İmralı Açıklaması Üzerine



Arka planındaki gelişmelere dair yeterince bilgi sahibi olmadığımız sürecin seyrine ve olası sonuçlarına dair duyduğumuz kaygı ve güvensizliklere karşın bu konuda nihai kararı Kürt halkı ve onun öncüleri verecektir


Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın haftalardır beklenen açıklaması dün kamuoyuna duyuruldu.

Açıklamanın, barış özlemi ve beklentisi içindeki Kürt halkının, kalleşliğine ve dalaverelerine tarih boyunca tanık olduğu Türk burjuva devletinin olası tutumuna dair kuşku ve güvensizliğini giderici bir içerik ve havada olmadığı ortada. Metin esas olarak devletin hassasiyetlerini ve beklentisini gözeten bir içeriğe sahip.

Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusu. Fakat bu gerçeğe gözlerimizi kapatıp eğip bükmeye çalışmak sadece faydasız değil aynı zamanda Kürt halkını altı boş beklentilere sokup ilerde yaşanabilecek hayal kırıklıkları konusunda silahsızlandırmaya hizmet edecek yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım olur.

Öte yandan bu metni kendisiyle sınırlı ele almak da yanlış. O, ne zaman başladığını ve nasıl geliştiğini, çerçevesini ve şu ana kadar şekillenen içeriğini henüz bilmediğimiz bir sürecin parçası. Kuşkusuz onun seyri üzerinde etkili olacak yeni bir dönüm noktası. Ama bundan sonrasının nasıl geleceğine, gelişmelerin hangi yönde olacağına, adımların karşılıklı mı yoksa tek yanlı mı atılacağına dair sadece ona bakarak, daha doğrusu onun açıklanan içeriğinden hareketle kesin öngörü ve yargılarda bulunamayız.

İmralı’dan beklenen açıklamanın bu içerik ve sınırlılıkta olması dahil sürecin bundan sonraki seyri üzerinde de belirleyici olacak iki ana etkeni hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekiyor. Tayin edici bir ağırlık ve role sahip bu etkenlerden birincisi Kürt halkının barış özleminin büyüklüğü, derinliği ve yakıcılığıdır; diğeri ise Kürt özgürlük hareketini tarihsel fırsatlar kadar büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakan somut tarihsel koşullar ve bölgesel güç dengeleridir.

Bunlardan birincisinin haklılığını ve insani karakterini dikkate almadan yapılacak her değerlendirme, özellikle de onun onlarca yıldan beri çektiği acıların, ödediği bedellerin büyüklüğünü aklına bile getirmeden Kürt halkına akıl satmaya kalkıp ne yapması gerektiğini öğretmeye yeltenmek sadece ezen ulus kibrinin dışavurumu olmakla kalmaz vicdansızlık olur. Öte yandan, Türkiye başta olmak üzere Kürdistan’ın dört parçasında da egemen ulusun işçi sınıfı ve demokratik halk muhalefetinin dişe dokunur bir desteğinden yoksun olarak yıllardır mücadele yürüten Kürt özgürlük hareketinin bugünün dünya ve bölge koşullarında nasıl bir ikilemle karşı karşıya bırakıldığını dikkate almadan yapılacak her yargılama ise kendi yapamadığını başkalarından bekleyen bir yüzsüzlük ve küstahlık olarak görülmelidir.

Bu elbette dostça, yoldaşça eleştiri ve uyarı hakkını ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Gözümüzün önündeki yanlışlar ve doğurabileceği yeni tehlikeler konusunda suskun kalmayı gerektirmez.

Bu bağlamda, PKK’nin ortaya çıkışını ve silahlı mücadeleye yönelişini “reel sosyalizmin ve Soğuk Savaş koşullarının ağır etkisine” bağlamak, Kürt kimliğini inkarın ortadan kalktığını ve ifade özgürlüğünün sağlandığını ileri sürerek onun ve gerilla hareketinin “anlam yoksunluğuna sürüklendiğini” iddia etmek, kültürel özerklik gibi en cılız ve sınırlı biçimi dahil ulusal sorunun tarih boyunca bilinen tüm çözüm biçimlerini “aşırı milliyetçi savruluşun” yansımaları olarak niteleyip yıllardır savunulan “demokratik konfederalizm” paradigmasını da içerecek şekilde  günümüzde hükümsüz ilan etmek, PKK’yi sadece Türk toplumuyla değil devletle de bütünleşmek üzere kendini feshetmeye çağırmak doğru bulacağımız ve içimize sindirebileceğimiz görüşler değildir elbette. Keza dünkü açıklamanın bitimi sırasında İmralı Heyeti’nden Sırrı Süreyya Önder’in son anda sözlü olarak ilettiği “Bu perspektifi ortaya koyarken şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir” ifadesinin yazılı metinde yer almayışının nedenini tahmin edebiliriz ama bu tahmin bu kadarını bile kabule yanaşmayan devletin bu doğrultuda az çok anlamlı adımlar atacağına dair duyduğumuz kuşku ve güvensizliği büyütür aynı zamanda. Kaldı ki son haftalarda vites büyüten siyasi soykırım operasyonları ve kayyım atamaları, dünkü açıklamanın hemen arkasından devlet cephesinden hâlâ tehdit dolu kibirli demeçlerin gelmesi bu kuşku ve güvensizliğin temelsiz olmadığını görmek için yeterlidir.

Arka planındaki gelişmelere dair yeterince bilgi sahibi olmadığımız sürecin seyrine ve olası sonuçlarına dair duyduğumuz kaygı ve güvensizliklere karşın bu konuda nihai kararı Kürt halkı ve onun öncüleri verecektir. Onların tercihleri hangi yönde nasıl şekillenirse şekillensin ezen ulusa mensup komünistler olarak biz onu kendi kaderini tayin hakkının kullanımı kapsamında görerek öncelikle saygıyla karşılayacağız! Doğru bulmadığımız yönlerine dair yoldaşça uyarı ve eleştirilerimizi de bu saygı çerçevesinde dile getireceğiz. Ve gelişmeler hangi yönde olursa olsun Kürt halkının Kürdistan’ın bütün parçalarında kendi kaderini dilediği gibi tayin etme hakkının meşruluğu ve haklılığını savunmakta bundan sonra da tereddüt göstermeyeceğiz!

Tarihsel deneyimlerden ve Türk devletinin derin köklere sahip ırkçı şoven düşmanlığından da biliyoruz ki, bu sorunun gerçek çözümü devrimsel dönüşümlerle mümkündür. Bunun esas ayağını da Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin yükselen mücadelesiyle taşlaşmış faşist tabuları parçalaması oluşturuyor. Bu konudaki sorumluluklarımızın ve yetersizliklerimizin farkındayız ve Türkiye cephesinde güçlü devrimci bir odağın yaratılması başta olmak üzere bu konuda elimizden gelen tüm çabayı harcamaya devam edeceğiz!..