konuda nasıl bir dönüşüm ve farklılaşma yaşadıklarını hayatın içinden göstermeleriyle… [Sürecek]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!