Filistin’de hiç bitmeyen özgürlük çığlığı



Birçok insan kamp yerlerindeki çocukların böyle bir güzelliğe sahip olduklarını düşünür. Neden böyle düşündükleri şöyle açıklanabilir: Tenlerden eski kuralları çiğneyen, yeni bir özgürlük duygusu fışkırır ve babalar ile büyükbabalar gözlerdeki parıltıyı söndürmekte, şakaklardaki hareketi durdurmakta ve damarlarda akan kanın hızını kesmekte zorlanırlar.


Devrimcilerin kendilerine has bir güzelliği olduğunu iddia etmek, beraberinde birkaç sorunu getiriyor. Yaşam koşullarının zor olduğu, yıkık dökük yerlerde yaşayan, yeni ergenliğe geçmiş çocukların yüzlerinin, bedenlerinin, hareketlerinin ve bakışlarının güzel olduğunu; bu halleriyle direnişçilere benzediklerini herkes bilir.

Birçok insan kamp yerlerindeki çocukların böyle bir güzelliğe sahip olduklarını düşünür. Neden böyle düşündükleri şöyle açıklanabilir: Tenlerden eski kuralları çiğneyen, yeni bir özgürlük duygusu fışkırır ve babalar ile büyükbabalar gözlerdeki parıltıyı söndürmekte, şakaklardaki hareketi durdurmakta ve damarlarda akan kanın hızını kesmekte zorlanırlar.

Filistinli kadınlar, direnişi sürdürürken ve devrimin olması ile yaşanacak değişiklikleri şimdiden kabul ederken erkeklerden ve çarpışma alanındaki direnişçilerden bile daha güçlü görünüyorlardı.

Zayıf ama güçlü duran bir kadını Ajloun’da geçirdiğim bir ay oyunca her gün gördüm.

Kadını her gördüğümde yere çömelmiş oluyordu; And Dağları’ndaki Kızılderililer, siyah Afrikalılar, Tokyo’nun Dokunulmazları, pazar yerindeki Çingeneler gibi tehlike anında her an kalkıp koşmaya hazır bir halde yere çömeliyordu.

Ağaçların altındaki çok çabuk inşa edilmiş, betonarme, küçük, küçük gözetleme evinin önünde yere çömelirdi. Ayakları çıplaktı, üzerinde kenarları ve kolları şeritli, siyah bir elbise vardı. Yüzünde ciddi ama kaba olmayan, yorgun ama bıkkın olmayan bir ifade vardı.

Ondan daha yaşlı kadınlar, yuvamız dedikleri yerin kararmış üç taştan ibaret olduğunu söyleyip gülüyorlardı. Bu yaşlı kadınlar ne devrimde ne de Filistin direnişinde yer alıyorlardı; onlar, umudunu yitirmiş neşenin ta kendisiydiler.

[Tek Başına / Şatila’da Dört Saat, Jean Genet]