Teşekkürler, Biz Almayalım*



Ahmet Açan kaba anti komünist propagandanın yıllardan beri ağzına sakız ettiği demagojileri onların ölçülerini kullanarak çürüteceğim derken o kadar refleksif bir tepki sergiliyor ki, sosyalizmi sosyalizm olmaktan çıkarıp tanınmaz hale sokuyor


H. Selim Açan

20. yüzyılın geriye dönüşlerle noktalanan sosyalizmi inşa pratiklerinin ele alınışı, dünyada olduğu gibi Türkiye solunda da uzun yıllar düşmanca bir ideolojik kamplaşma nedeni oldu. Uluslararası komünist hareket saflarındaki bölünmenin ardından husumet keskinleşmekle kalmadı, nesnelliğin önemsenmediği fanatik bir taraftarlık biçimine büründü.

Bu fanatizm, komünizmin başlangıç evresini oluşturan sosyalizmin inşası gibi hayatın bütün yönlerini kapsayan yeni bir toplumsal düzenin kuruluşu ve sürüp sürmediği sorununu, onun temel gerekleri içinde yer almakla birlikte bütünün kendisi olmayan üç-beş başlığa indirgedi. Dahası o kapsamlı tarihsel süreç Stalin-Troçki ayrılığında kimin haklı olduğu çerçevesinde kişiselleştirilerek tartışılır oldu. Temelleri teorimizin kurucu önderleri tarafından atılan bilimsel sosyalizm kavrayışı bu yüzden güdük kalıp sığlaştı, belirli kalıp ve sloganlara sıkıştırıldı.

Öte yandan o tarihsel deneyimlere, daha doğrusu arkadan gelenlere de esin kaynağı olan Sovyetler Birliği deneyimine dair algı ve bilinçler büyük ölçüde Moskova’nın resmi tarih anlatımıyla Troçkist tarih yazımının etkisi altında şekillendi. Öyle ki, bu tarih yazımının iddiaları kendisini “Stalinist” saflarda gören -en azından ona Troçkistler kadar düşman olmadığını iddia eden- kimi çevre ve bireyler üzerinde bile etkili oldu. Bunların Stalin yoldaşa bakışı ve onun dönemine ilişkin değerlendirmeleriyle Troçkistlerin değerlendirmeleri arasında özsel bir fark yoktu.

1989 sonrası hız kazanan çözülüş sürecinde -özellikle Yeltsin döneminde- o yıllara kadar gizli tutulmuş tarihsel belgelerin ucu aralanır gibi oldu. O arşivin muhtemel hacmi yanında devede kulak bile sayılmayacak ölçüde belgenin gün ışığına çıkması dahi revizyonist ve Troçkist tarih yazımı tarafından üretilmiş kimi yalan ve iftiraların balonunu patlatmaya yetti. “Lenin’in Vasiyeti” olarak propaganda edilen bir mektubun gerçekte olmadığı daha doğrusu Krupskaya ile Lenin’in kızkardeşi Maria Ulyanova ve sekreterlerinden Lidya Fotiyeva tarafından üretildiğinin açığa çıkması (1), vahim insanlık suçlarının işlendiği 1936 ve ’38 Yargılamaları’nın arka planı (2), Hitler’le kıyaslanacak kadar alçakça iftiralara hedef olan Stalin yoldaşın 1936’da gündeme getirdiği devlet yönetimini ve partiyi demokratikleştirme planının nomenklatura tarafından nasıl sabote edilip sonuçsuz bırakıldığı (3) ve anti komünist propagandanın yıllarca çiğnediği sakızlardan biri olan Gulag ve benzeri ceza kamplarının gerçekte nasıl yerler olduğu (4) bu belgeler sayesinde açığa çıkan gerçeklerin başlıcalarıydı. O arşivler 1996’dan itibaren yeniden sıkı kilit altına alındı.

Stalin yönetimine karşı darbe hazırlığına girişen Tuhaçevski ve suç ortağı generalleri 1937’de yargılayıp ölüme mahkum eden askeri mahkemenin üyesi olan ama kendisi de 1938 Temmuz’unda yargılanıp kurşuna dizilen Korgeneral Yakov I. Alknis’in torunu Duma üyesi Albay Viktor Alknis’in ifşaatı bu açıdan sarsıcıdır. 1990 yılında dedesinin önce yargıç, sonrasında sanık olduğu davaların belgelerini incelemesine izin verilen torun Alknis, milliyetçi bir Rus yayın olan Elementi dergisinin kendisiyle 2000 yılında yaptığı söyleşide, okumasına izin verilen belgeleri inceledikten sonra Tuhaçevski ve generallerin gerçekten askeri bir darbe hazırlığı içinde olduklarına ikna olduğunu söyler. Fakat daha önemlisi şu söylediğidir: “Eğer o yıllardaki olaylar hakkında ideolojik dogmalardan arındırılmış bir şekilde objektif bir araştırma projesi yapılsaydı bizim o yıllara dair ve o dönemin şahsiyetlerine karşı tavrımızda çok şey değişebilirdi. Bu da elbette üzerimize bir ‘bomba’ düşmesi anlamına geliyor.” (Aktaran Grover Furr, Stalin ve Demokrasi/Trotsky ve Naziler, sf. 138, abç)

