// Elimize posta yoluyla ulaşan TİKB 5. Konferans belgelerinden Kadın sorunu ve örgütlenmesine dair temel belgenin bugün ilk bölümünü paylaşıyoruz – Alınteri//
Tarihin en kadim sorusundan ne anlıyoruz
“Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir.”
Engels’in, materyalist bir kavrayışla tarihteki ilk toplumsal yarılma olarak nitelediği kadın sorunu, toplumların sınıfsal, hiyerarşik ve ataerkil bir sistem üzerinden iki toplumsal cinsiyete bölünmesine işaret eder. Bilimsel sosyalizmin kurucuları, cinsiyet ve sınıf kavramının insanlık tarihinin tamamını belirlediğini ortaya koyarlar.
Biz komünistler kadın sorunuyla Engels’in yukarıdaki sözlerinde ifadesini bulan bir netlikle ilişkilenmek zorundayız.
Tarihte sınıflı toplumların ortaya çıkışının şafağında önce kadınlar köleleştirildi. Ve o günden itibaren kadınlar bütün sınıflı toplumlarda yok sayıldılar, baskı gördüler, ezildiler, köleleştirildiler. Sistemler değişti, üretim tarzları değişti, kadının konumu da biçimsel olarak değişti ama “öz” aynı kaldı.
Bu, cinsiyet ve sınıf kavramının, insanlık tarihinin başlangıcında olduğu kadar sonrasında da belirleyici bir dinamik olarak işlediğine dair tarihsel derinliği de içeren ideolojik bir perspektif kazandırır. Bu yaklaşım kavrandığında insanlığın 10 bin yıllık serüveninin sadece sınıflar arası çatışma biçiminde değil, onun organik bir parçası olarak aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden şekillenen ikinci bir çatışmayla da iç içe geçtiği görülür.
Farklı üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal ilişkilerde bu çatışma biçimi değişse de yakıcılığını ve keskinliğini koruyarak devam edegelmiştir. Komünistler açısından kadın sorunu bu açıklıkta kavranmak zorundadır. Bu kavrayış derinleşmiş bir ideolojik yaklaşıma dönüşmelidir.
Bilimsel sosyalizmin kurucuları o tarihsel koşullarda bu yaklaşımı bütün yönleriyle açımlanmış bir teorik çerçeveye dönüştür(e)meseler de sorunu can alıcı noktalardan yakalamanın temel dayanaklarını bırakmışlardır. Bugün bize düşen, bu hareket noktalarını ve temel tezleri ideolojik-siyasi ve örgütsel olarak geliştirmek bilinciyle hareket etmektir.
Özel mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte oluşan toplumsal ilişki -ve özel olarak da cinsler arası ilişki- aile başta olmak üzere diğer üstyapı kurumlarıyla birlikte yürür. Toplumsal cinsiyet rolleri ya da ilişkileri denilen şey sırf bir kültürel devamlılığa işaret etmez, ekonomik-siyasi-kültürel-ideolojik bütünlük oluşturan bir sistem olarak iş görür. Toplum bir bütündür ve sınıfsal, cinsiyete dayalı, ırksal, dinsel ve diğer türden tüm toplumsal ilişki biçimleri kendinde şeyler olmayıp, herbiri bir üretim biçiminin belirlenmiş ve çatışmalı ilişkileri bağlamında varolur, varlıklarını da ancak kendilerini yeniden üretebildikleri oranda sürdürebilir.
Ataerki de erkek egemenliğince belirlenmiş bir cinsiyet hiyerarşisi üreten ve yeniden üreten toplumsal bir süreçtir. Bu tahakküm, tıpkı sınıf ilişkilerinde olduğu gibi rıza ve zor yöntemlerinin iç içe geçmesiyle sağlanabilir ve sistemin bekası için sürekli olarak yeniden tahkim edilmek zorundadır. Tüm toplumsal altüst oluşlar bu zor ve rıza araçlarınca süreklileşmiş biçimde kontrol edilir ve yeniden üretilmeye çalışılır. Yeniden üretmekte zorlanıldığı noktada tüm çirkin yüzüyle saldırganlaşır. Gelinen aşamada diğer toplumsal ilişkilerde olduğu gibi toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki hiyerarşinin yönetilmesinde de ciddi bir tıkanma hali yaşanmaktadır.
