Erdoğan’dan bir ‘Tersine Dünya’ konuşması daha!



Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış töreninde konuşan Erdoğan, eğitimin tamamen piyasalaşması planını temel çizgileriyle anlatırken, “kindar ve dindar nesil” konseptine de uygun olarak lafı getirip Rojava’nın işgali hayaline bağlamadan duramadı


Her konuda bir piyasa uzmanı edasıyla söz söyleyen “yeni” rejimin dümeninde oturan Tayyip Erdoğan, sarayında düzenlenen Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde eğitimi daha fazla nasıl piyasalaştırıp, burjuvazinin temel ihtiyaçlarıyla daha fazla nasıl uyumlulaştırırız konusunda epey laf sarfetti. Eğitim mevzusu kesmedi bir de “dindar ve kindar gençlik” konseptine uygun olarak lafı getirip Rojava’ya dönük işgal planına bağladı.

Daha önce yaptığı açıklamalarda “Ben bu ülkeyi anonim bir şirket gibi yönetmek istiyorum” diyen Erdoğan, eğitim konusunu da aynı mantıkla ele aldığını, ama bu şirket mantığını aynı zamanda kendi ideolojik kodlarıyla harmanladığını bir kez daha ortaya koydu. Eğitimde bilimsel ölçütleri türban sorununa ve imam hatiplilerin de üniversiteye gitmesinin önünü açan 4+4+4 sistemine, ortaokullara Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı derslerinin konulmasına bağlayan; “ne kadar çok üniversite ve üniversiteli varsa o kadar medeniyiz” yaklaşımını sakız gibi çiğneyen hatta Almanya’ya üniversite ve üniversiteli sayısı bakımından hava basan Erdoğan, 17 yıllık AKP’li dönemde ne kadar üniversite açtıklarını, ne kadar derslik-spor salonu-laboratuvar oluşturduklarını, öğretmen ve akademisyen kadrosunu ne kadar genişlettiklerini, eğitim bütçesini hangi oranda arttırdıklarını verileriyle sunarak yaptığı konuşmada her zaman olduğu gibi riyakarlığını pişkince sergiledi.

Birçok devlet okulunda laboratuvar-spor salonu olmasını bırakın, tek bir çivinin bile çakılmadığını, temizlik ve ısınma giderlerinin bile ailelerden sağlandığını, tüm yatırımların Diyanet’e yapıldığını, imam hatip ve meslek lisesi dayatmasının aslında çok da tutmadığını, kitapların Erdoğan’ın dediği gibi parasız dağıtılmadığını, işçi ve emekçilerin çocuklarını okutmak için nelere katlandığını fildişi kulede oturan Erdoğan ve onun gibiler elbette bilemez. Öğretmen açığını, ücretli-sözleşmeli öğretmen sömürüsünü de öyle. O hava basmak için sayısız rakamı bir hokkabaz gibi ardı ardına sıralarken hakikat hükmünü emekçilerin daha fazla çöken omuzlarıyla sürdürmeye devam ediyor.

Üniversite sayısının 76’dan 207’ye, öğretim elemanı sayısının 70 binden 168 bine, öğrenci sayısının 1,6 milyondan 8 milyona yükselmiş olması bu başarının en bariz ifadesidir” diye pişkince konuşan ve akademisyenlerin niteliklerinin geliştirilmesi gerekliliğinden dem vurarak itirafta da bulunan Erdoğan, akademinin tüm bilimsel birikimini çıkardığı KHK’larla ihraç ettiğinin lafını bile etmedi tabi ki. Binlerce akademisyeni hayalindeki ve kendi deyimiyle “başkanlık sistemi” rejim-devlet modelinin sınırlarında dolaşan bir üniversite inşa etmek için ihraç ettiğini ifade etmesini beklemek saflık olurdu elbette. “Fakat her şeyin güllük gülistanlık olduğu izlenimi yaratacak bir coşkunlukla konuşmak, Erdoğan gibi siyaset tüccarlarının işi olabilir ancak” demek de kaçınılmazdır!

Tam bir piyasa cambazı gibi konuşan Erdoğan, yükseköğrenim gören öğrenci sayısının Almanya’da 3 milyonken Türkiye’de 8 milyon olduğunun, hemen her ile üniversite kondurduklarının havasını basarken, bu plansız-gecekondu eğitim sisteminin yarattığı devasa diplomalı işsiz gerçeğini de her zamanki nobranlığıyla şu sözlerle bir kez daha savuşturdu:

Şimdi birileri şunu diyor, ‘Girecek de ne olacak?’ Çok şey olacak. Allah’ın izniyle bu 8 milyon üniversiteli diyorum ya, işte bu 8 milyon üniversiteli işi tam manasıyla kavradığı zaman… ‘Efendim işte işsizlik var’, olabilir, her üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye de bir şey yok. Bunu dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız. Ama bir de kendisi bunu ne yapacak, üretecek. Bir de bu var. Bu imkanlarda ülke geliştikçe zaten zeminini hazırlamış olacak. Her türlü yatırımda, istihdamda, ne olacak, yatırım istihdamla iç içe bunu da birbiriyle teşvik edecek.

