Kayseri’den Samsun’a İşçi Sınıfı Kendi Yolunu Arıyor



Kayseri’den Samsun’a, fabrikalardan meydanlara taşan öfke büyüyor. Yataş’ta, Sampa’da, Eti Maden’de işçiler yalnızca ekmek değil onur için direniyor. Sarı sendikal düzenin çürümüşlüğüne, patronların ceza rejimine ve sarayın yasaklarına karşı işçi sınıfı kendi yolunu, kendi sözünü arıyor. Fiili mücadele yeni bir sınıf hattının kıvılcımı oluyor


Samsun’un sanayi tekeli Sampa Otomotiv’de işçiler ayağa kalktı. Yılda 315 milyon euro cirosuyla övünen 160 ülkeye ihracat yapan bu “dünya markası” fabrikada işçiler sadece geçinememekle kalmıyor aşağılanıyor, cezalandırılıyor, sindirilmeye çalışılıyor. Yataş’tan sonra şimdi de Sampa’da yükselen isyan, işçi sınıfının ücretin ötesine geçen bir onur mücadelesi verdiğini bir kez daha gösteriyor.

SAMPA, AKP döneminde sermaye şırıngasıyla büyütülen şirketlerden biri. Binlerce işçiye asgari geçim koşullarını bile reva görmeyen bu devasa yapının yönetimi, Haziran ayında işçilere yalnızca 5 bin TL ödeme yaptı. Bu ücret açlık sınırının bile altında. Yılbaşından bu yana maaşlar eksik, kesintiler keyfi, ceza sistemi ise tam gaz çalışıyor.

İşçilerin ifadesiyle “Gözlük takmadın” diye ceza kesiliyor, “fazla tuvalete gittin” diye maaş düşürülüyor, mola dışında sigara içmek veya bir yudum kahve bile “suç.” Bu fabrikada işçiye insanca muamele yok, tek gerçek baskı, denetim ve keyfi disiplin.

Patron Açıklaması: Oyalama ve Hakaret

SAMPA Yönetim Kurulu Başkanı Tarık Altuncu’nun “sabır” isteyen açıklaması ise tam anlamıyla bir patron klasiği. Her şey yolundaymış da sadece “küçük sapmalar” olmuş gibi konuşuyor. Sanki işçilerin çığlığı buhar, geçim mücadelesi bir rüya. “Yatırımlar yapıyoruz” diyerek büyümenin yükünü yine emeğin sırtına yıkan bu açıklama, işçilere değil aslında piyasa fonlarına hitap ediyor. Alacaklarını isteyen işçilere “gönüllerini alacağız” diyen Altuncu’ya sorulmalı: “Aç kalan çocuğun gönlü hangi ciroyla alınır?”

İşçilerin yerel basındaki anlatımına göre, bazı bölüm amirleri, kâr hırsını bir de eğlenceye dönüştürmüş durumda. Kendi aralarında yemek ve içki bahsiyle üretim yarışına giren amirler, işçileri ekstra çalıştırarak “şaka yollu” rekabeti sürdürüyor. Kazanan patron, kaybeden yine işçi oluyor. Bu tablo, sömürüyle sınırlı olmayan işçinin onuruna yönelmiş alaycı bir saldırıyı da gözler önüne seriyor.

Sendikal Tuzak: Hak-İş Yine Sahada Yok

İşçilerin bir diğer büyük sıkıntısı da sendikal boşluk. Hak-İş’e bağlı sendikanın yürüttüğü 6 yıllık sonuçsuz dava, işçileri örgütsüzlük batağına itmiş durumda. Sendikaya geçemeyen, aidat ödeyip hiçbir hak alamayan binlerce emekçi, patronun insafına terk edilmiş. Bu tablo sarı sendikaların nasıl bir “sistem güvenlik sübabı” işlevi gördüğünü Sampa’yla sınırlı olmayan ülke geneline yayılan bir sorun olduğunu kanıtlıyor.

Eylemin ikinci gününde işçiler, gece saatlerinde fabrika önünde toplanarak sloganlarla taleplerini dile getirdi. “SAMPA’yı yuhaladık” diyen işçiler sermayenin çürümüş rejimini protesto ediyor. Mesele artık maaş günü olmaktan çıkmış yaşam hakkı sorununa dönmüş. Mesele 5 bin TL’nin ötesinde insanca bir gelecek sorunu.

Yataş’tan Sampa’ya yayılan bu dalga tesadüf değil. Bu öfke yılların birikimi. Patronların büyüme masallarına, işbirlikçi sarı sendikaların sessizliğine, iktidarın sömürü düzenine karşı biriken isyanın ilk kıvılcımları. Artık işçiler ekmekle birlikte onur da istiyor. İnsanca yaşanacak ücretle birlikte söz hakkı da talep ediyor.