Viktor Alknis gibi 1990’ların Rus ordusunda albay rütbesine gelmiş, Yeltsin döneminde Duma’ya seçilmiş, üstelik dedesi 1938’de kurşuna dizilmiş (Zaten KGB Alknis’e Tuhaçevski ve darbeci generaller davasının belgelerini inceleme iznini onun ‘kan davası’ hıncıyla hareket ederek o yargılamalar hakkında üretilen anti-komünist yalanlara taze kan sağlayacağı beklentisiyle vermiş ama baltayı taşa vurmuştur) birinin bu itirafına kalınca bir mim koymak gerekir. Tabii eğer gerçeğin peşindeysek. Taraftar fanatizmiyle gözümüz kararmamışsa. Araştırmayı, düşünmeyi, sorgulamayı unutmamışsak. Resmi tarih anlatımlarını olduğu kadar onlarca yıldır tekrarlana gelen anti-komünist ve Troçkist propagandanın uydurduğu yalanları da sorgulamak gerektiği bilincine sahipsek. Gel gör ki Türkiye solunun ezici çoğunluğu bu konuda zaman tünelinde donup kalmıştır.

…İster takım taraftarlığı biçiminde bir ‘Stalin savunuculuğu’ biçiminde olsun isterse değme anti komüniste rahmet okutacak gözü dönmüşlükte bir Stalin düşmanlığı biçimine bürünsün tarihi kişilerin eylemlerine bağlayan idealist tarih anlatılarının ortak noktalarından biri de döneme dair bilgilerinin -tahrifatlar dışında- eksikliği ve tek yanlılığıdır. Bazılarında bu yüzeysellik kimi kırıntılardan ibaret bir cehalet düzeyindedir. Böyleleri Troçkist tarih yazımının etkisi altında şekillenmiş sınırlı ezberlerini ortaya çıkan yeni bilgiler ve materyalist tarih anlayışının ışığında karşılaştırmalı okuyarak gözden geçirme ihtiyacını duymak şurada dursun, eleştirel düşünmeye olduğu gibi yeni bilgilere de kapalıdırlar. Öyle ki, 1980 sonrasında Gorbaçov ve Yeltsin dönemlerinde ucu göreli olarak biraz daha açılan Sovyet arşivlerinde yapılan araştırmaların sonuçlarını yansıtan tarih çalışmalarının çoğundan habersizdirler. (H. Selim Açan, Bilince Dönüşen Zorunluluk, sf. 78)

1990’larda açığa çıkan bilgiler temelinde kaleme alınan tarih incelemesi ve anı kitaplarından Türkçe’ye de çevrilenlere ilk elde şunları örnek verebiliriz: Rus tarihçi Yuriy Yemelyanov’un 2014 yılında yayınlanan Stalin/İktidara Giden Yol başlıklı araştırmasıyla 2015 yılında yayınlanan Stalin/İktidarın Zirvesinde araştırması, ABD’li tarihçi Grover Furr’ün bazılarını Rus tarihçi Vladimir Bobrov’la ortak yürüttükleri 2011’de yayınlanan Hruşçov’un Yalanları, 2012 yılında yayınlanan Stalin ve Demokrasi/ Trotskiy ve Naziler araştırmalarıyla 2016’da yayınlanan Sergey Kirov Cinayeti araştırması, Rus tarihçi Stephan Kotkin’in 2018’de yayınlanan Stalin/ İktidar Paradoksları inceleme-araştırması (5) Rus tarihçi Yuriy Jukov’un 2013 yılında yayınlanan Öteki Stalin incelemesi, Rus gazeteci Felix Çuyev’in 2007’de yayınlanan Molotov Anlatıyor başlığını taşıyan söyleşisi ile 2021’de yayınlanan Böyle Dedi Kaganoviç/Stalin’in Son Havarisi başlığını taşıyan söyleşisi, Rus gazeteci V. Litov’un Stalin döneminde Tarım Halk Komiseri (Bakanı) olup Kruşçev ve Brejnev dönemlerinde de üst düzey görevlerde bulunmuş İvan Aleksandroviç Benediktov ile yaptığı 2008 yılında yayınlanmış Stalin ve Hruşçov Hakkında başlığını taşıyan söyleşi.

