Sosyal medya: Mesele torun değil



Hükümet istediği sosyal medya kullanıcısını zaten istediği an bulup cezalandırıyor, yeni bir mekanizmaya neden ihtiyaç var diye düşünülebilir. Bu düşünce doğru olmakla beraber AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonunun toplumu daha fazla korkutup sindirmeye duyduğu ihtiyacın büyüyüşü gözden kaçırılmaktadır.


Cihan Çetin 

Erdoğan’ın yeni doğan torunu üzerinden başlayan sosyal medyanın denetim altına alınması tartışmasının esas nedeni Erdoğan’ın torununa yapılan hakaretler değildir. Meselenin ilk ayağını 12 Haziran 7 bin 400’e yakın trol hesabın Twitter tarafından kapatılmasıyla Erdoğan’ın 26 Haziran’da Youtube’tan yaptığı canlı yayın sırasında gençlerin #OyMoyYok kampanyası açıp 10 bin “beğenmeme”de kendisini somut biçimde gösteren iktidar düşüşüne bağlı ciddi telaş oluşturur. İkinci ayağı ise dünya genelinde de tartışma konusu olan internet platformlarının yayın yaptığı ülkede vergilenmesi sorundur. Birisine siyasi, diğerine ekonomik ayak diyebiliriz kısaca.

Siyasi Ayak

İnternet siyasi amaçlarla ortaya çıkmıştır. İnternet  2. Emperyalist Paylaşım savaşından sonra Sovyetler Birliği’nin ABD’yi işgal edeceğine dair bilinçli paranoya sonucu işgal sırasında merkezi olmayan ancak iletişimin de aksamadığı bir sistem olarak tasarlanıp kuruldu. Başlangıçta askeri olan proje daha sonra sivillere de açılınca internetin “özgürlükçü” yanı ilk dönem öne çıktı.

Bugün sıradan biçimde kullandığımız pek çok bilgisayar ve internet uygulaması (örneğin fare, modem, pencere sistemi vb.) ilk dönem hackerlar tarafından açık kaynak olarak yapıldı. İlk dönem internet kullanıcıları kendilerinin oluşturduğu klasik medyada yer almayan konuların işlendiği özgürlükçü denebilecek alt-kültürler yarattılar.

’80’lerle birlikte bilgisayar ve internet kullanımının bilgisayar sıradan kullanıcılar için kolay ulaşılabilir hale gelmesiyle internetin toplumsal yanı kendisini daha net göstermeye başladı. En geniş tabirle internet insanların toplumsal gerçeklikte yaptığı hemen her şeyi (seksten banka işlemlerine, dolandırıcılıktan toplumsal eylemlere kadar) barındıran sanal bir alana dönüştü.

İnternet teknolojisi 1980 sonrasında sermayeye olağanüstü bir akışkanlık ve hareket kabiliyeti kazandırdı. Neoliberal birikim modelinin mantığına uygun olarak bu kesitte burjuvazi onu üretim organizasyonlarının temel enstrümanlarından biri haline getirdi. Bunun yanı sıra burjuva ideolojisinin, onun değer yargıları ve tüketim alışkanlıklarının üretilip toplumlara empoze edilmesinin temel araç ve mecralarından biri özelliğini kazandı. Gelişen bilgisayar teknolojileri aracılığıyla kapitalizm kendisinden başka bir toplumsal düzen olamayacağını tüm dünyaya pompalamaya çalıştı.

Bugün Endüstri 4.0 gibi cilalı isimlerle pazarlanan kapitalizmin teknolojik sömürü ilişkileri internet aracılığıyla hem normalleştiriliyor hem de başka bir dünyanın mümkünlüğü bile liberal reformlar sınırları içine çekiliyor.  Örnek olarak internetin “çocukluk dönemi” denebilecek ’90’larda yazılmış olan Manuel Castels’in 3 ciltlik “Enformasyon Çağı: Ekonomi Toplum ve Kültür” çalışması kayda değer tespitlere sahip olmasına rağmen tüm sınırlarını kapitalizm belirlemektedir. Öyle ki 2012 tarihli “İsyan ve Umut Ağları: İnternet Çağında Toplumsal Hareketler” çalışmasında gerici iktidarlara karşı isyan bayrağını yükselten halklara ve emekçi kitlelere önerdiği ya da o isyanlarda gördüğü her şey liberal siyaset sınırları içindedir.