Öyle ya Erdoğan için eğitim karlı bir Pazar, öğrenci de müşteri! Eğitim kurumlarının patronlarından oluşan yandaşları için pazar olanaklarını sonuna kadar zorlamak birinci görevi. Her öğrencinin üniversiteye gidebilmesiyle övünürken, onun aslında o eğitim sürecinde kazanması gereken nitelikleri okulu bitirdikten sonra ömür boyu peşinden koşacağı sertifikalarla tamamlaması gerektiğini buyuruyor. Diploma yetmez diyor, bir de iyi derecede yabancı dil, meslekle ilgili tüm gelişmeleri kavrayacak bir birikim ve ömür boyu eğitim gerekir diyor! Eğitim patronlarının sattıkları ve her biri en az 2 milyondan başlayan sayısız sertifikayla kariyer sicilini şişirmesi, eğitim patronlarının kesesini doldurması gerekir diyor!

Fakat bunu diyen Erdoğan kalkıp bir de vakıf üniversitelerinin ne kadar ticarileştiklerinden bahsedebiliyor. O üniversite yönetimlerinin eğitimin kalitesi için bütçesinden harcamaları gerekirken öğrencinin cebindekini kendi bütçelerine aktarmak için didindiklerini itiraf edebiliyor. “Devlet üniversitelerinin bile bu hale geldiği bir yerde vakıf üniversiteleri ne yapsın?” diye sorsalar ona da sayısız laf yığınağıyla yanıt verecek bir pişkinlik bu!

Üniversiteleri bir ticari işletme olarak kodladığını konuşmasının her satırında dillendirmekten kaçınmayan Erdoğan bunu “Verimlilik esasına dayalı bir eylem planını da hazırlamalıyız” sözleriyle özetleyerek, neye-kime-hangi ölçütlere göre “verimlilik”, “kalite” sorusuna da dolambaçlı da olsa aynı ticari kafayla yanıt veriyor. Burjuvazinin kalkınma planlarına uyumlu bir işgücü yaratılması hayalidir bu. Meslek liseleriyle, üniversiteleriyle tüm bir eğitim sisteminin uluslararası rekabet ve işbölümü koşullarına uygun olarak yeniden planlanmasıdır…

Planı da açık: Emekçi çocukları meslek liselerinde ara eleman olarak yetişmeye rıza göstersin, üniversiteler de bölgesel ve burjuvazinin yetişmiş eleman ihtiyaçlarına göre uyarlansın!

Piyasacı yaklaşımla yükseköğrenimde başarının yolunun üniversite olmanın genel niteliklerini muhafaza ederek belirli alanlarda ihtisaslaşmadan, uzmanlaşmadan ve markalaşmadan geçtiğini vurgulayan, Yükseköğretim Kalite Kurulu denilen üniversiteyi daha fazla piyasalaştırma kuruluna övgüler dizen Erdoğan, “Üniversitelerimizi ihtisaslaşma yolunda ne kadar cesaretlendirirsek buralara tahsis ettiğimiz kaynakların o derece verimli ve etkin değerlendirileceğini düşünüyorum. Araştırma üniversiteleri ve bölgesel kalkınma odaklı üniversiteler gibi girişimleri bu doğrultuda atılmış önemli adımlar olarak görüyorum.” sözleriyle esas muradını da dile getirdi. Bunun arkasının her öğrencinin bulunduğu ilde okuması ve o ilin sanayi-ticaret-tarım hedeflerine yanıt verecek bir eğitimle sınırlandırılması şartıyla gelmesinin bir garantisi yok!

Eğitim konusundaki piyasacı yaklaşımı ve buna uygun masada bekletilen planları temel çizgileriyle ortaya koyan Erdoğan lafı ne yapıp edip Suriye ve özelde de Rojava’ya getirerek konuşmasına “milli şuur” sosu da eklemeyi ihmal etmedi! Ne de olsa tek başına piyasacı bir yaklaşım kesmez buna bir de şovenizm-işgalcilik ruhundan birkaç tutam katmak gerekir ki tam olsun!

Bunlar Erdoğan ve temsil ettiği burjuvazinin eğitim konusundaki hayalleri-ufukları-planları… O planların hayattaki karşılığını ise işçi-emekçi-öğrenci mücadelesi, toplumsal örgütlülük belirleyecek!