1990 sonrası Rusya’da, Avrupa ve ABD’de yayınlanan araştırmaların sayısı çok daha fazladır. Tarihçi Grover Furr, 2000’li yıllarda sadece Troçki hakkında 10’dan fazla yeni araştırmanın yayınlandığını fakat Troçkistler dahil ezberlerinin alt üst olmasından korkan çevrelerin bunlarla yüzleşmekten kaçtıklarına dikkat çeker. Keza anti-komünist olduğunu saklamayan ABD’li tarihçi John Archibald Getty, Rus tarihçi Yevgeni Piskun ve Troçkist tarihçi Rogovin gibi araştırmacıların makale olarak yayınladıkları bulgular Troçkist tarih yazımının uydurduğu bazı yalanların mumunu söndüren son dönem çalışmaları arasındadır.

20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa süreçlerini yeni veriler temelinde ele alıp irdelemeye yönelik çalışmalar son yıllarda Türkiye’de de canlanmaya başladı. Bu yönelim bugüne dek bazı tarih araştırmalarıyla sosyalist gerçekçi edebiyat örneği romanların çevirisi ve konuyu değişik yönlerden ele alan makaleler sınırı içinde kaldı. Bu çalışmalara geçtiğimiz aylarda iki yeni kitap eklendi. Bunlardan biri daha önce kaleme aldığı kimi makalelerle Rusça’dan yaptığı çevirilerden tanıdığımız Ahmet Açan’ın yazdığı Hesaplaşma/ Sovyetler’in Çöktüğünü Nereden Çıkarıyorsunuz başlığını taşıyan kitap; diğeri ise eski ve yeni TİP üyesi Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyine Yeni Bir Bakış alt başlığını taşıyan Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı.

Her iki çalışmanın da yoğun emek ürünü oldukları görülüyor. Kitapların adından da anlaşılacağı üzere Ahmet Açan, sosyalizmin Yeltsin dönemine kadar sürdüğünü düşündüğü SB deneyimine yönelik eleştiri ve spekülasyonlar üzerinde duruyor. Sovyet deneyimini değişik yönlerden eleştirel bir okuma yaklaşımı içindeki Dervişoğlu ise bu okumadan çıkardığı sonuç ve tezler temelinde yeni bir sosyalizm anlayışı öneriyor.

Her iki kitap da bilgilendirici oldukları kadar ufuk açıcı veriler, çıkarsama ve tezlere sahip. Fakat fazlasıyla su götürür, temellerini tarihsel önderlerimizin attığı bilimsel sosyalizm düşüncesine uymayan, dahası düpedüz onunla çelişen görüş ve iddialar da söz konusu. Bu aykırılık, Dervişoğlu’nun kitabında sosyalizmi sosyalizm olmaktan çıkaracak boyutta. Kitabın gerek geçmişe ve Marksist teoriye dair değerlendirmelerini gerekse “yarının sosyalizmi” adına önerdiklerini okurken yazarın gerçekten Marksist mi yoksa Marksizmden de etkilenmiş bir burjuva liberal mi olduğu sorusu uyanıyor insanın zihninde. Ahmet Açan ise öyle katı bir savunma yaklaşımı içinde ki, ileri sürdüğü kanıtlara ve çıkardığı sonuçlara baktığınız zaman sık sık “Bunun neresi sosyalizm?” ya da “Böyle sosyalizm olur mu?” sorusunu sorma gereği duyuyorsunuz.

Sinan Dervişoğlu’nun kitabına dair söyleyeceklerimi Devrimci Proletarya’nın önümüzdeki sayısında yazma niyetindeyim. Bu makalede Ahmet Açan’ın kitabı, daha doğrusu bir anlamda onun ruhunu oluşturan Önsöz’ünde dile getirdiği sosyalizm anlayışı üzerinde durmak istiyorum. Kitap elbette bu Önsöz’den ibaret değil. Çoğunu daha önce yine onun çevirdiği kitaplardan ya da geçmiş yıllarda yayınlanan makalelerinden öğrendiğimiz tarihsel veriler yanında bazılarını kendi adıma yeni duyduğum bilgi ve veriler içeren eğitici kapsamlı bir eser.  Fakat dediğim gibi bu makalede kitabın bütününü değerlendirmekten ziyade yazarın sosyalizm anlayışı üzerinde durmak istiyorum.

1980 öncesi saflaşmada SB’nin sosyalist karakterini koruduğu iddiasında olan Moskova yanlısı safta yer almış olan Ahmet Açan, görünen o ki o dönemin Sovyet yanlısı fanatizminin etkilerinden tam kurtulamamış.  Bu fanatizm, kitabının Önsöz’ünde iki noktada konuşturuyor kendisini: Birincisi, eski yoldaşlarının çoğundan farklı olarak o Gorbaçov dönemini dahi o güne dek sürdüğünü iddia ettiği sosyalizme dahil ediyor. Onun görüşüne göre kırılma noktası, Yeltsin sarhoşu için “Allah’ın lütfu” işlevini gören 20 Ağustos 1991’de şaibeli darbe girişimi. (Yeri gelmişken belirteyim, Dervişoğlu da aynı görüşte.)