Kapitalizm bugün kendisi için her açıdan yaşamsal olan erkek egemenlik sisteminin çözülmesi, toplumsal üretime daha geniş kitleler halinde dahil olan kadınların yaşadıkları nispi özgürleşmenin sorunlarıyla karşı karşıyadır. Cinsiyetler arasındaki mevcut hiyerarşinin ya da kapitalist sistemin temel dayanaklarından biri olan aile kurumunun çatışmalı bir süreç içinde krize sürüklenmesiyle başa çıkmak zorundadır. Mevcut mücadele dinamikleri örgütlü-hedefli bir zemine oturmadığı sürece bunu zor ve rızayı iç içe geçirerek belki idare edebilir, ama yeniden üretmesi eskiden olduğundan daha zordur.
Bu çelişkinin çözüleceği yer fiilen üretim ilişkilerinin değiştiği, toplumsal ilişkilerin de bunun üzerinden yeniden şekillendiği devrimle, sosyalizmle mümkün olabilir. İnsanlık bugün her konuda olduğu gibi bu sorunda da böyle bir eşikle karşı karşıyadır. Sistem temel dayanaklarında yaşanan çok yönlü krizle boğuşurken onun krizini daha da derinleştiren dinamiklerden biri de kadınların toplumsal bir güce dönüşen mücadelesidir. Dolayısıyla bugün kadın düşmanlığı olarak yansıyan ve dünya ölçeğinde bir eğilim haline gelen saldırganlık bu noktadaki krizin yansımasından başka bir şey değildir.
Bu nedenle de kadın sorunu kapitalist sistemin yaşadığı kapsamlı kriz ve sınırlarına dayanma gerçeği içinde kavrandığı oranda doğru bir yaklaşımla ele alınıp stratejik bir ilişkilenme kurulabilir.
***
Kadın sorunu tarih kadar eskidir, katmerli baskı ve sömürü ilişkilerinin adeta ilk laboratuvarı işlevi görmüştür. Sınıflı toplumlarda -özelde de kapitalizmde-, önceki üretim ilişkilerinden devralınan ataerki-erkek egemenlik sistemi, hakim üretim ilişkilerinin ve egemen sınıfın kendi çıkarları temelinde yeniden üretilip özümsenmiştir. Kadını, onun istek ve ihtiyaçlarını, isyan ve öfkesini kontrol altında tutmak için devreye sokulan iktidar ilişkilerinden, zor aygıtlarından ayrı ele alınamaz. Hayatın her alanında -özellikle ailede- erkeğin iktidarını ve ayrıcalıklı konumunu sürdürmesine hizmet eden bu temele ihtiyaç duyar. Yüzyıllar içinde oluşan yazılı yazısız yasa ve kültürel normlar da bu amaç için devrededir.
Dünyanın kadın yarısı, sınıfsal, etnik, cinsel ve inançsal farklılıklarla bölünmüş olmasına rağmen çağlar boyunca her türlü baskının, aşağılamanın ve sömürünün değişmez nesnesi durumunda olmuştur. Tarih boyunca farklı egemenlik sistemlerinin kadına biçtikleri rol farklılaşmış ama özü aynı kalmıştır: Erkeğe bağlı bir konum. Erkeğin her türden ihtiyacını karşılayan bir hizmetli! Kadını eril iktidarın belirlediği sınırlar içine hapsetme, onu bağımsız bir birey olarak değil, erkeğin, burjuva ailenin, toplumsal üretimin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü olarak kodlayan sistemin boyunduruk altına alıp köleleştirme hedefi hiç değişmemiştir. Sistem üretim ilişkileri üzerinde yükselen erkek egemen ideoloji aracılığıyla kadını yönetmek, yeteneklerinin farkına varıp geliştirmesini önlemek, bıktırıcı işlerle köreltmek, sesini kısmak, ruhsal ve düşünsel olarak tüketerek sisteme eklemleme amacındadır.
***
Öncesi de bir yana son yıllarda kadına yönelik taciz, tecavüz ve cinayetlerdeki olağanüstü artış, açık/örtük kadın düşmanlığındaki geometrik sıçrama ürkütücü boyutlardadır. Türkiye bunun zirve yaptığı ülkelerdendir, her güne bir kadın cinayetiyle uyanır olmak günümüz gerçekliği durumundadır.
