Eylül Gökçin
Uzun süredir tüm dünyada -ve tabii Türkiye’de- tartışılan ve üzerine epeyce konuşulan bir mesele doğurganlık hızının düşmesi. Kapitalizmin içinde bulunduğu krizi aşmak için dünyayı savaşa, kaosa sürükleyen, uyguladıkları iklim politikalarıyla halklara nefes alacak alan dahi bırakmayan günümüz burjuva iktidarlarının liderleri doğum oranlarının düşmesini neredeyse tamamen kadınlara endeksliyor. Aileyi merkeze alarak ürettikleri politikalarla kadınları adeta bir kuluçka makinesi gibi görerek kadın bedeni üzerinde söz söyleme haklarının olduğuna inanıyor. Her gün binlerce çocuğun açlıktan, yoksulluktan yaşamını yitirdiği böylesine barbarlaşmış bir dünyaya çocuk getirilmesi konusunda yetişkinleri ikna etmeye çalışıyor.
Türkiye’ye gelecek olursak, AKP iktidarı doğurganlık oranlarının düşmesini varlık-yokluk meselesi olarak nitelendiriyor. Bu yönelimin diğer bir nedeni toplumsal krizin düzeyidir. Bu krizin en belirgin biçimlerinden biri ataerkinin dolayısıyla ailenin krize sürüklenmesidir. Dünya düzleminde yaşanan bu krizi AKP kendi ideolojik rengiyle aşmaya çalışıyor. Kadını da aileyi de bu renge göre yeniden kurgulamaya çalışıyor.
Bu bağlamda da anneliğe ve dolayısıyla aileye kutsallık atfederek meseleyi aşmaya çalışıyor. İktidarın bu konudaki son alamet-i farikası ise Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü’nün kurulması. “Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun eksiktir, yarımdır” diyen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla kurulan bu kurulların ise toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı politikalar üretmek yerine kadınları hedef tahtasına oturtan söylem ve politikalar üretmekten öteye gidemeyeceği gerçeği gün gibi karşımızda duruyor.
İktidar oluşturduğu Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü’nün amacını ise şöyle açıklıyor: “Doğurganlık hızının nüfusun yenilenme seviyesinin üzerinde tutulması ve aile kurumunun güçlendirilmesi suretiyle sağlıklı ve dinamik nüfus yapısının korunması için kısa, orta ve uzun vadeli politikaların oluşturulmasını sağlamak”
Üstü kapalı bir şekilde söylediklerini açıkça ifade edecek olursak kapitalist üretim sisteminin ihtiyaç duyduğu yeni işçi-köle ordularını yaratmak için doğum hızını arttırmak. Bunu yapabilmek için ise sistemin bir garantörü olarak gördükleri “aile kurumunu” kendi ihtiyaçları doğrultusunda güçlendirmek!
Meseleyi iktidarın “kadınlar neden doğurmuyor?”, “gençler artık evlenmekten imtina ediyor” sığlığından çıkarıp somut durumun somut tahlilini yapacak olursak; dünyadaki diğer burjuva iktidarlar gibi AKP iktidarı da kapitalist üretim ilişkilerinin “aile kurumunu” sarsacak düzeye gelmesi karşısında tüm silahlarını kuşanıyor. Sistem bir yandan kadını üretime dahil etmenin yollarını ararken bir yandan da annelik ve eşlik rollerini ihmal etmemesi için kadına aba altından sopa gösteriyor. Erkek şiddetinin cezasızlıkla ödüllendirilmesi bu durumun en büyük kanıtlarından biri olarak karşımızda duruyor. Kısacası Doğurganlık Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü bahane, kapitalist işgücünü arttırmak şahane…
Dolayısıyla kaynaklarını sürekli olarak kapitalizmin çıkarları doğrultusunda sömürdüğünüz bir ülkede -kadın ya da erkek hiç fark etmez-, hatırı sayılır bir çoğunluk çocuk sahibi olmak istemiyor. 6.6 milyon kişinin 22 bin 104 lira olan asgari ücretle çalıştığı, bir çocuğu büyütmenin, okutmanın, doğru ve yeterli bir şekilde beslemenin ve her türlü kötülükten korumanın giderek daha da imkansız hale geldiği bir coğrafyada çoğunluk çocuk yapmak istemiyor.
Asgari ücretin neredeyse bir kreş ücretine denk geldiği, kreş açmak yerine var olan kreşlerin kapatıldığı, yoksulluğun çığ gibi büyüdüğü, bir grup zengin mutlu azınlığın dışında milyonların açlık sınırının altında yaşadığı; bırakın peynire, yumurtaya ulaşmayı ekmek almakta dahi zorlandığı bir coğrafyada kimse açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla sınanacak, fabrikalarda köle gibi çalışmak zorunda kalacak, kirli savaşlarınızda ölecek-öldürecek bir çocuğu dünyaya getirmek istemiyor.
Neoliberal sömürünün giderek daha da vahşileştiği, işçilere-emekçilere güvencesiz/esnek çalışma koşullarının dayatıldığı, bir işçinin-emekçinin günde 12-14 saat çalıştığı, evini sadece uyuyabilmek için kullandığı, gittikçe daha da tekinsizleşen bu gezegene çoğunluk duygusal ve maddi açıdan doyuramayacağı bir çocuk getirmek istemiyor.
Kadınların adeta bir kuluçka makinesi olarak aile duvarlarının arkasına hapsedilmeye çalışıldığı, bırakın sokakları, kamusal ve toplumsal alanları, kendini evinde dahi güvende hissetmediği bir ülkede kadınlar gayet bilinçli, bir şekilde tercihini çocuk yapmamaktan yana kullanıyor.
Özcesi karşımızda duran bu realitede verilecek örnekler daha da çoğaltılabilir. Ancak asıl mesele her çocuğun şeker yiyebileceği, bisiklete binebileceği, sokaklarında özgürce koşturup, ağız dolusu kahkahalar atabileceği bir dünyayı kurabilmekte…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!