Tav Sokağı ve Cehenneme Bakma



Biz içeriye girerken, aramızdan yaşlı bir kadın geçti. İki kirli çıkın taşıyordu. Birini vücudunun önüne, diğerini sırtına yüklemişti. Kadın evsiz barksız zavallı biriydi. Bu aylak kadın, salyangoz gibi evini sırtında taşıyordu


Jack London

Mile End yolundan aşağı üç kişi yürüyorduk. İçimizde bulunanlardan biri, bir kahramandı. On dokuz yaşlarında zayıf ve ince bir delikanlıydı . O denli zayıftı ki, bir rüzgar esse, onu önüne katıp sürükleyebilirdi. Ateşli bir heyecan içinde sancı çeken bir solcuydu. Kürsüde ve masa başında pek çok konuşmaya katılmış, Boer Savaşı’ndan önce bir yığın olayın içinde yer almıştı. Hani, şimdilerde bile düşündükçe birçok İngiliz’in canını sıkan Boer Savaşı… Yolda yürürken başından geçenleri anlatıyordu.

Otobüslerde, parklarda saldırıya yeltenenler, birbiri ardı sıra kürsüye çıkıp konuşmacıyı aşağıya alan serseriler, gözü dönmüş kalabalıklardan yediği dayaklar ve kilisedeki kuşatılmaları. Kırılan camlar ve polis yetişinceye dek, arkadaşlarıyla omuz omuza verdikleri mücadele. Serserilere karşı dövüşmüştü. Cam kırıkları, alt üst edilmiş ortalığın anlatımıyla süren konuşma biterken, “Güçlü insanları ne denli kıskandığımı bilemezsin. Bu zayıf vücudumla, iş kavga boyutuna ulaştı mı bir şey yapamıyorum,” diyordu.

Yürüyüş arkadaşlarıma bakarken, sevgili Batımı anımsayıp oradaki güçlü yiğitleri kıskandığımı anımsadım. Bu genç ve gözüpek arkadaşıma bakarken, onun yollarda barikatlar kurup, dünyaya, henüz insanların mertçe ölmeyi unutmadıklarını kanıtladıklarını düşündüm. Yol arkadaşlarımdan, bir ayakkabı yapım atölyesinde çalışan diğeri konuşmaya başlamıştı. “Yürekliyimdir ben!

Yürekli! Diğer çalışma ardaşlarımdan hiçbirine benzemem. Onlar da beni, i nsan soyunun güzel bir örneği olarak gösterirler. Tam yetmiş kiloyumdur.”

Kendisine seksen beş kilo geldiğimi söylemediğim için mutsuz olmadım. Zavallı adam, sağlıksız bir yüzü, eciş bücüş bir vücudu, çökük omuzları vardı. Bu görünümü ağır çalışma koşullarından kaynaklanıyordu. Oysa, yürekli ve sağlam bir adamdı kendi tanımlamasıyla.

“Boyun ne kadar?”

Kasılarak: “Bir yetmiş,” dedikten sonra, “dükkanda çalıştığım diğer arkadaşlarım… ” diye sürdürürken: “Senin dükkanı bir göreyim, bakalım,” dedim.

Dükkan şu anda çalışmayı durdurmuştu, ama ben görmek istiyordum. Lemen Sokağı’nı geçip Spitalfield’den sola döndük ve Tav Sokağı’na girdik. Bir dolu çocuk, çamura belenmiş bir şekilde, kurbağalar gibi gürültü çıkararak, sokağın içinde koşturarak oyun oynuyordu. Dar bir kapı girişinden geçtik. Bu yer öylesine dardı ki, anneliğin tüm kutsallığını ayaklar altında çiğneyerek çocuğunu emziren bir kadının üstüne basıyorduk. Kadının ardındaki karanlık holden kurtulup, merdiveni tırmanmayı denedik. Üç kat kadar çıktık. Elli santim kadar genişlikte olduğunu tahmin ettiğim sahanlık pislik içindeydi. Ev olarak isimlendirilen bu yerin yedi odası vardı ve altısında yirmi kadar insan barınıyordu. Bunlar, bu odalarda uyuyorlar, oturuyorlar ve yaşamlarını sürdürüyorlardı. Yedinci odaya girdik. Ötekilerden biraz küçüktü ve ortaya konulmuş masa, dönülecek bir boşluk bırakmıyordu çevrede. Beş kundura kalıbı vardı, ama ben bu odada çalışacak kişilere yer bulamadım. Odadaki boşlukları, ayakkabı kutuları ve saya malzemeleri kaplıyordu.

Bitişiğindeki odada altı çocuklu bir kadın barınıyordu. Öteki delikteyse, ölmek üzere olan veremli oğluyla birlikte bir başka kadın. Kadının anlattığına göre, sokaklarda karamela satıp, hastanın süt gereksinimini bu işle karşılıyormuş. Haftada ancak bir gün et yüzü görebiliyormuş oğlu .

İşçi arkadaşım: “Öksürükleri çok korkunçtur,” dedi. “Çalışırken işitiyoruz da, dayanılmaz öksürük nöbetleridir.”

İş olduğunda arkadaşım, dört arkadaşıyla bu odada birlikte çalışıyor. Tepelerinde ölgün ışıklı bir lamba oluyor ve beş kişinin nefes alıp verdikleri bu odaya, bir de lambanın isi ekleniyor. Arkadaşım, işinin iyi olduğu zamanlar haftada otuz şilin kazanabildiğini söyledi.

