Serhat Tuna
İranlı müzisyen Mohsen Namjoo’nun Türkiye’deki konserlerinin sessiz sedasız iptal edilmesi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) dijital platformlara uygulamaktan geri durmadığı yüksek miktardaki cezalar, Mabel Matiz’in “Perperişan” adlı şarkısının erişime kapatılması… İlk bakışta birbirinden bağımsız olaylar gibi görünen bu durumlar, aslında aynı karanlık zihniyetin farklı şekillerde ortaya çıkışıdır. Yani iktidarın mutlak hegemonya kurma arzusuyla kültür alanına yönelik sistematik ve acımasız saldırısının yansımaları.
İktidarın kültürle olan ilişkisi, birbirini tamamlayan iki temel mantık üzerine kurulu. Birincisi denetleme isteğidir. Toplumun hangi müzikleri dinleyeceğine, hayatı hangi bakış açısıyla izleyeceğine, hangi etkinliklerde hangi seslerin duyulacağına devletin karar vermesini arzu eder. Bu anlayışta kültür kendiliğinden gelişen çeşitli ve canlı bir dinamizm olmanın ötesinde “uygun” görülen değerlerin tek tip üretildiği steril bir fabrikadır.
İkincisi ise bu denetim arzusunun doğal sonucu olan baskılama ve yasaklama eğilimidir. Zira sanat, doğası gereği iktidarın yaratmak istediği tek sesli, homojen toplumsal yapıyı bozma potansiyeli taşır. Namjoo konserlerinde öne sürülen “dini hassasiyet”, Matiz şarkısına yüklenen “kamu düzeni” endişesi, RTÜK cezalarını haklı göstermek için kullanılan “milli ve manevi değerler” söylemi… Bunların hepsi aynı derin korkunun farklı görünümleridir. Toplumun özgür düşünce ve ifade arayışından duyulan ilkel bir endişe.
Gündüzün Şiddeti, Gecenin Sansürü
CHP’li RTÜK üyesi Tuncay Keser’in de dikkat çektiği o büyük çelişki göze çarpıyor. Gündüz yayınlarında reyting uğruna şiddet ve nefret açıkça sergilenirken, izleyicinin ücret ödeyerek eriştiği dijital platformlardaki bir yapım “ahlaksızlık” gibi muğlak bir gerekçeyle cezalandırılabiliyor.
Dolayısıyla mesele “değerleri korumak” falan değildir. Mesele, iktidarın toplumun neyi görüp neyi duyacağına, neye gülüp neye ağlayacağına kesin olarak hükmetme arzusudur. Başka bir ifadeyle iktidar, kültürel alanda da muhafazakâr ve baskıcı bir düzen kurma peşindedir.
Mohsen Namjoo’nun sahneden indirilmesi, sadece bir sanatçının engellenmesi değil; sanatın sınır tanımayan, birleştirici özüne karşı milliyetçi-dinci bir engel oluşturma çabasıdır.
Mabel Matiz’in şiirsel imgelerle örülü bir aşk hikayesi bile, bu yasakçı zihniyet için bir tehdit olarak algılanır. Çünkü iktidarın çok iyi bildiği bir gerçek vardır. Şarkılar, filmler, konserler sadece estetik nesneler değil, aynı zamanda birer toplumsal bilinç ve hafıza mekânıdır.
Nitekim bugün iktidarın kültüre yönelik saldırıları, toplumun düşünme, sorgulama, eleştirme ve hayal kurma özgürlüğüne yöneliktir. Sanatın dili toplumsal sorunları açığa çıkarma, görünür kılma gücüne sahiptir. İktidar da tam olarak bu yüzden, kültürü kontrol altına alarak toplumsal muhalefeti siyasi ve kültürel temellerinden koparmayı amaçlıyor.
Ancak tarih bize şu gerçeği haykırır: Sanat ve kültür üzerindeki baskılar, hiçbir zaman uzun vadede başarıya ulaşamamıştır. Bugün yasaklanan bir şarkı, yarının ortak hafızasında özgürlüğün bir bildirgesi olarak yankılanır. Engellenen bir konser, toplumun zihninde iktidarın korkularını ortaya seren bir kanıta dönüşür.
İktidarın “dini hassasiyet”, “milli değerler” veya “toplum sağlığı” bahanesiyle yürüttüğü bu kültürel hegemonya politikası, aslında toplumun özgürleşme ihtimaline karşı açılmış ideolojik bir cephedir. Namjoo’nun sahnesinden, Matiz’in şarkısından, Netflix’in filmlerinden duyulan asıl endişe, özgür düşüncenin ve çoğulculuğun iktidar açısından yaratacağı belirsizlikten yani toplumun özgürleşme olasılığından duyulan derin kaygıdır.
Bu nedenle, kültür alanına yönelik bu saldırılara karşı verilecek mücadele daha özgür daha çoğulcu ve daha eşitlikçi bir gelecek arzulayan herkesin ortak sorumluluğudur. Çünkü kültürün özgürce gelişebildiği yerde toplum da özgürce nefes alır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!