Yataş’ta patronun ve sarı sendikanın karşısına dikilen işçiler… Sampa’da açlık ücretlerine ve insan onurunu ayaklar altına alan baskı düzenine isyan eden emekçiler…

Bor tekeli Eti Maden’de grev hakkı “milli güvenlik” bahanesiyle Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle gasp edilen madenciler…

Tüm bu parçalar bir araya geldiğinde, Türkiye işçi sınıfı içinden yeni bir yol arayışının yükseldiği açıkça görülüyor. Bu arayış ücret ve özlük haklarıyla sınırlı olmanın ötesinde aynı zamanda temsil kriziyle, sendikal ihanetle ve örgütsüzlüğe dayatılan kaderle de doğrudan hesaplaşma anlamına geliyor.

Bugün işçilerin en temel hakkı olan grev hakkı bir kalem darbesiyle askıya alınıyor. Eti Maden işçilerine “siz grev yaparsanız milli güvenlik tehlikeye girer” deniliyor. Peki kimin güvenliği? Aç kalan işçinin mi, yoksa kârı azalan devletin enerji baronlarının mı? Sınıfın grev hakkını gasp eden bu düzene karşı ses çıkarılması gerekirken, Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay hâlâ sarayın kapılarında “makul muhatap” arıyor.

Ergün Atalay’ın tutumu artık teslimiyet sınırlarını aşan açık bir ihanettir. Yüzde 90 zam talebiyle başlayan görüşmelerde geldiğimiz yer yüzde 24+16. İşçinin alım gücü yerle bir olurken, Atalay “teklif yüzde 100 olumlu değil ama olumluya yakın” diyerek sarayla arasına koyması gereken mesafeyi, işçiyle arasına koyuyor.

Yüz binlerce kamu işçisinin grev hakkı fiilen gasp edilmişken, Atalay çıkıp “evvela arkadaşlara anlatacağım, razılarsa bir problem yok” diyor. Oysa asıl mesele örgütlü bir sınıf iradesiyle razı olmamayı haykırmak, teslimiyete karşı kolektif bir direniş geliştirmektir. Ama o, işçi sınıfını pazarlık masasına meze yapacak şekilde dua kuyruğunda konumlandırmayı tercih ediyor.

Sendikal Krizin Karşısında Fiili Direnişin Önemi

Samsun’daki Sampa işçileri örneğinde olduğu gibi artık yasal sendika prosedürleri işçilerin çıkarını korumak bir yana, onların iradesini felç eden prangalara dönüşmüş durumda. 6 yıldır süren yetki davası, işçileri ne örgütlüyor ne savunuyor. Bu süreçte sarı sendikalar ya patronla uzlaşı içinde ya da hükümetin “istikrar ve milli güvenlik” söylemlerinin gönüllü temsilcisi olarak sahneye çıkıyor.

Tam da bu nedenle, fiili grev ve direnişler, tabandan gelişen iş bırakmalar, söz ve kararın işçide olduğu örgütlenmeler, bugünün en yakıcı ihtiyacı haline geliyor. Yasaların, konfederasyonların ve sarı sendikaların dar kalıpları içinde boğulan sınıf mücadelesi, artık kendi alternatif kanallarını yaratmak zorunda. İşçi sınıfının tarihsel deneyimi de bunu gösteriyor. Ne zaman sistem tıkanırsa, sokaktan, fabrikadan, fiili grevden gelen irade devreye giriyor. Mesele buna öncülük etmekte.

Bugün de Kayseri’den Samsun’a yükselen bu dalga, işçilerin ekonomik taleplerinin ötesinde sınıf onurunu savunma çağrısıdır. Fiili mücadele, yalnızca bir hak arayışı değil aynı zamanda sendikal ihanet düzenine ve onun yasallaştırılmış teslimiyet rejimine karşı bir meydan okumadır.

Sınıf hareketi sarayın soğuk koridorlarında değil gece yarısı fabrika kapısında yanan ateşin başında, yan yana gelen işçilerin öfkesinde filizleniyor. Kayseri’deki “Sendika İstifa” sloganı, Samsun’da gece yapılan protesto, maden işçilerinin fiili greve hazırlanışı… Bunlar Türkiye işçi sınıfının yeni döneme dair işaret fişekleridir.

Artık işçi sınıfı yalnızca basit bir örgütlenme zorunluluğuyla sınırlı düşünmeden yeni bir sendikal ve sınıfsal hatta da yönelmek zorundadır. Bu hat, sarı sendika düzenine karşı bağımsız, demokratik, taban iradesine dayanan militan sınıf örgütlenmelerini esas almalıdır. İşçiler bu yolu bulduklarında, ne saray yasakları ne sermaye şantajları onları durdurabilir.

Çünkü fiili mücadele hak alma sınırlarının ötesinde bir sınıf olmanın da ilk adımıdır.