Soma Katliamı kapitalist sistemin özetidir!



Soma Katliamı 7. yılında da işçi sınıfı ve emekçiler açısından her açıdan bir okul olmaya devam ediyor.


Soma Katliamı; nedenleri, gerçekleşmesinin hemen ardından meydana gelen olaylar, yapılan açıklamalar ve hukuki süreçte olup bitenlerle burjuvazi ve devletinin sınıf düşmanı karakterinin açıkça dile geldiği bir okul gibidir. İşçi sendikası denilen kurumun ibretlik sınıf işbirliği tutumu, sömürünün en vahşi biçimlerinin hüküm sürdüğü bu ocakların denetlenmesiyle yükümlü bakanlıklar ve bağlı kurumların tüm kuralsızlıklara göz yumarak olur vermesi, dayıbaşlarıyla iç içe geçmiş bir emek sömürü rejimi, Soma ve çevresindeki halkın vahşi emek sömürüsüne itiraz edemeyecek derinlikte bir yoksulluğa sürüklenmesi gibi pek çok gerçeğin tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı bir okul bu.

Özelleştirme politikaları, “TKİ’ye ne kadar kömür satarsam o kadar alır” anlamına gelen rödovans sistemi, bunun kamçıladığı üretim zorlaması, azami kar-asgari maliyet yaklaşımıyla günlerdir alttan alta tutuşup işçilerin çalıştığı alanı karbonmonoksitle dolduran eski ocaklardaki yangınlara müdahale edilmemesi, üretimin bir an bile durmasına tahammül gösterilmemesi, bu yangınların saldığı gazı boşaltacak havalandırma sisteminin bozuk olmaması, sensörlerin çalışmaması, yaşam odasının bulunmaması… gibi pek çok başlıkla katliamın anatomisi çıkarılmıştı. Katliamın göz göre göre geldiği, işçilerin son ana kadar bile başlarındaki dayıbaşları üzerinden “hadi hadi” denilerek üretime zorlandıkları, içerisi dumanla dolmuşken bile bu kar sarhoşluğuyla çalıştırılmaya devam etikleri…

Her şey ortadaydı. Soma halkı yüzlerce işçinin katledildiği bu katliamın acısı ve öfkesiyle doluyken kente giden zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, madencilikte bunun olabilirliğine vurgu yapıyordu. Enerji Bakanı ise “fıtrattır” diyordu. Soma halkının kendilerine yönelik tepkilerine karşı sergiledikleri düşmanca tutum Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel’in madenci Erdal Kocabıyık’ı tekmelemesiyle dile geliyordu. Ölümden dönmüş bir madencinin sedyeye konulurken sedyenin kirlenip, kirlenmeyeceğini düşünmesiyse işçi sınıfı cephesinden pek çok gerçeğin özeti oluyordu.

Sonra hukuk süreci başladı. İlk önce davayı, katliamın yaşandığı Soma’dan kaçırdılar. Sorumluluğu bulunan devlet görevlilerini ve bu sorumluluk ağının en tepesindekileri yargılama dışında bıraktılar. O kadar ileri gittiler ki Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 2020 yılının ekim ayında verdiği kendi kararını dairedeki görev değişiklikleri ve yeni atamaların ardından 2021 Şubat ayında bozdu. Bu kararla birlikte tutuklu kalan 4 sanık da tahliye edildi. Katliamın sorumluları kişi başına bir hafta bile yatmamış oldu! 7 bin 500 yıl hapsi istenen madenin sahibi açık bir hukuk operasyonuyla kurtarıldı!

Daha önce “olası kastla insan öldürme” suçundan ceza alan sanıklar “bilinçli taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma” suçundan yargılanacaklar.

Soma’ya Ermenek, Büyük Coşkunlar Havai Fişek fabrikası ve binlerce işçinin katledildiği iş cinayetleri eklendi. 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nı çıkarıp, bununla övünenler, onu işlevsizleştirmek için ellerinden geleni yaptılar. Maden patronlarının seslerine açık kulakları, yasanın uygulanmasını sürekli olarak ertelemelerine, değişiklik yapmalarına yansıdı.

Soma Katliamı gibi Türkiye tarihinin en büyük katliamının ardından hiçbir şeyin değişmeden sürmesiyse işçi sınıfının örgütlülük düzeyinin zayıflığını olduğu kadar, örgütlü olduğu haliyle onu temsil ettiğini iddia eden kurumların sınıftan uzaklığını da bir kez daha ortaya koydu.

Gerek burjuvazinin gerek devletinin ve gerekse kendilerine sınıf örgütüyüz diyen sendika ve meslek örgütlerinin bu tutumları işçi sınıfının alenen ölüme sürüldüğü, tüm yasaklardan muaf tutulduğu, hiç yerine konulduğu pandemi sürecinde de tüm açıklığıyla ortaya çıkmadı mı?

Tüm bu gerçekler, Soma’nın da tüm iş cinayetlerinin de sınıfın kendi öz örgütlülüğüyle sınıf düşmanlarından hesap sorma çağrısı olmaya devam ettiğini açıkça gösteriyor.