Necati Cumalı
Eve canım sıkkın döndüğümü gören rahmetli anam, dışarda ne geçtiğini öğreninceye kadar önüm ardım sıra dolandı. Terzi Arsenios’tan duyduklarımı anlattım. Elinden başka bir şey gelmediği için, “Azdılar bu kâfirler,” diye Venizelosçulara uzun uzun ilendi. O gün bir daha beni sokağa bırakmadı.
O gün sık sık Arsenios’u düşündüm. Tutumlarımızdaki ayrılığın nedenlerini anlamaya çalıştım. O Rum’du, ben Müslüman’dım. Ama o yine de benimle bir olup Venizelos’u çekiştirebiliyor, Yunanistan’ın büyüklük heveslerini alaya alabiliyordu. Benimle konuşurken içtendi. Bana yakınlık gösteriyordu. Ben de severdim onu. Dükkanına uğramak, yüzünü görmek içime rahatlık verirdi. Ama ben yine de Balkan Savaşı’ndan bu yana arkası arkasına süregelen yenilgileri kabullenemiyordum. Hâlâ Makedonya’nın felek düşkünü eski sahiplerinden biri olarak görüyordum kendimi. Kanıma işlemişti Osmanlılık. Daha doğrusu yaşadığım topraklarda güçlü topluluktan biri olarak dünyaya gelmek. Olsa olsa bu yüzden bana gösterdiği açık yüreklilikle konuşamıyordum onunla; ona evden çıkmayacağıma söz vermeyi bu yüzden küçüklük saymıştım.
Arsenios’u düşündükçe yanlış, biraz da çiğ bir davranış olduğu seziyordum tutumumun. Gerçekte doğru olan onun tutumuydu. O, kimseyi kendinden aşağı ya da kendinden üstün görmüyordu çevresinde. Doğru düşünebilmesinin, olayları rahatlıkla yargılayabilmesinin nedeni buydu. Doğrusu sırasında bizim de onun gibi davrandığımız olmuştu. 1908’de hürriyetin gelişini, Meşrutiyet Anayasası’nı, Türk, Rum, Bulgar, Sırp, Arnavut, hep bir arada, Balkanlılar arasında eşitliğin, kardeşliğin kabulü olarak bayramlarla kutlamamış mıydık? Arsenios gibi düşünmüyor muyduk biz de? İçimden kendimi tam haklı görecek gibi karşılık veremiyordum bu soruya. O dönemde yine de ev sahibi olarak gördüğümüzü seziyordum kendimizi. Büyüklük bizde kalsın gibilerden bir davranıştı o. Arsenios’un tutumunda ise böyle bir duygu yoktu.
Yine düşündüm. Çok okuyan bir çocuktu o. O da, dükkânına sık sık uğrayan öbür arkadaşları da, Florina’nın en çok okuyan, en çok kitapla gazeteyle düşen kalkan gençleriydiler. Günde üçer dörder gazete okurlardı. Kimi Fransızca, kimi Ingilizce, kimi Almanca bilir kimi de öğrenmeye çalışırdı. Bildikleri dillerde ne olduğunu bilmediğim kitaplar okur, okuduklarını saatlerce birbirlerine anlatır dururlardı. Bir gün neden o kadar çok gazete okuduğunu sormuştum Arsenios’a. “Herbiri başka bir Yunanistan” demişti. “Kimlerle bir arada yaşıyoruz, sağımızda solumuzda kimler var, bilmek öğrenmek gerek…”
O dönemde radyo yoktu. Selanik’te Türkçe tek gazete çıkar, o da kimi gün Florina’ya gelir kimi gün gelmezdi. Bizler Elen alfabesini öğrenme gereğini duymamıştık. Dillerinden başka dil öğrenmek gereği duymayan şimdiki Amerikalılar gibi görürdük kendimizi. Çoğumuz gazete okuma gereksinimi de duymazdı. Yeryüzünde Kuran’dan başka okunacak şey bulunmadığı kanısındaydı. Dünyada neler olup bittiğini Avrupa’da Amerika’da olanları, Rusya’da çarın yıkıldığını hep Arsenios’un dükkânında duymuştum. Dünyanın değişmekte olduğu, daha çok değişeceği onunla arkadaşlarının hep dillerindeydi. Rum Panos, Bulgar Ivan ile Nikola, Sırp Mate en yakın arkadaşlarıydılar Arsenios’un. Her akşam onun dükkânında toplanırlardı. Panos, saat onarımcısıydı. İvan, Bulgar okulunda öğretmen, Nikola, eski komitacılardandı. 1908’den sonra dağdan inmiş, Florina’ya yerleşmişti. Sütçüydü. Mate, kunduracı. Ne olduğunu hiç bilmediğim bir partiye bağlıydılar hepsi. Sosyalisttiler. Ben, sosyalizmin ne olduğunu çok sonra, Makedonya’dan göç ederek Urla’ya yerleştikten, çocuklarım büyüyüp de polis, çevremdeki çekemeyenler oğlumla uğraşmaya başladıktan sonra, yaşlılığıma doğru öğrendim.
[Makedonya 1900, Necati Cumalı, Cumhuriyet Kitap Yayınları, 20. Baskı]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!