“Ama bu parayı en usta olanımız kazanabilir. Günde on dört saat çalışmak gerekir. Ama nasıl bir çalışma temposu… Ter içine gömülürüz ve inan ki izlemeye kalksan gözlerin kararır. Ağzımdan alıp alıp çaktığım çivileri sanki bir makine bırakıyor sanırsın. Şu ağzıma bir baksana!”

Baktım. Metalle temastan, diplerine kadar çürümüştü tüm dişleri. “Dişlerimi düzenli olarak yıkarım, yoksa daha kötü olurdu,” diyor. Kirayı işçilerin bölüştüğünü, malzemeyi aralarında topladıkları parayla aldıkların ı söyledi ardından.

“Peki ama,” dedim. “Bu işin verimlilik süresi ne kadardır, yani kaç ay düzenli para kazanabiliyorsunuz?”

“Dört ay,” dedi. Yılın geri kalan aylarında ise haftada on ile yirmi şilin arasında değişen bir gelirleri vardı. İçinde olduğumuz haftanın yarısı bitmesine karşın arkadaşımın kazancı ancak dört şiline ulaşabilmişti.

Sonra anlatımını sürdürdü: “Bu yıl, meslekteki son yılım olacak. Artık sayaların elle yapımı tarihe karışıyor, makineler girdi devreye, üretim onlarla sürecek, biz de çalışamayacağız artık.” Bu konuşmalarla holdeki çocukları geçip, kadının üzerinden atlayarak dışarıya ulaştık.

Belediyenin teneke mahallelerde oluşturduğu işyerlerini de gezdik. Buradaki işçiler, el sanatkarları ve esnaflar daha çoktu, fakat sağlık koşulları daha iyiydi. İnsanın gözünü karartacak derecede hızlı çalışan, ağzından makineden çıkarırcasına çivi bırakan ve insan soyunun güzel örneklerinden biri olan yürekli arkadaşım: “Şimdi sana Londra’nın ciğerini göstereceğim,” dedi. “Spitalfield Bahçesi.”

İsa’nın kilisesinin gölgesi, Spitalfield bahçelerine düşmüştü ve kilisenin üzerindeki saat, üçü gösteriyordu. Ayrıca görmekten mutlu olmadığım bir görüntüye de şahit olmuştum.

Benim gül bahçemden daha da küçük olan bu mekanda tek bir çiçek yoktu. Birazcık çim görünüyordu ve bunun üzeri de dikenli tel ve demir kazıklarla donatılmıştı. Anlaşılan burada geceleri kimse barınmasın isteniyordu.

Biz içeriye girerken, aramızdan yaşlı bir kadın geçti. İki kirli çıkın taşıyordu. Birini vücudunun önüne, diğerini sırtına yüklemişti. Kadın evsiz barksız zavallı biriydi. Bu aylak kadın, salyangoz gibi evini sırtında taşıyordu.

Çakıl dökülmüş yoldan geçtik. Yoksul, bitkin, tükenmiş insanlar, bu çakıl döşeli yolun iki yanını, yürek parçalayan bir biçimde işgal etmişti. Pislik içindeydiler ve hepsinde de akla gelebilecek olan tüm deri hastalıkları mevcuttu. İlikleri üşütecek denli bir soğuk vardı ve bu soğuğu artıran bir rüzgar esiyordu. Bu insancıklarsa birbirlerine yapışmış bir şekilde uyukluyor ya da uyuklamaya uğraşıyordu. Bir tarafta on sekiz yaşından yetmiş yaşına kadar, yirmi civarı kadın oturuyordu. Bir tahtanın üzerine uzatılmış bir de bebek vardı aralarında. Ve onunla kimse ilgilenmiyordu. Öte yanda birbirine yaslanmış iki adam uyuyordu, az ötelerindeyse bir aile yerleşmişti. Kucağında çocuğunu uyutan bir anne ve kocası -dost da olabilirdi- ayağına büyük gelen ayakkabısıyla oynuyordu. Bir başka tarafta kadınlardan birisi elbisesinden sarkan ipleri kesiyor, yanında oturansa bir iğneyle elbisesinin yırtıklarını dikmeye çalışıyordu. Ötelerde, sevgilisinin dizleri üzerinde bir genç uyuyordu ve iki sevgilinin de durumu birbirlerinden farklı değildi.

Benim dikkatimi çekense, bu uyuklamalardı. Nedendi acaba? Neden bu insanların çoğu uyumaya çalışıyordu? Bunun nedenini sonradan kavradım. Parklarda geceleri

uyumak yasaktı, hemen hemen hepsi uyumasa da, uyuklamaya çalışıyordu. O denli bir uyuşukluğa kapılmışlardı ki, bizlerin farkına varan dahi olmadı.

“Londra’nın ciğeri ha! Burası ciğer değil, kokuşmakta, çürümekte olan bir yara!” dedim.

Sonra da: “Buraya beni niçin getirdiniz?” diye bir soru yönelttim. Yanımdaki rehberim hemen yanıtladı: “Buradaki kadınlardan birçoğu yarım peniye kendini satar da ondan,” dedi.

Oysa öteki solcu genç, dayanılmaz bir tiksinti içinde yalvarmaya başladı: “Ne olur terk edelim burayı, gidelim buradan.”

Ötekinin tüm neşeli konuşmalarına karşın, bu arkadaşımın daha neler dediğini şimdi pek anımsayamıyorum.

[Altta Kalanlar, Jack London, Türkçesi: Hüda Coşkun, Yalçın Yayınları]