2000’lerin ilk 10 yılından sonra toplumsallığın internette yansıması doğal olarak gerçek hayatın dalgalanmasına paralel hareket etti. Arap Baharı, Gezi İsyanı gibi süreçlerde internet sokağın gücünü yansıtıp örgütleyen bir mecra olarak karşımıza çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Ancak Lenin’in “düşman da düşünmektedir” ifadesinde olduğu gibi burjuvazi de toplumsal patlamaları gözeterek interneti bir şekilde zapturapt altına almaya çalıştı. Öyle ki twitterı en fazla kullanan Trump bile kendisine karşıt argümanlara tahammül edemediği için sosyal medyayı şeytan ilan etmekten çekinmedi.

İnternetin siyasal güç ve etkisine karşı ülke bazında en büyük kısıtlamayı yapan ülkelerin Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran olması boşuna değildir. İktidarların katı bir denetim kurduğu bu ülkelerde devletin tam denetimindeki İnternet içeriği boş bir teknoloji işlevine sahip sadece.

Türkiye’de ise Gezi İsyanı ile etkisini gösteren İnternet (özellikle sosyal medya kullanımı) son 5-6 yıldır hızını neredeyse hiç kesmeden devam ettirdi. Her ne kadar sokağın geri çekildiği bir süreç yaşanmış olsa da medyada da tekelciliğe yönelen iktidarın karşısına hemen her zaman internet çıktı. Özellikle AKP Hükümeti’nin teşhirinde sosyal medya en kayda değer mecra oldu.

AKP de Gezi İsyanı ile internetin gücünü fark ederek özellikle trol denilen sahte hesaplarla bir tür sosyal medya savaşına girdi. 2020 Haziran’ında AKP ile ilişkili 7 binin üzerinde sahte/gerçek hesabının kapatılması ile bu savaşta ciddi  bir darbe yedi.

Erdoğan’ın 26 Haziran’da gençler ile yaptığı kurgusal youtube yayını bile daha yayın sırasında gençlerin #OyMoyYok hastagini kullanmasına ve dislikena (beğenmeme)sine yol açtı. 2 gün sonra torununa yönelik hakaret içeren tweetlerin atılması Erdoğan’ın Netflix, Youtube, Twitter’ı kapsayan büyük bir yasak kılıcını çekmesine neden oldu.

Özetle genel olarak internet özel olarak sosyal medya Türkiye’deki muhalefetin en azından sesinin henüz kısılamadığı bir alan. AKP eliyle bu alanı kısma çabalarının kişileri cezalandırma evresinden çıkıp bizzat uygulamaların denetim altına alınması evresine geçildiğini artık söyleyebiliriz.

Ekonomik Ayak

İnternet’in teknolojik kurucu babalarından sayılan Licklider 1963 yılında kendisine yöneltilen “özel sektörün [kapitalin] ARPA’ya  [ilk internet kurumuna] neden ilgi göstermediği” sorusuna “Özel sektör yapmaya değecek bir şey olduğunu düşünürse zaten yapar” diye cevap verir. Gerçekten de kapitalizm internetle ilişkisi ancak kârlı olduğunu fark etmesiyle başlamıştır. İlk dönemde kablo sistemleri, bilgisayar üretimi gibi internet altyapısı alanlara “ilgi” duyan kapitalizm kişisel bilgisayarın gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla internet ile ilgili bugün bildiğimiz, kullandığımız alanlara el atmıştır.