Üretim ve yeniden üretim süreçlerinin çeşitlenip farklılaşması kadının dünya ölçeğinde toplumsallaşan kapitalist üretim çarkının -her gün daha da kitleselleşen katılımlarla- vazgeçilmez bir parçası haline gelişi erkek egemenliğini ve “eril iktidarı” daha fazla tehdit eder hale gelmiştir. Kadınlar kendilerini boğan, ezen ve yok eden koşullara, sırtını burjuva devlete ve “hukuka” dayayan “baba, kardeş, koca” giysili erkeklerin baskısına artık daha gür ve daha kitleselleşen şekilde “Hayır!” demeye başlamıştır.
İletişim araçlarının bu kadar yaygın kullanımı birçok örtüyü kaldırmış, daha önce gizli kalabilen pek çok olay gözlerimizin önünde yaşanır olmuştur. Kadınlar birbirlerinden esinlenerek yaşadıklarını anlatmak konusunda artık daha cesaretlidir. Ölüm korkusundan çok ömür boyu aşağılanıp işkence görmek, yaşamını bir hiç olarak sürdürmek zorunda bırakıldığı duygusu nicel birikimlerin zamanla nitelik farklılaşmasına dönüşmesi gibi kadınlarda da tramplen işlevi gören bir sıçrama eşiği işlevi gördü.
Kadın kitleleri korkmak ve susmanın değil ayağa kalkıp sesini yükseltmenin, kendi hayatları ve gelecekleri için mücadele etmenin bilincine her geçen gün daha fazla varıyor. Birbirlerinden beslenip yan yana geliyor, omuz omuza direniyorlar. Yasaklara aldırmıyor, sokağa çıkıyorlar. “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!” sloganı geniş kadın kitlelerinin gözünde hem bir uyanışın dile gelişi hem de bir eylem sloganıdır.
Bu koşullarda itaat sağlama, boyunduruk altına alma ve bunu kalıcılaştırma sistem açısından vazgeçilmez hale gelmiştir. Kapitalist çarkı tekletecek, aileyi sorgulatacak, erkek egemenliğinin üstüne yürüyen irili ufaklı adımlar iktidarı yeni tedbirler almaya yöneltiyor. Toplumsal mücadelenin en geniş bileşeni, hayatın her alanında en acımasız biçimde köleleştirilen dinamiği olan kadınlar ayağa kalkıyor.
Bu konu bağlamında, kadın sorununun bugün ulaştığı düzlemin Türkiye’deki yansımalarını üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak gelişen toplumsal ilişkilerdeki (erkek egemen hiyerarşi) kriz ve çatışmalardan kopararak tek başına AKP gericiliğinin saldırılarının tetiklediği bir reaksiyon derekesine indiren sığ yaklaşımlarla karşılaşıyoruz.
Bu türden yaklaşım ve tutum alışlar kadın mücadelesiyle pragmatist bir ilişkilenmenin ötesine kolay kolay geçemiyorlar ve geçemeyecekler. Çünkü konjonktürel gördükleri bu durumun sunduğu olanaklarla sınırlı bir bakış açısına sahipler. Bu yaklaşım, sonuçları neden haline getirerek (kadın hareketinin hareketlenmesi AKP gericiliğinin saldırılarının tetiklediği bir reaksiyon olarak değerlendiriliyor) sistemin, kendi temellerini oluşturan erkek egemen hiyerarşik ilişkileri artık yönetmekte zorlandığı, rıza araçlarının buna yetmez hale geldiği oranda zor ve baskıyı, düşmanlığı temel politika haline getirdiğini, bunun uluslararası gericiliğin temel tıkanmışlığının ifadesi olarak dünyada genel bir eğilime dönüştüğünü göremiyor.
Oysa dünyanın dört bir yanında burjuva diktatörlükleri faşizme özgü çizgilerin baskın hale geldiği bir gericileşme içinde. Dünya sağa kaydıkça, işbaşına gelen hükümetler kadınların tarihsel-toplumsal kazanımlarına dönük daha evrensel ve gözükara bir saldırı dalgası başlattılar. Saldırılar da, buna isyan ederek ayağa kalkan kadın hareketlerinin talepleri ve eylem biçimleri de daha fazla ortaklaşmaya başladı. 50 yıl önce kazanılan kürtaj hakkı*, boşanma hakkı, nafaka hakkı dünyanın her yerinde koyu bir gericilikle iç içe geçerek hedef haline getiriliyor.
