Kürt Siyasetinde Kronikleşen Türbülans



Son yıllardaki her seçimden sonra belirgin bir bocalama geçirip yeni arayışlara girme mecburiyeti duyan Kürt siyasal hareketinin sorunu ne yönetimsel ne kadrosal ne taktikseldir. Sorun her şeyden önce Türkiye, bölge ve dünyadaki gelişmeleri hâlâ dar bir odaktan -bu yüzden de isabetsiz- okumaktan kaynaklı olarak stratejik hattın silikleşip bulanıklaşmasındadır. Başka bir anlatımla taktiklere ve gündelik politikalara da yön verecek tutarlı stratejik bir hat sahibi olmaktan uzaklaşmadır.


[Bu makale Devrimci Proletarya dergisinin baskıda olan Mart-Nisan tarihli 4. sayısından alınmıştır]

H. Selim Açan

Kürt siyaseti 1 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana neredeyse her seçim döneminde türbülansa giriyor. Her seferinde önce kendisi olmaktan çok başkalarının ne yapacağını gözeten bir kararsızlık ve belirsizlik hali baş gösteriyor. Giderek söylemle sergilenen pratik arasında hatta parti adına dile getirilen söylemler arasında bariz çelişkiler ortaya çıkıyor. Bırakalım hareketin yeminli düşmanlarını, tabandaki kadrolar ve taraftar kitlesi içinde bile “Ne oluyor, ne yapılmak isteniyor” sorgulamalarını tetikleyen bu bulanıklık yetmezmiş gibi ittifak siyaseti adına izlenen politikalardan aday belirlemeye kadar aynı kesitte atılan anlaşılmaz adımlar kuşku ve tepkilere yol açıyor. Bunun üzerine bir de sadece Kürtlere bağlı olmayan etkenlerin toplamı olarak hayâl kırıklığı yaratan sonuçlarla karşılaşılınca parti ile Kürt halk kitleleri arasındaki mesafe açılıyor. Sadece parti yönetimine değil izlenen politikalara duyulan güven ve bağlılık zayıflıyor. Bu döngü -dediğimiz gibi- adeta kronikleşmiş durumda. 

Geçtiğimiz Mayıs’ta yapılan genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçimi bu açıdan bir zirve oldu. Daha doğrusu, seçim-sandık odaklı siyasetin hareketi sürüklediği fakat önceki seçimlerde görece hafif atlatılan, dışsal nedenlere bağlanarak geçiştirilen türbülans bu kez yere çakılmayla sonuçlandı. Türkiye’de rejimin ve parlamenter siyaset olanaklarının geçirdiği değişimin yanı sıra burjuva siyaset sahnesinde geleneksel ‘merkez’in bile ne denli sağcılaştığına gözünü kapatan parlamenter budalalık, Kürt seçmeni oy makinası yerine koyup başını Kılıçdaroğlu’nun çektiği burjuva düzen muhalefetinin kuyruğuna takılmakla o cephenin uğradığı bozgunun altında kalanlardan biri oldu. 

Neyse ki Kürt halk kitlelerinin siyasal birikimi ve tarihsel değerleri bu noktada devreye girdi. Açık alan siyasetini sadece seçimlere indirgeyen, seçim politikalarını belirlerken de kentli Türk orta sınıflarının beklentileriyle uyumu gözeten, bu anlamda kimlik erozyonu yaşayan, tarihsel ufkunu kaybetmiş gündelik politika tarzının biriktirdiği tepki harekete geçti. Parlamentarizm batağında çürümeye yüz tutan hareketi özeleştiriye ve kan değişimine zorladı. 

Bir silkinme ve değişim çabası var ama…

Yalnız bu özeleştirinin kapsamı ve derinliği -kimi çizgi ve belirtiler dışında- hâlâ meçhul. Ne kritik bir dönemin simgesi HDP’nin hukuki varlığına nokta konulurken ne de sonrasında geçmiş süreçlerin değerlendirmesi ve çıkarılan sonuçlara dair bütünsel bir muhasebe ortaya konuldu. Olumlu bir yöntem olarak halk toplantıları düzenlendi ama bunların toplamında dile getirilen eleştiriler ve çıkarılan sonuçlara dair dışa yansıyan bilgiler de yetersiz. Bu arada parti yönetimi değişti, tabanın sesine daha fazla kulak verme eğilimine girildiği görülüyor. Önümüzdeki yerel seçimlerde gösterilecek adayların ön seçimle belirlenmesi bu basıncın sonucu. Halkın siyasete katılımını seçimden seçime oy verip partinin düzenlediği miting ve etkinliklere katılıma indirgeyen burjuva siyaset tarzının alışkanlıklarından arınma yönünde atılan anlamlı bir adımdı bu uygulama. Gerçi gerek trollerin suyu bulandırma çabası gerekse aceleye gelmesi ve deneyimsizlik yüzünden yapılan hatalar nedeniyle hedeflenen güveni tam yaratamadı belki ama zamanla yerli yerine oturup kurumsallaşan eş başkanlık sistemi gibi bu da önemli bir başlangıç olarak görülmeli. 