Bilgisayar teknolojileri ve internetin kapitalizmle ilişkisi, tersi yöndeki iddiaların aksine meta ilişkilerinin özünü  aşacak bir güce sahip olamadı. Değişim değerini değil kullanım değerini merkeze alan Açık Kaynak – Özgür Yazılım bugün bile kapitalizmin midesini bulandırmaktadır. Microsoft CEO’su Steve Balmer’ın 2001 yılında açık kaynak kodlu işletim sistemi LINUX  için söylediği “LINUX kendisini fikri mülkiyetin içine eklemleyen kanserdir” cümlesi kapitalizmin bilgisayar ve internete yaklaşımının ruhunu yansıtmaktadır.

İnternetin kapitalizmle ilişkisi günümüzde gazetelerin ekonomi sayfalarında söylendiği gibi bazı uygulamalarla web sitelerinin ortaya çıkardığı ekonominin çok ötesindedir. Bitcoin’den metin yazarlarına kelime başına ücret ödenmesine, Amazon gibi çok taraflı azgın bir sömürü ağı olarak işleyen uluslararası tedarik zincirlerinden cep telefonunuza indirdiğiniz bir oyunda yayınlanan reklama kadar muazzam bir ekonomik alandır.

Kapitalizmin var olduğu böyle bir alanda hem sınıflar arası hem de sınıf içi savaşımlar da kaçılmazdır. İnternetin sınıf savaşımının pik noktalarında oynadığı örgütleyici rol ile gerçekleşen eylemleri yansıtma işlevi dışında o zemindeki dolaysız sınıf savaşımı şimdilik anarşist internet hareketleri ve Açık Kaynak Kod üzerinden ilerlemektedir. Bu mecradaki sınıf içi savaşım daha belirgindir. Bu sınıf içi savaşım teknoloji şirketlerinin kapışması ve/veya internet şirketlerinin zaman zaman devletlerle karşı karşıya gelmesi biçiminde kendisini göstermektedir.

İnternet teknolojilerinin kazandırdığı gelirlerin paylaşımı sınıf içi savaşım nedenlerinden biri olarak gitgide daha fazla öne çıkıp belirginlik kazanmaktadır. İnternet ve internet teknolojilerini kullanarak yaratılan artı değerin paylaşımı noktasında sermayenin farklı tür ve kesimleri arasında yaşanan bu savaşım kendisini sık sık vergi savaşımı biçiminde göstermektedir. Örneğin Trump Amerikan kökenli şirketlerin üretimlerini ABD’de yapmaları veya bu firmaların ABD’ye de daha fazla vergi ödemeleri için zaman zaman sermayeyi bile rahatsız edecek çıkışlar yapmaktan çekinmemektedir.

Türkiye son yıllarda sosyal medya şirketlerini vergiye tabi tutma çabasına özel bir önem vermektedir. Çünkü bilinen sosyal medya şirketleri yüzde 10-15’lik stopaj vergisi dışında devlete vergi ödememektedir. AKP eliyle iktidarın sosyal medyaya karşı öfkesinin bam teli de işte burasıdır. Vergi silahı ile muhalif dinamiklere sahip sosyal medya alanlarının ümüğüne çökmek istemektedir.

İşin ekonomik boyutunu arka plana atıp sosyal medyayı sadece ahlaki bir zeminde tartışmaya açmak çakallıktan başka bir şey değildir. Örneğin twitter’daki porno hesapların sayısı internet genelindeki orana yakın düzeydedir. Ancak sosyal medyayla ilgili son ahlaki tartışmanın sosyal medyada da kendisini gösteren porno yayınlar ve buna olan ilginin yüksekliği gibi bir konu üzerinden değil de “toruna laf edilmesi” üzerinden inşa edilmesi tilkide bile bulunmayan bir kurnazlık örneğidir.

Neler Olabilir?

Erdoğan’ın sosyal medyayı “ya kapatırız ya da denetim altına alırız” sözü üzerine çok şey söylendi. Sosyal medyada büyük çoğunluk zeka dolu tepkiler verdi. Azınlıkta kalan bir kısım ise durumun ciddiyeti üzerinden daha etkin karşı çıkışlara odaklanılması gerektiğinden dem vurdular.

