Pandemi: Burjuvazi için fırsatlar denizi bizi öldürüyor



Bir yanda çaresizlikten intihar eden insanlara şahit olurken, diğer yandan eteğindeki ağırlıklardan kurtulmuş sermayenin daha da palazlanmasını izliyoruz. Salgın süreci artık toplumu kontrol etme, belirli tüketim ve davranış alışkanlıkları oluşturmada bir toplumsal biçimlendirme aracına, sermayenin sömürü koşullarını yaygınlaştırmasını sağlayan bir fırsatlar denizine dönüştü.


Çiçek Özgen

Pandemi, çalışma yaşamından toplumsal yaşama kadar birçok şeyin yeniden düzenlenmesini de beraberinde getirdi. İlk başlarda zorunlu olan ve uygulanması gereken izolasyon koşulları ve bu nedenle kabul edilebilir düzenlemeler, bir süre sonra, özellikle de burjuva devletlerin yanlış ve keyfi uygulamalarıyla insanlar üzerinde taşınması giderek zorlaşan tüketici bir yüke dönüştü. 

Salgın sürecinin sağlıklı ve bilimsel adımlarla yönetilemediği toplumlarda, uzayan yasaklar, toplumsal ilişki ve iletişimde deformasyonlar yaparak, bireylerin asosyal, daha depresif olmasına neden olan ve bir yanıyla da bireyciliği artırma riski taşıyan yaşam biçimine hızlıca geçiş yaptı. Bunun yanı sıra evden çalışma ortamı-çalışma saati uygulaması ile, belki kapitalist sistemin bile bu kadar hızlı ve sorunsuz yerleştireceğini ve yaygınlaştıracağını öngöremediği esnek çalışma koşulları emin adımlarla gelip hayatlarımızın ortasına, ‘zorunlu gönüllülük’ çerçevesinde yerleşti.

Burjuvazinin kar marjları artıyor

Şu kesin ki, sistem, eğer karşısında kendisine engel bir güç olmazsa her türlü krizden kendisini sıyırabilme yeteneği ve gücüne sahip. Sadece ‘sıyırabilme yeteneği’ de değil, onu kendi varlığını sürdürebileceği bir formatta da eğip bükerek de biçimlendirebiliyor. Bu salgın bunun en net göründüğü tablolarından birisi olmaya aday.

Medyada her gün, aç kalan, yıkıma uğrayan, işini, dükkanını kaybeden insanların haberleriyle dolup taşarken salgında kar marjlarını artıranların haberleri işçi ve emekçilerin neden bu durumda olduklarının altını çiziyor.

Fazla çalışma öldürüyor

Bir yanda çaresizlikten intihar eden insanlara şahit olurken, diğer yandan eteğindeki ağırlıklardan kurtulmuş sermayenin daha da palazlanmasını izliyoruz. Salgın süreci artık toplumu kontrol etme, belirli tüketim ve davranış alışkanlıkları oluşturmada bir toplumsal biçimlendirme aracına, sermayenin sömürü koşullarını yaygınlaştırmasını sağlayan bir fırsatlar denizine dönüştü.

Birileri için “Allahın lütfu”na dönüşen, ama toplumun geneli için belirsizliğin, güvencesizliğin iyice yaygınlaşmasıyla süregiden bu koşullarda, ölümden kaçıp sığındığımız evler, artık sömürünün daha da palazlandığı yeni ölüm tuzaklarına dönmüş durumda. Geçtiğimiz günlerde DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü), çok iyi bildiğimiz bir gerçeği tekrar gündeme getirdi: 55 saat ve üstü çalışmanın öldürüyor. Oysa salgın koşullarında kendine geniş bir uygulama alanı bulan esnek çalışma ile birlikte artık çalışma saatleri kavramı da ortadan kalmış durumda.

Sınırsız çalışma saati, düşük ücret

Birçok sektör evden çalışma uygulamasına geçerek çalışma saatlerinin belli olmadığı, üstelik internet, elektrik, öğlen yemeği vs. gibi pek çok gideri de çalışanın üstüne yıkarak, kazancını daha da artırdığı bir düzene geçti. Hatta evden çalışanların ücretlerinin düşürülmesi gündeme geldi, kısa çalışma ödeneği adı altında “sınırsız çalışma saati, düşük ücret” uygulamasına geçti. Uzaktan çalışmaya geçen kurum ve şirketlerde toplantılar artık mesai saatleri dışında yapılıyor. Böylece her anımızı işe dahil etmeye çalışan, dinlenme, kendimize zaman ayırma fırsatı dahi sunmayan bir barbarlıkla evlerimiz işgal ediliyor.

Ve işin kötüsü bu bir lütuf gibi sunuluyor. Zaten asosyalleştiğin, zaman zaman dışarı çıkmaya bile isteğinin kalmadığı depresif bir hale büründüğün, üstelik iyi yönetilmeyen salgın sürecinin faturasının sürekli sana kesildiği bir ortamda beden ve ruh sağlığı açısından yıkıma uğramaya başlıyorsun.

Üstüne artan ev işleri ve çocuk bakımıyla bir yandan uğraşırken, belirsiz çalışma saatleri nedeniyle her an iş buyrulması ihtimaliyle sürekli tetikte olman, gece geç saatlere kadar bilgisayar başında çalışman da eklenince konforlu evlerimiz, küçük hapishanelerimize dönüşüyor.

Kendi seçeneğimizi inşa etmeliyiz!

Salgının hem fiziki, hem psikolojik hem maddi yönleriyle baş etmeye çalışmak ve izolasyondan kaynaklı yalnız olduğunu hissetmek, geleceğe dair umutsuzluğun da hakim olmasına neden oluyor. Yani sistem bizlere ya salgında ölmeyi ya da evlerimizde çalışarak ölmeyi reva görüyor. Onun bize sunduğu seçenekler bunlar.

Ama biz kendi seçeneğimizi kesinlikle oluşturmalıyız ve oluşturabiliriz. Ve bu, salgın koşullarını da gözönüne alan yeni iletişim, yeni mücadele alanları bulmamızı da zorunlu kılıyor.

Yaşarken ölmek, hayattayız sandığımız yıllarda yavaş yavaş tükenmek istemiyorsak, insan kalmak ve insanca yaşamak istiyorsak harekete geçmeliyiz!