Asıl dikkat çekici olan dönemsel politika ve önceliklerdeki değişiklik. Bu açıdan 1990’ların Serhildan ruhunu canlandırma, bu anlamda öze (Kürtlüğe) dönüş yönelimine girildiği anlaşılıyor. Ama bunun nasıl temellendirildiği, hangi politika ve yöntemlerle hangi yönde nasıl derinleştirileceği, tabanda yeni bir moral motivasyon yaratmanın ötesine istense de geçemeyecek dogmatik bir tekrar çabası olmaktan çıkıp o ruhun bugünün gerçekliğine nasıl taşınacağı, bu arada sadece politika alanı olarak değil ondan da önce düşünsel ve ruhsal yönlerden dar milliyetçi bir içe kapanmaya dönüşmesinin önünün nasıl alınacağı şu an için net değil. 

Taktik adımlar kapsamında atılan bazı adımlardan hareketle kimi tahmin ve öngörülerde bulunabiliyoruz ancak. Önümüzdeki yerel seçimlerde özellikle de İstanbul, İzmir ve Ankara gibi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Batı illerinde onun-bunun kuyruğuna takılmanın yollarını aramayı esas almak yerine bağımsız politik bir güç olduğunu hatırlayıp başkalarına da hatırlatarak kendi adaylarıyla ortaya çıkmak ya da yoksulluğun, işsizliğin ve gelecek endişesinin korkunç boyutlar kazandığı şu dönemde bu denli merkezileştirmenin ne kadar isabetli-kapsayıcı olduğu tartışması bir yana “Kürtler ve Kürt sorunu vardır” gerçeğini gündemleştirmeyi amaçladığı anlaşılan tecrit karşıtı kampanya, Özgürlük Yürüyüşü ve Adalet Nöbetleri bu adımlar içinde öne çıkanlar. 

Gerçi bir taraftan da yeni yönelimleri hâlâ “kazan-kazan” anlayışına dayalı bir seçim stratejisi sınırları içinde açıklamaya çalışan parlamentarist zihniyete özgü yaklaşımlarla ya da Başak Demirtaş’ın ortalığı bulandırıp zihinlerde bir dizi yeni soru yaratmaktan başka sonuç doğurmayan adaylık niyetini parti hukuku ve işleyişini hiçe sayan bir yöntemle dayatmasının yol açtığı kasılmalarla karşılaşmaya devam ediyoruz. Daha da önemlisi, ne siyasal ne toplumsal atmosfer ve dengeler bakımından ortada en ufak bir belirti yokken ‘yeni bir çözüm süreci beklentisine’ girilmiş olması hem hüsranla sonuçlanan geçmiş “çözüm süreci” deneyiminden hem de arkasından yaşananlardan neredeyse hiç ders alınmadığını düşündürüyor.*

Öncelikle yakalanması gereken halka

Kürt siyasal hareketinin gelinen noktada ciddi bir silkinmeye ihtiyacı olduğunun görülüp kabullenilmesi önemli bir adım. Fakat bu değişim yönelimi sadece parti yönetiminde ve dönemsel politikalarda bazı değişikliklerle sınırlı kalacak olursa sonucun farklılaşacağını beklemek düpedüz kendini kandırmak olur. Çünkü sorun daha derinde, tek ya da birkaç boyuta (nedene) indirgenemeyecek ölçüde de katmanlı. 

Örneğin Mayıs ayında yapılan son seçimlerde HDP seçmeninin dörtte biri sandığa gitmemiş ya da partiye oy vermekten vazgeçmişse bunun üzerinde ciddi olarak durup düşünmek lâzım. Bu tavır tabanda partiye ve politikalarına duyulan güvenin nasıl yıpranıp aşındığını gösterir. Her dört seçmenden birinin kaybı nicelik olarak da küçümsenecek bir oran değil üstelik. Bu tabloyu sadece aday seçiminde yapılan hatalara ya da parti üzerindeki aralıksız saldırılar sonucu sahada çalışan deneyimli yerel kadro sıkıntısına bağlamak -ki her iki nedenin de payı var kuşkusuz- mazeret teorilerinin arkasına saklanmak olur. Tabandaki bu güven erozyonu ve soğumanın henüz kalıcı bir kopmaya dönüşmemiş olmasını, bu arada tepkilerini sandığa gitmeyerek gösteren kesimleri tekrar kazanma şansı ve umudunun olduğunu öne çıkarmak ise teselli teorisi anlamına gelir. 