Her ne kadar AKP’nin bazı sınırlamalar getirme olasılığı olsa bile bu alanı tümden kapatma veya denetim zordur. Öyle ki Erdoğan’ın “kapatma ya da denetim altına alma” tehdidini içeren tweet çok kısa bir süre sonra kaldırıldı. Erdoğan’ın iletişim danışmanı Fahrettin Altun “yanlış yerlere çekildi” diyerek “sosyal medyaya dair yapılacak düzenleme hukuk devleti sınırları içinde olacak” diyerek Erdoğan’ın geriye çark ettiğini gösterdi.

Erdoğan’ın açıklamasından sonra önceden hazırlandığı ve gündeme getirmek için fırsat kollandığı anlaşılan kanun tasarısı basına sızdırıldı. Yapılması planlanan düzenlemenin temelinde iki amaç güdüldüğü görülüyor: Birincisi internet kullanıcılarını denetim altına almanın kolaylaştırılması, ikincisi vergilendirme.

Birinciye ilişkin olarak hükümet istediği sosyal medya kullanıcısını zaten istediği an bulup cezalandırıyor, yeni bir mekanizmaya neden ihtiyaç var diye düşünülebilir. Bu düşünce doğru olmakla beraber tabanda kitle desteğinin zayıflaması yanında tepede de iç tepişmeleri artan AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonunun toplumu daha fazla korkutup sindirmeye duyduğu ihtiyacın büyüyüşü gözden kaçırılmaktadır.

Gerçi Türkiye’nin internet kullanımını dünyadan kopararak mutlak denetime alabileceği bir alt yapıya sahip olmadığı gibi bu alt yapıyı yaratacak durumda olmadığı da bilinen bir gerçektir. Bu anlamda Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore gibi bir denetim sistemi kurma olanağı yoktur. Şu an elinden gelen denetim mekanizmasını kursa bile bu kısıtlama çok basit teknolojik araçlarla (ülke engellerinin aşılmasını sağlayan VPN gibi uygulamalarla) aşılabilir olmanın ötesine geçemeyecektir.

Ayrıca emperyalizmin burjuva demokrasisi ile işi günümüzde her ne kadar bitmiş olsa da büyük bir iki yüzlülükle o bunu zaman zaman “koz” olarak kullanmayı tümüyle terk etmiş değildir. Bu bağlamda “demokratikleşme karnesi” emperyalizm tarafından Türkiye’nin kredi arayışları sırasında ihtiyaç duyulduğunda masaya konulan bir argümandır. İnternete yönelik kapsamlı yeni yasak ve yaptırımlar uygulanması emperyalist burjuvazi ve finans kuruluşlarının eline yeni bir koz vermek sonucunu doğuracaktır. Krizin ağırlaşmasına paralel olarak dış borç ve yeni kaynak arayışının yakıcılaştığı koşullarda Türk burjuvazisinin Erdoğan’ın torununa laf gelmesin diye internete büyük kısıtlamalara onay vermesi pek mümkün gözükmüyor.

Dördüncüsü ve en önemlisi AKP’nin genç tabanının da internet ve sosyal medya kullanıcısı olmasıdır. AKP orta yaş ve ileri yaşlardaki tabanını internet yasakları konusunda ne kadar ikna ederse etsin, genç tabanını ikna etmesi, hele hele toruna laf atıldı gibi bir argümanla ikna etmesi pek mümkün gözükmüyor.

Bu şartlarda AKP özellikle internet trafiğini zaman zaman yavaşlatacak yaptırımlar içeren bir düzenlemenin ötesine geçecek ne nefesi ne de olanağı vardır. Bunu kendisi de çok iyi bildiği için önümüzdeki süreçte internet ve sosyal medyayı kullanış biçimi bahanesiyle  kişilerin ve/veya muhalif kurumların cezalandırmasında vites büyütmesi daha olasıdır.

Ancak diyelim ki en kötüsü gerçekleşti ve iktidar internet üzerinde büyük bir tahakküm kurdu. O zaman şu slogana-taktiğe yönelmekte zaman kaybetmemek lazım:

280 karakter onların olsun, sokaklar-duvarlar bizimdir!