Moskova yanlılarının fanatizmi kendisini ikinci olarak SB’nde kapitalizme geri dönüş sürecini Stalin yoldaşın ölümünden sonra Kruşçevcilerin iktidarı ele geçirmeleriyle başlatan revizyonizm karşıtlarını burjuva anti komünist propaganda ve onun vurucu gücünü oluşturan Troçkizmle sık sık aynı sepete doldurmasında kendisini gösteriyor. (6)

Ahmet Açan Sovyet deneyimini yere göğe sığdırmamakta o kadar ileri gidiyor ki, o deneyimin Marx’ı bile aştığını iddia edebiliyor!!! “… reel sosyalizmin yaşanıp bittiği koşullarda Marks asla tek başına yeterli olamaz” (agk, sf.14) diyor örneğin. Biraz ilerde bu kez “Kitleler artık sadece Marks’a bakarak sosyalist olabilir mi?” (sf.15) sorusunu soruyor ve buna olumsuz yanıt veriyor.

“Kitleler” tarihin hangi döneminde, daha doğrusu nerede Marx’a bakarak sosyalist olmuşlar bilemiyorum doğrusu. Marx’a bakarak sosyalist olanlar hatta genellikle sosyalizme sempati duymaya başladıktan sonra onu kavramak için ‘Marx’a bakma’ ihtiyacı duyanlar sosyalist kadrolar olmuştur her zaman. Onların da ne kadarının bu ihtiyacı ne kadar duydukları, ‘baktıkları’ halde onu ne kadar anladıkları ayrı bir tartışma konusudur. Ki bu boyut yani temellerini Marx ve Engels’in attığı bilimsel sosyalizm öğretisine ve onun tarihsel hedeflerine yabancılaşma, SB’nde sosyalizmin süreç içinde yoldan çıkıp kapitalizme geri dönüşle noktalanmasının temel nedenlerinden biridir.

Ahmet Açan bilimsel sosyalizm öğretisine sırtını o kadar rahat ve pervasız dönüyor ki, “Sovyetler Birliği başarısız olmuşsa, bugün hâlâ sosyalistlerin tek dayanak noktası Marks olabilir mi? Asıl soru budur.” şeklinde bir tez yazabiliyor (agk.sf.16). Konuyu, “ölümüne… ölümüne…” çığlığı atacak kadar kendinden geçebilen bir taraftar fanatizmiyle değil de Marksist-Leninist bir yaklaşımla ele alma çabası içindeysek şayet SB pratiğinin sonuçta neden başarısız olduğunu değerlendirirken temel ölçüt olarak elbette bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atan Marx ve Engels’in tezlerini esas alacağız. Bu anlamda yani dün’ün irdelenmesi sırasında “tek dayanağımız” tabii ki o öğreti olacak. Fakat iş o tarihsel mirastan bugün ve gelecek açısından ders çıkarmaya gelince -bu kez asıl onu biricikleştirmemek kaydıyla- “reel sosyalizmi yok sayarak”, onun üzerinden atlayarak ya da salt onun yanlışlarını, kusur ve lekelerini sayıp dökerek bir yere varamayız. Bu noktada, bilimsel sosyalizmin temel esasları ve 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinden çıkarmamız gereken dersler yanında insanlığın toplumsal üretici güçlerinin ve onun bileşenleri arasında yer alan bilim ve teknolojinin ulaştığı gelişme düzeyinin sunduğu olanakları da denkleme dahil etmeliyiz. Bunlardan herhangi birinin bir kenara bırakılması bizi doğru sonuçlara götürmez.

Fakat Ahmet Açan aksi görüşte. Teoriye sırtını dönmekteki ısrarını -üstelik Marx’ı ve adını hiç anmadığı Engels’i adeta hiç okumamış biri gibi- “Marks’da zaten planlı bir ekonomi programı da yoktu!” diyebildikten sonra şöyle sürdürüyor: “Elimizde bir tek reel sosyalizm pratikleri var ve kanımca bir sosyalist bu saatten sonra ancak bunların analizi üzerinden sosyalizmi savunabilir.”(agk, sf.15)

Teoriyi bu kadar geri plana itmenin sonucunu bizzat Ahmet Açan’ın sosyalizmi kavrayışındaki yüzeysellikte de görüyoruz. O sosyalizmi hâlâ kapitalizme özgü tüketim kalıpları ve refah ölçütleri temelinde sahiplenip “savunduğunu” zannediyor. Zaten Ahmet Açan’ın yıllardır -bildiğim kadarıyla 2021 yılında yayınlanan bir makalesinden bu yana- savunageldiği temel tez şu: “Sovyetler Birliği fazla refah ve fazla özgürlük yüzünden çöktü”!!! İnanılır gibi değil ama gerçek!..