Son yıllardaki her seçimden sonra belirgin bir bocalama geçirip yeni arayışlara girme mecburiyeti duyan Kürt siyasal hareketinin sorunu ne yönetimsel ne kadrosal ne taktikseldir. Sorun her şeyden önce Türkiye, bölge ve dünyadaki gelişmeleri hâlâ dar bir odaktan -bu yüzden de isabetsiz- okumaktan kaynaklı olarak stratejik hattın silikleşip bulanıklaşmasındadır.**

Başka bir anlatımla taktiklere ve gündelik politikalara da yön verecek tutarlı stratejik bir hat sahibi olmaktan uzaklaşmadır. Özellikle yasal Kürt siyasetinde strateji ile taktik ilişkisi adeta yer değiştirmiş haldedir. İkincisi birinciye tabi, ona hizmet edip gerçekleşmesinin koşullarını yaratmaya hizmet edeceği yerde sürekli birinciyi kemirmektedir. Gelinen noktada artık gündelik/dönemsel taktikler stratejinin yerini almıştır. İlişkinin böyle ters yüz olması kendi dışındaki güç ve etkenlerin basıncına göre politika belirleyen bir eksen kaybı ve kimliksizleşmeyi de haliyle beraberinde getirmektedir. Parti içi ilişkilere de yansıyan kasılmaların ve tabandaki tepkinin ana nedenlerinden biri budur. 

Fakat asıl sorun dünya, bölge ve Türkiye okumasında olduğu gibi Kürt toplumunun geçirdiği değişimin okunamamasında düğümlenmektedir. Kürt siyaseti, Türkiye’nin genelinde olduğu gibi Kürt toplumunun da özellikle 2000’ler sonrasında geçirdiği sosyo-ekonomik değişimin sanki farkında değilmiş gibi davranmaktadır. Ufak-tefek biçim ve söylem değişiklikleriyle yıllardır aynı ezberleri ve ezberlenmiş ritüelleri tekrarlayıp durmaktadır. Halbuki Kürt toplumu 2000 öncesinde olduğu gibi ağırlıklı olarak kırsal bir toplum olmaktan çıkıp kentlileşmiş ve proleterleşmiştir. Sadece siyasal ya da ekonomik nedenlerle Türkiye metropollerine göç etmek zorunda kalanlar değil Kürdistan’da yaşamaya devam eden Kürtler de hızlı bir proleterleşme sürecindedirler. Üstelik tam da etnik kimliklerinden dolayı proletaryanın da ‘en altındakiler’ arasındadır. Türkiye metropollerinde birçok sektörde çalışan işçilerin hatırı sayılır bir kesimi Kürt’tür. Bunun yanı sıra Antep, Maraş, Malatya, Adıyaman, Urfa, Batman, Van başta olmak üzere Kürt illerinin çoğu bugün Türk tekelci burjuvazisinin ucuz emek depoları haline gelmiştir. Türk tekelci burjuvazisi için bölge adeta “Türkiye’nin Çin’i”dir. Hemen hepsi tekstil, konfeksiyon, gıda gibi emek yoğun sektörlerdeki fabrika ve OSB’lerde çalışan Kürt işçiler, Batı illerinde çalışan işçilerden çok daha ağır koşullarda yoğun bir artı değer sömürüsüne uğramaktadır. Türkiye’deki asgari ücretin bile çok altında kalan bölgesel asgari ücrete çalıştırılmaktadır. Bu arada bir parantez açalım, bu yağma Hasan’ın böreğinden Kürt burjuvaları ve üst orta sınıfı da nemalanmaktadır.  

Hâl böyleyken yıllardan beri bölgedeki en etkin siyasal parti ve toplumsal örgütlenme ağlarına sahip olan Kürt siyasal hareketinin örgütleyip öncülük ettiği örneğin neden tek bir Özak örneği yoktur? Emeğin yaşadığı yoksullaşmanın dayanılmaz boyutlar kazanması yüzünden için için kaynayan illerden biri olarak öne çıkan Antep’te iki yıldır kesik kesik dalgalar halinde kitlesel işçi isyanları yaşandığı halde HDP neden bunların bir tekinde bile görüntüye dahi girmemiştir?..

Bu sorunun yanıtı açık aslında: Emek ve emeğin sorunları, proleterleşmiş bir toplumun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar, yoksulluk ve yoksunluklar yok çünkü hareketin görüş alanında! Zaman zaman verilen demeçler ve sembolik bazı jestler dışında belirli bir strateji ve politikalar temelinde yürütülen sistematik bir çaba ve yönelim yok! Bu konu yıllardır söylem düzeyinde dahi zaman zaman akla gelen bir kenar süsü sadece. 

