1 Mayıs’ta Finans Koridorunu Parçalamaya!



Türk burjuva devleti, uluslararası sermayenin rahat hareket edeceği bir alan yaratmak istiyor. Bu yeni değil ama sonuçları çok net: Emeğin ucuzlatılması, doğanın hızla tüketilmesi ve buna itiraz eden herkesin susturulması


Tanur Oğuz Gündüzalp

ABD–İsrail/İran savaşı, 1 Mayıs hazırlıkları, devrimci güçler arasındaki alan tartışmaları ve içerideki tutuklamalar derken, arka planda devlet ve iktidar cephesinde yürütülen bazı görüşmeler neredeyse gözden kaçtı.

Neydi bunlar? Mart 2026 sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da BlackRock CEO’su Larry Fink ile yaptığı görüşme gündeme geldi. Bu kişi, 14 trilyon dolarlık bir sermayeyi yöneten bir gücün temsilcisi. Dolayısıyla bu temas, basit bir yatırım görüşmesi değildi; ülkenin hangi ekonomik hatta ilerleyeceğinin işaret fişeğiydi. Nitekim birkaç gün sonra yaptığı konuşmada hedefi açıkça koydu:

  • Türkiye çok uluslu şirketlerin bölgesel merkezi olacak.
  • Türkiye küresel ticaretin geçiş hattı olacak.
  • Türkiye finansallaşmanın derinleştiği bir merkez haline getirilecek.

Bu mesajları kimileri kalkınma vaadi gibi okudu, kimileri de AKP’nin “atılım zirvesi” söylemlerinin devamı sandı. Oysa ortada çok daha basit bir gerçek vardı: Bu, açık bir yeniden konumlanma hamlesiydi. Türk burjuva devleti, uluslararası sermayenin rahat hareket edeceği bir alan yaratmak istiyor. Bu yeni değil ama sonuçları çok net: Emeğin ucuzlatılması, doğanın hızla tüketilmesi ve buna itiraz eden herkesin susturulması.

İşte içerideki tutuklama dalgası tam burada anlam kazanıyor. Böyle bir ekonomik yönelimin “sorunsuz” işlemesi için bu süreci kesintiye uğratabilecek her sesin kontrol altına alınması gerekiyor. Bir işçinin grevi, bir köylünün toprağına sahip çıkması, bir avukatın adalet talebi gibi…

Bu kapsam artık CHP’li belediyeleri de içine alarak genişliyor. Yağma, el koyma ve zorbalıkla yürütülen bu düzen, sadece kaba güçle değil hukuk alanının tamamen bu işlev için seferber edilmesiyle ilerliyor. Mahkemeler özel olarak örgütleniyor; hangi sesin meşru, hangisinin “tehdit” hangisinin “tehlikeli” sayılacağını belirleyen mekanizmalara dönüşmüş durumda. BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’e istenen “siyaset yasağı” bunun en açık örneği. Başaran Aksu’nun “sendikal faaliyetler için sürekli şehir değiştirdiği” gerekçesiyle tutuklanması da öyle. Bunlar bırakın hukuku, akla bile sığmayacak gerekçeler.

Bugün bir tutuklama daha yaşandı. Bağımsız Maden-İş avukatı Doğukan Akan, Başaran Aksu’nun tutuklanmasını eleştirdiği için tutuklandı. Esra Işık’ın tutuklanmasının ardından yazdığımız yazıda Devletin Anonim Şirketi tespitini yapmıştık; mahkemeler de bu şirketin yönetim organları gibi davranıyor. Son birkaç tutuklama gerekçesine bakınca tablo daha da netleşiyor: “Yanıltıcı bilgi”, “kamu düzeni,kin ve düşmanlık”… Bunlar kâğıt üzerinde bile hukuki olmayan gerekçeler. Çünkü pratikte neyin cezalandırılacağını belirleyen şey sözün içeriğinden ziyade kime karşı söylendiği. Aynı söz bir yerde ifade özgürlüğü sayılırken, başka bir yerde suç haline gelebiliyor.

Mahkemelerin kamuoyuna yansıyan kararlarını okuyunca karşınıza adalet dili ya da hukuk dili değil de bir iş yönetimi dili çıkıyor, gerçekten komik. Hakimler tarafsız adalet dağıtan kişiler değil de sermaye programının hizmet sözleşmesini uygulayan insan kaynakları müdürleri gibi davranıyor. Nasıl bir işyerinde işçinin görevleri sözleşmeyle belirleniyorsa, yargı da bu yeni Türkiye tasarımında sermayenin güvenliği ve akışının kesintisiz devamı için konumlandırılmış durumda. Emeği, doğayı ve toplumsal direnişi savunan herkes yargı tarafından “risk” olarak görülüyor; itiraz eden kim varsa susturuluyor, susmazsa tutuklanarak cezalandırılıyor.

Tüm bunları yan yana koyunca ortaya çıkan gerçek şu: Dışarıya “yatırım”, “istikrar”, “güven” mesajı verilirken, içeride bu güvenin bedeli olarak topluma sınırsız bir terör rejimi dayatılıyor.

1 Mayıs’ı kazanmak

1 Mayıs yaklaşırken, ilerici ve devrimci çevrelerden Taksim iradesine dair açıklamalar gelmeye başladı. Sendikalar ve konfederasyonlar henüz net bir tutum ilan etmese de, son yılların eğilimleri dikkate alındığında izleyecekleri yön şimdiden belirginleşmiş durumda. Ne üyelerine ne de genel anlamda işçi sınıfına güven veren bir noktada bulunmuyorlar. Son tutuklamalar 1 Mayıs kadar 2 Mayıs ve sonrasında sürdürülecek mücadelenin seyir noktasını da belirleyecek. Erdoğan’ın ifadesinde belirttiği o “Çokuluslu şirketlerin çekim üssü olacağız!” ifadesi, bundan sonraki yönelimin emek cephesinden karşılaşacağımız en net mesajını veriyordu. Mehmet’in, Esra’nın, Başaran’ın ve bugün Doğukan’ın tutuklanması çekim üssüne yönelik geliştirilecek her türlü itirazın hiçbir hukuki gerekçeye dayandırmadan cezalandırılacağı anlamını taşıyor.

1 Mayıs’ın parolası şimdiden görünüyor; Bu topraklar bu finans koridorunun geçiş hattı mı olacak yoksa kavga ve mücadele hattıyla o finans kapitalin mezarı haline getireceğimiz savaş arenasına mı dönüşecek!