Temel tez bu olunca onu doğrulamak için getirilen kanıtlar da gösterilen tanıklar ve başvurulan kaynaklar da haliyle birbirinden “enteresan” oluyor. Niyet olarak paylaştığınız halisane bir çaba var karşınızda. Fakat yürütülen mantığı, kanıt olarak sarılınan tezleri gördükçe ağzınızda acı bir tat oluşuyor, “sosyalizm bu mudur” sorusunu soruyorsunuz sık sık. Daha da ötesi, muhakeme yeteneği körelmemiş bir kişiyi bile ikna etmesi olanaksız görünen bu “sosyalizm savunusunu” görünce, “onu böyle savunacağına sosyalizmin yeniden güç toplamasını keşke hayatın akışına bıraksaydı” diyesiniz geliyor.

Mesela “Size Sovyetler Birliği’nin kendiliğinden yıkıldığını düşündürten şey nedir?” diye soruyor. Arkasını şöyle getiriyor: “Yabancı bir devlet tarafından işgal mi edilmişti mesela? Biz kapitalizme geçmek istiyoruz, kahrolsun sosyalizm diyerek halk sokaklara dökülmüş, polisle mi çatışıyordu? Maaşlar mı ödenmiyordu? Ekonomi durmuş muydu? İnsanlar aç mıydı, açıkta mıydı? Sürekli alay ettikleri 1990 yılındaki Mc Donalds kuyruğunu belediyenin halk ekmek kuyruğu mu sanıyorsunuz? Dönemin Ekonomist dergisinin haberine göre ilk açıldığında Moskova’da tek şubesi olan Mc Donalds hamburgeri 6 ruble yani 10 dolardı! O paraya normalde iki kilo Macar salamı ya da 3 kilo sosis alabilirdiniz! Kuyruklara giren halkın böyle de bir alım gücü varmış demek! Bugün ABD’de Apple yeni bir teknolojik ürün çıkardığında halk kuyruklara girmiyor mu? Onlar da hamburgeri merak etmişler demek ki. Ne var bunda? Hakikaten Sovyetler’in çöktüğüne, yıkıldığına nasıl kanaat getirdiniz?” (agk, sf.22)

Bu akıl yürütmeye ancak “pes” denir herhalde!

Sosyalizmi kapitalizmin tüketim alışkanlıkları ve refah ölçütleriyle ölçen Ahmet Açan’a inanacak olursak Sovyetler Birliği’ni “refah toplumu olmak” çürütmüş?!! (bkz.sf.28) Gösterdiği kanıtlardan biri de Yalçın Küçük’ün Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü kitabından aktardığı bir ABD Kongre Raporu. Ne deniyormuş o raporda?:

“Brejnev döneminde ortalama yaşam düzeyi, her yıl pek çok Batılının istisnai olarak niteleyeceği miktarlarda artış gösterdi. Diet iyileşti; halkın sofrasında daha çok et ve kaliteli besinler ve daha az nişastalı yiyecekler konuyordu. Dayanıklı tüketim malları daha çok eve giriyor ve mağazalarda her zaman bulunuyordu. 1971’e gelindiğinde üç aileden birinden biraz fazlası buzdolabına ve beş aileden üçü televizyon seti ve çamaşır makinasına sahipti. Brejnev döneminin sonuna doğru dayanıklı tüketim mallarına sahip olmayan aile kalmadı; 1980 yıllarının ortasında ise bulunabilen dayanıklı tüketim araçları görgüsüzlük sayılabilecek sayılarda Sovyet evlerine giriyordu. Gelişmiş bir sanayi toplumu düzeyinde ihtiyaçlarını karşılayan ancak geliri yine de artan Sovyet insanı, bunu mevduat olarak saklamaktan başka bir yol bulamamıştı. 1974 yılında ücretlerde yüzde 46 oranında bir artış olmuş, buna karşılık tüketim malları fiyatları hiç değişmemişti. Sonucunda Sovyetler Birliği aşırı mevduatla karşı karşıya kaldı. Sosyalist ahlakı oluşturamamış Sovyet insanı, böyle bir durumda banyo dahil evinin her bölmesine bir televizyon seti ve her duvarına üst üste koymak üzere birkaç duvar halısı alabiliyor.” (agk, sf. 30, abç)

Başlangıç aşamasını oluşturduğu komünist topluma ilerlerken parayı ve meta dolaşımını mümkün olduğunca sınırlandırıp adım adım ortadan kaldırmayı hedeflemesi gereken sosyalizmin ne denli “geliştiğini” kanıtlamak adına ileri sürülüyor bu söylenenler ?!! Helalara bile televizyon koyup evinin duvarlarını kat kat halılarla kaplayacak ölçüde kendini kaybetmiş görgüsüzlük ya da nereye harcanacağı bilinemeyecek kadar çok para sahibi olmak mıdır sosyalizm?!!