Eşit işe eşit ücret talebi başta olmak üzere kadınların kapitalist üretim içindeki eşitsiz konumlarına karşı gerçekleştirdikleri eylemler kadın sorununun sınıfsal muhtevasını her gün biraz daha netleştirmeye devam ediyor.
Kapitalizm ve ataerkil düzen, bugün yalnızca kadın özgürleşmesinin değil, tüm insanlığın kurtuluşunun önündeki en önemli engellerden biridir.
TİKB’nin kadın hareketini algılayışı, tarihsel akış
TİKB, hem kadınların özgürleşme mücadelesini hem de komünist kadınların daha ileri hedefler doğrultusunda önlerinin açılması, yetenek ve kapasitelerini geliştirmeleri için daima ileri bir çabanın temsilcisi oldu. Ezilenler içinde en fazla ezilen kadının kurtuluşu için, kadınların kendi kurtuluşları için mücadeleye seferber edilmeleri, kaderlerini tayin etme konusunda özneleşmeleri gerektiği perspektifine sahip oldu.
Mücadele saflarında eşitlenmiş gibi görünen kadın ve erkekler gerçekte fiilen eşitsiz bir şekilde yan yana gelirler. Bizler de toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillenerek saflara katılırız ve genellikle daha ilk adım atışımızdan itibaren erkek olanlarımız kadın olanlarımızdan daha avantajlıdırlar.
Kuruluşumuzdan çok kısa bir süre sonra 12 Eylül faşist darbesi geldi. TDH’nin diğer bölükleri gibi varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya kaldık. Buna rağmen ’85 ortalarına kadar varlığımızı, politik-pratik faaliyetimiz sürdürmeyi başardık. Kıran kırana günlerdi ve bu kesitlerde işçi sınıfı içinde, çeşitli fabrika ve bölgelerdeki asli çalışmalarımıza yoğunlaştık. Faşist darbe günleri yeraltı yaşamının yoğun koşturmacasına sahne oluyordu. İllegal yayın ve bildirilerin, afiş ve pulların hazırlanıp basılması, duvar gazetelerinin, duvar yazılarının gizlilik koşullarında yapılması başlı başına kapsamlı temel uğraştı. Kadın yoldaşlarımız bütün bu faaliyetlerde eksiksiz yer alıyordu.**
Ne var ki, tüm bu hasletlerle donanmış olan TİKB’li kadınlar olarak bizler bu sorunun toplumsal devrim açısından nasıl bir anlam taşıdığını yeterince göremedik. Onu sınıf çalışmasının bir parçası olarak görürken kadın sorununun özgünlüklerini, erkek egemen hiyerarşi içindeki konumunu gözden kaçırdık. Soldaki indirgemeci düz mantık bizde de vardı: Devrim çözer!
Kadın sorununun insanlığın kurtuluşunun esas halkalarından biri olduğunun kavranışındaki ideolojik zayıflık diğer siyasal yapılar kadar bizde de vardı. Onlardan farkımız tüm dezavantajlarına rağmen kanırta kanırta yolunu açan kadın kadroların cinsiyetlerine göre istihdam edilmemeleri, hakettikleri yerlerde görev almalarıydı. İnandıkları bir ideolojik yönelimin saflarında mücadele etmek, kimi zaman en sorumlu görevlere bileklerinin hakkıyla gelmek bambaşka bir içerik, farklı bir kulvardı. Çok değerliydi fakat kadın sorununa yaklaşım açısından aynı zamanda hayli eksik bir yaklaşımdı. Meseleyi dışımızdaki kadın ordusuyla ilişkilendirerek ele almıyordu. Örgüt içinde kendilerini sonuna kadar özgür ve engelsiz hisseden bu kadınlar toplumun geniş katmanlarının oluşturduğu kadın kitleleri için de bu özgür gelişimi istemeli ve bunun için çalışmalıydılar.
Yayınlarımızda kadınlar için ayrılmış köşeler/sayfalar oldu, kadın sorununa dair -30 yıl öncesinin anlayışı ve donanımıyla yazıldıkları için bugün açısından oldukça geri sayılabilecek- çeşitli çözümleme yazıları kaleme alındı. Özel bir kadın çalışması yürütülmesi gerekliliği çeşitli defalar gündeme geldi. Başlatıldı fakat çoğunun arkası getirilemedi. Ne ironiktir ki, bu konuda en fazla ısrarcı olması gereken kadın yoldaşlar dahi bu göreve büyük ölçüde bigane kaldılar.