Parti yönetiminde yaşanan değişimden sonra DEM Parti eş başkanlığına gelen Tuncer Bakırhan, 10 Şubat günü Mersin’de sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin katıldığı bir toplantıda Akkuyu’da yapımı süren nükleer santral inşaatında 2 bine yakın Siirtli’nin çalıştığını söyledikten sonra bu olgudan şöyle bir görev çıkarıyor: “Katkı sunun, bu işçiler seçim günü memleketlerine gidip oy kullanabilsinler”!!! Bu mudur? İşçilerin insanlık dışı koşullarda çalışıp yaşamaya zorlandıkları, en basit güvenlik önlemleri dahi alınmadığı için bugüne kadar kaç işçinin iş cinayetine kurban gittiğinin bilinemediği, kısa bir süre önce menenjit salgınının yaşandığı ve sırf bu yüzden 6 işçinin öldüğü bilinen öte yandan akıl almaz bir çevre cinayetinin simgesi bir emek cehenneminde çalışan 2 bin işçiyi sadece bir oy deposu olarak gören yaklaşımlarla mı örülecektir 3. Yol Siyaseti?.. [Sürecek

(*) Bu konuda aynı -üstelik kirlenmiş- suda ikinci kez yıkanma hayalini görenler kervanına yıllardır sesi-soluğu çıkmayan Leyla Zana da katıldı. Zana’dan da önce Mayıs seçimleri öncesi Cengiz Çandar ve Hasan Cemal gibi siyasi cesetlere hayat öpücüğü verilmeye kalkılması bu beklentinin sonucuydu. Bugünün dünya, bölge ve Türkiye koşulları göz önüne getirilecek olursa ortada kelimenin tam anlamıyla fol yok yumurta yokken Türk faşizminin yeni bir çözüm sürecine yönelebileceği rüyasının görülmesi hem siyasal süreçleri ve dönemi okuma konusundaki subjektivizmin boyutu açısından ürkütücü ve kaygı verici hem de korkunç bir hayâl kırıklığı ve “çöktürme plânı” pratiği ile noktalanan geçmiş “çözüm süreci” deneyiminden hiç ders alınmadığının göstergesi. Gerçi o sürecin de derli toplu bir muhasebesi yapılmadı bugüne kadar ama kırık dökük dile getirilen özeleştiriler sırasında en azından barış talebinin özellikle de Türk toplumunun hatırı sayılır bir kesiminin desteğini alacak şekilde toplumsallaşmadığı/toplumsallaştırılamadığı koşullarda yürütülecek süreçlerin sağlıksızlığı konusunda ders çıkarıldığı vurgulanıyordu. Şimdi bu açıdan bugün ortada hangi olumlu belirtiler var ki yeni bir çözüm süreci rüyası görülüyor?..

(**) Siyasette çok sayıda aktör ve etkenin işin içine girdiği dinamik süreçlerin tahlilinde yanılgıya düşmek doğal, bir anlamda kaçınılmazdır. Ağır sonuçlar doğurmayan gündelik/taktik sınırlar içinde kaldığı sürece bunlar bir biçimde giderilir. Fakat süreçlerin sonraki seyri üzerinde de etkili olan stratejik nitelikteki yanılgılar konusunda aynı rahatlığı sergileyemeyiz. Örneğin özerklik ilanlarının arkasından yaşanan şehir savaşlarını değerlendirirken “Devletin bu kadar ileri gideceğini beklemiyorduk” itirafında dile gelen yanılgı “savaşta olur böyle şeyler” rahatlığıyla geçiştirilecek türden bir yanılgı olarak görülemez. Kürdistan’da özgürlük hareketinin kalelerini oluşturan yerleşim birimlerinin yerle bir edilip yüzbinlerce insanın yaşamının allak bullak olması dışında çoğu deneyimli yerel kitle önderi çok sayıda kadronun imhasıyla sonuçlanan o sürecin olumsuz sonuçları etkisini bugün bile sürdürmektedir. Yasal siyaset alanında yaşanan eksen kayması, irtifa ve nitelik kaybının başta gelen nedenlerinden biri de budur zaten.  

Ukrayna’da patlayan NATO-Rusya savaşının Ortadoğu başta olmak üzere dünya çapında yol açabileceği sarsıcı sonuçları öngörmeye çalışmak yerine sanki değişik yörelerde karşılaştığımız yerel vekalet savaşlarından yeni birisiymiş gibi değerlendirip “Biz kendi gündemimize bakalım” şeklinde yorumlamayı ya da son Filistin-İsrail savaşını sadece HAMAS’ın dinci karakterinden hareketle okuyup meydanı uzun süre Hüda-Par ve Yeniden Refah gericiliğine terk etme yanılgısını bu kapsamda anabiliriz. Kuzey’de de, Güney ve Rojava parçalarında da tam tersi yönde gelişme olasılıklarına hazırlıklı olmak gerekirken ‘yeni bir çözüm süreci’ beklentisi içine girmeyi de bu vahim yanılgı örneklerine ekleyebiliriz.