Ahmet Açan kaba anti komünist propagandanın yıllardan beri ağzına sakız ettiği demagojileri onların ölçülerini kullanarak çürüteceğim derken o kadar refleksif bir tepki sergiliyor ki, sosyalizmi sosyalizm olmaktan çıkarıp tanınmaz hale sokuyor.  Bu savruluş kendisini sadece sosyalizmi sonuçta ekonomik-sosyal bir kalkınma hamlesine indirgeyip kapitalizmden farkını ve üstünlüğünü bu sınırlar içinde karşılaştırma sığlığına düşmekle sınırlı kalmıyor. Kruşçev döneminden başlayarak özellikle Brejnev döneminde izlenen politikaların Sovyet insanını siyaseten, ruhen ve ahlaken nasıl çürütüp yozlaştırdığına dair kendi aktarımlarıyla çelişkiye düşüyor. (7) Taraftar fanatizminin yol açtığı akıl tutulması bu bariz çelişkilerde de kendisini gösteriyor.

Örneğin “O halde neden kimse sosyalizmi savunmadı” sorusuna verdiği yanıt akıllara seza: “Çünkü Gorbaçov, bir yandan sosyalizm adına ama sosyalizmle bağdaşmayan politikalar uygularken diğer yandan da Cumhuriyetler’le yeni anlaşma tazeleyerek sosyalizmden geriye tek bir adım bile atmadıklarına dair güvence veriyordu” (agk, sf.12)

Bu mudur?!! Ahmet Açan’ın 1917’den 1991’e kadar kesintisiz sürdüğünü, sürmekle kalmayıp Sovyet emekçilerini “refaha boğarak eksiksiz bir özgürlük sağladığını” iddia ettiği “sosyalizm”, bütün parti üyeleri, Sovyet işçi sınıfı ve emekçileri ve SSCB’yi oluşturan halkların bu kadar ucuz bir numarayı yutacak kadar “saf” ya da bilinçsiz oldukları için mi “savunmasız” kaldı?..

Ahmet Açan’ın tarih yazımına inanacak olursak, bazı sorunlar yaşanmakla birlikte temelde sosyalizmin sürdüğü SB “nedeni hâlâ anlaşılamayan başarısız bir darbe girişimini” fırsat bilen Yeltsin gibi bir sarhoş ve avanesi tarafından üstelik bütün cumhuriyetlerin yüzde 80’inin aksi görüşte olmalarına rağmen tasfiye edilmiş!!! “Sovyetler’in dağıtılmasının bahanesi oldu” diyerek tepki duyduğu 20 Ağustos 1991’deki beceriksiz darbe girişiminin ardından Yeltsin ve çetesinin iktidarı ele geçirebilmelerini de “KGB’ye bağlı Alfa ve Vimpel timlerinin harekete geçmemesine” (sf.35) bağlıyor. “Sosyalizmin savunulması” gizli servise bağlı özel birliklerin eline kalmışsa bu işte bir çarpıklık olup olmadığını sorgulamak aklına dahi gelmiyor! “Koskoca parti, onun kadroları, sınıf ve emekçi kitlelerin kılı dahi kıpırdamazken sosyalizmi yıkılmaktan korumak KGB’nin özel birliklerine kalmışsa çek kuyruğunu gitsin! O ‘sosyalizm’ sosyalizm olmaktan zaten çıkmış demektir…” diyeceği yerde A. Açan’ın “sosyalizm” anlayışı belli ki bunu ‘normal’ görüyor.

“Normal” bulduğu sosyalizmle alakasız tutum ve politikalarla bu kadarla sınırlı kalsa “Bu konuda basireti bağlandı herhalde” deyip geçebilirsiniz ama Ahmet Açan öyle şeyler savunuyor ki nutkunuz tutuluyor. Düpedüz emperyal şöyle bir dış politikayı “sosyalizmin tarihsel başarıları” arasında sayabiliyor: “Brejnev, Üçüncü Dünya’ya istediği gibi müdahale etti, kıtaları denizaltılarıyla kuşattı ve sonunda Birleşik Devletler ile nükleer eşitliği sağladı. Rusya bir süper güç olarak dünyayı iki ayağının arasına aldı.” (agk, sf. 31, abç)

Ahmet Açan, çok emek verdiği belli olan kitabının sunuş bölümünü şu sözlerle bitiriyor:

Bana göre sadece Troçkistlerin değil Stalinist, Enver Hocacı, Maoist geleneklerin de Sovyetler Birliği’ne karşı yaklaşımları sorunludur. Bu kitap, Sovyetler Birliği’nin dağılana dek (yani 1991 Ağustos’una kadar-nba) yapısal olarak hâlâ sosyalist kaldığını öne sürmektedir. (agk, sf.42-43)

Yazarın sadece aktardıklarımızla sınırlı olmayan “sosyalizm” anlayışını gördükten sonra kendi adıma şunu söyleme isteği uyandı içimde: “Teşekkürler, biz almayalım böyle sosyalizmi!..”

 

 (1) “Lenin’in Vasiyeti”: Bize Anlatılan Masallar, H. Selim Açan, 21 Ocak 2022, https://alinteri10.org/2022/01/21/leninin-vasiyeti-bize-anlatilan-masallar/

Ayrıca bkz: Hesaplaşma/ Sovyetler’in Çöktüğünü Nereden Çıkarıyorsunuz, Ahmet Açan, sf. 52-53

(2) Bilince Dönüşen Zorunluluk/ Tek Ülkede Sosyalizm Tartışması, H. Selim Açan, Sel Yayıncılık, Ekim 2021

(3) agk.

(4) Cengiz Aytmatov, Stalin ve Lenin’in Mozolesi, Ahmet Açan, 17 Eylül 2021, https://gorus21.com/cengiz-aytmatov-stalin-ve-leninin-mozolesi/

(5) Editörlüğünü Ahmet Açan’ın yaptığı Teşup Yayınevi Grover Furr’ün araştırmalarını Stalin Yanıt Veriyor üst başlığı altında bir seri olarak yeniden yayınlamaya başladı. Serinin Aralık 2025’te basılan birinci kitabı Stephen Kotkin’e Cevap/Stalin: Gerçeği Beklerken başlığını taşıyor. Ocak 2026’da basılan ikinci kitap ise Kanıtlarla Moskova Yargılamaları &Troçki Dewey Komisyonu’na Yalan Söylüyor. Şubat 2026’da yayınlanan üçüncü kitap Yejov Stalin’e Karşı, dördüncü kitap ise Mareşal Tuhaçevski’nin Darbe Girişimi başlıklarını taşıyor.

(6) “Kargadan başka kuş tanımama sendromu” olarak adlandırılmayı hak eden bu ‘biz merkezci’ yaklaşım, eski Moskova yanlılarının ortak bir refleksi olsa gerek. Bu gelenekten tarihçi Candan Badem’de de görüyoruz bu grupçu/çevreci yaklaşımı. Sinan Dervişoğlu’nun kitabı üzerine kaleme aldığı değerlendirme yazısında o bunu şöyle tezleştiriyor: “Bence Sovyet deneyimini anlamak için en uygun durumda olanlar solda Sovyetik gelenekten gelmekle birlikte geleneğe eleştirel bakabilen bilimsel sosyalistlerdir. Açıkçası ben Maocu veya Enver Hocacı veya Troçkist veya Yeni Sol gibi geleneklerden gelenlerin SSCB üzerine anlamlı bir analizlerini görmedim. Bunların ‘biz demiştik’ türünden küflü tezleri kendi taraftarlarına bile yeterli gelmiyor.”

Ahmet Açan ve Sinan Dervişoğlu gibi Candan Badem de elmalarla armutları aynı torbaya dolduruyor. Troçkistler ya da Yeni Sol’dan farkımızı fark etmesini sağlayıp kendimizi ona beğendirebilmek için acaba ne yapmalıyız bilemiyorum ama “Gorbaçov yerine yetenekli ve kararlı bir önder gelseydi SSCB kendini toparlayabilirdi” görüşünde olan birinin o tarihsel deneyim hakkında ne kadar “anlamlı analiz” sahibi olduğu su götürür kanımca.

Bu arada Candan Badem bir tarihçi. Dolayısıyla ele aldığı bir konu hakkında bu kadar iddialı bir tez yazmadan önce o konuda bugüne kadar kimlerin neler yazdığına dair kapsamlı bir araştırma yapmış olmasını beklemek hakkımız olsa gerek.  Bu bağlamda, Candan Badem benim gibi Stalinist-Enver Hocacı gelenekten gelen kimi yoldaşlarımın bu konularda yıllardan beri yazdığı ve yazmayı hâlâ sürdürdüğü çok sayıda makaleyi ‘görmemiş olsa’ bile 2021 yılında kitap olarak yayınlanan Bilince Dönüşen Zorunluluk kitabındaki çözümleme ve çıkarılan sonuçların neresini “anlamsız” ya da “küflü” bulduğunu dile getirsede biz de görsek aramızda nasıl bir ‘derinlik farkı’ olduğunu?.. ( C. Badem, Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı üzerine, 22 Ekim 2025,

https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/)