O dönemde biz kadınlarda daha toptancı bir devrim anlayışı hakimdi. Militan bir sosyal devrim örgütünün işçi sınıfı içinde örgütlenmeyi başa yazması zaten olması gerekendir. Bizdeki çarpılma “devrimin kadın yarısı”, “kadınların yer almadığı hiçbir devrim yoktur” gibi doğru belirlemeleri yazılarımızda bol bol kullanmamıza rağmen bunu bilince çıkaran ve asılan bir çabanın yeterince etkin kılınamaması, mücadeleye bizim gibi sakınmasız atılacak kadın kardeşlerimizin ne muazzam bir güç yaratacaklarını tahayyül edememektir.
Bu konuda bir bilinç dönüşümü ve aydınlanma ihtiyacının farkedilmesi ise 1990’lardan sonra uç verdi. Fakat o kesitte de peş peşe gelen tasfiyecilik süreçlerinde bu uyanış kesintiye uğradı. Örgütün varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakıldığı o süreçlerde bütün zaman ve enerji hizip ve tahribatlarını onarmak, örgütlü mücadelede kesinti yaratmamak için sarfedildi.
TDH’nin geneli açısından da durum bizden çok farklı değildi. 12 Eylül faşist darbesi karşısında uğranılan ağır yenilgi geleneksel örgütsel yapı ve ilişkileri zaten alt üst etmişti. Yenilginin nedenlerini sorgulama, özellikle küçük burjuva halkçı örgütlerde devrimci örgüt fikri ve örgütlü devrimcilikte ısrar başta olmak üzere devrimci olan her şeyin sorgulanması biçimini aldı. Değişik konularda bir dizi sapmayı beraberinde getiren bu tasfiyeci sorgulama sürecinde kadınlar da geçmiş örgüt pratiklerinde kendi konumlarını sorgulamaya yöneldiler. Türkiye’de feminist hareket 1980’lerin sonuna doğru bu sorgulama sürecinde filizlendi.
Türkiye’de feminist hareketin öncülüğünü yapan kadınlara geçmişte içinde yer aldıkları örgütlerinde de tıpkı toplumdaki izdüşümleri gibi ikincil roller biçilmişti. Çoğu lojistik olarak konumlandırılarak ruhsal ve düşünsel olarak tüketilmişlerdi. Kendi yaşadıklarının yanlışlığından yola çıkarak var güçleriyle kadın mücadelesine yöneldiler. 12 Eylül silindiri komünist ve devrimcileri neredeyse hareketsiz bırakmıştı. Onlarcası katledilmiş, geri kalanlar cezaevlerine tıkılmıştı. Komünist kadınların fiziki ve düşünsel olarak boş bıraktığı bu alan kısa zamanda feministler tarafından dolduruldu. (sürecek)
(*) Kürtaj hakkı: Burada haktan kastedilen bu işlemin güvenli, ücretsiz, sağlıklı koşullarda gerçekleştirilmesidir, kürtaj yapılırken ölmemektir. Kapitalist-emperyalist sistem, kadını tüm yönleriyle kontrol etmenin yollarından biri olarak kürtaj karşıtlığına soyunuyor.
(**) Öyle ki, Merkez Komitesi dışındaki bütün temel örgüt organlarında ve yeraltı matbaalarında mutlaka en az bir kadın üye vardı. 1989 sonrası süreçte Adana İl Komitesi, Genç Komünarlar’ın kimi il yönetimi gibi organlarda kadın yoldaşlar çoğunluğu oluşturuyordu. 12 Eylül döneminde olduğu gibi 12 Eylül sonrası kurulan askeri birimlerde de (Müfreze) kadın yoldaşlar yer aldılar. Kadın yoldaşların en geç katıldıkları organ Merkez Komitesi oldu; bu eksiklik de 1997 sonunda noktalanan 3. Konferans’ın seçtiği Merkez Komitesi’yle son buldu. O konferansta seçilen MK’nın asil ve yedek üyelerinin yarıya yakını kadın yoldaşlardan oluşuyordu. 2010’da yapılan 4. Konferans ve 2012’de yapılan I. Kongre’de seçilen MK’lerinde kadın ve erkek üye sayıları eşitlendi.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!