(7) Devrimci Proletarya’nın geçen sayısında (16. Sayı, Mart-Nisan 2026) yayımlanan Sosyalizm İnsanlığa Ne Vadediyor başlıklı makalemde bizzat Ahmet Açan’ın ağzından aktardım bu yozlaşmanın ne kadar vahim boyutlara ulaştığını. (https://devrimciproletarya.org/sosyalizm-insanliga-ne-vadediyor/)

… Stalin’in ölümünden sonra başlayan ve Brejnev’le devam eden kitlelerin depolitizasyonu, 70’lerle birlikte iyice rahatlama ve gevşeme kitlelerin sisteme inançlarını azaltmış, yozlaşma, çalışmadan gelir elde etme, devleti sömürme vb kanserli bir ur gibi her yana yayılmıştı. Rakamlarla anlatmak gerekirse Stalin döneminde yıllık yüzde 35’lere varan büyüme oranı, 80’lerin ortasında yıllık yüzde 2’ye kadar gerilemişti. Burada asıl önemli olan ekonomiden çok ahlaki yozlaşmaydı.

Stalin kötüydü, dediler bana. Fakat Brejnev bazı açılardan Stalin’den daha da kötüydü. Stalin insanları öldürüyordu. Fakat Brejnev onların ruhlarını öldürdü. Brejnev yönetiminde insanlar nasıl yaşandığını unuttular. Nasıl çalışıldığını unuttukları gibi. Stalin zamanında insanlar hiç değilse gelecek için yaşıyordu; kamplardaki tutuklular bile. Brejnev zamanında geçmiş için mi yoksa gelecek için mi yaşıyorlar umurlarında değildi. Ateşleri söndü. İstedikleri biraz yemek, içmek ve çalmaktı. (…) Brejnev döneminin başlangıcını hatırlıyorum. O zaman konuşmaktan ve fikrimizi alenen söylemekten korkmazdık. Yıldan yıla insanların konuşmaktan korkar hale gelişini izledim. Ve konuşmaktan nefret ettiler. Neydi korktukları? Terfi ettirilmeyecekleri, kendilerine bir apartman dairesi tahsis edilmeyeceği, ülke dışına seyahat izni alamayacakları, ya da entellektüellerin çalışmalarını yayınlama imkanı bulamayacakları, hatta teknik bir raporun bile yayınlanmasının bir hayli geciktirileceği; ayrıca çocuklar için de hayatın zorlaştırılacağı. Maddi yaşam koşulları iyiye gitti, ama öyle bir şekilde ki, hakkın olanı almak istiyorsan itaat etmek durumundaydın. (…) Yetmişlerin sonlarında çürüme iyice yerleşikleşti. Dev bir ‘iş yavaşlatma’ gelişti. Bu gelişme kentlere, sanayiye, en prestijli, nükleer enerji santralleri gibi en büyük övünç kaynağı olan tesislere kadar yayıldı. Sovyetler Birliği insanları kurallara göre çalışmaya başladı. Yani mümkün olduğunca, neredeyse hiç çalışmadılar. Cezasız kurtulabilecekleri her şeyi yaptılar -ya da yapmadılar. Kendi küçük şeflerinden şikayet edip başları eğik gezdiler. Kendi geçim felaketlerini elden geldiğince az eziyetle atlatmaya çalıştılar ve sistemi, kendi çıkarlarına kullanabildikleri zamanlar ferahlama duydular. (Stalin yoldaşı “cani” olarak tanımlayacak kadar fanatik bir Stalin düşmanı olan, uzun yıllar Troçkist New Left Review’un yayın yönetmenliğini yapmış Anthony Barnett’ten aktaran Ahmet Açan, Sovyetler’de Özgürlük, 6 Mayıs 2021 Görüş21, abç  https://gorus21.com/sovyetlerde-ozgurluk/)”

Aynı Ahmet Açan kitabında da “sosyalizm” olarak görmeye devam ettiği o dönemi -üstelik Brejnev döneminde SBKP’nin 22. Kongre’sinde resmileştirilen emperyalist yayılmacılığın teorisi “sınırlı egemenlik teorisi”nin pratiğine övgüler düzerek- bu kez yere göğe sığdıramıyor?!! İnsan, ahlaken de siyaseten de bu denli genelleşip yerleşmiş bir toplumsal çürümeyi hâlâ “sosyalizm” olarak görebilen bir ‘sosyalistliği’ anlamakta güçlük çekiyor.

*[Devrimci Proletarya’nın Mayıs-Haziran 2026 tarihli 17. sayısından alınmıştır]