Marmara Denizi’nin bize söylediği



Kapitalizm her yere tükenmişlik ve ölüm götürüyor. Elinin değdiği her yerde yaşam hızla soluyor. Ormanların, havanın, suyun, nefes alıp veren, devinen her şeyin düşmanı olan bu rejim gibi, koktukça, çürüdükçe kendisiyle birlikte her şeyi de yok oluşa zorluyor. Bir eli insanların boğazındayken diğer eli tabiata mezar kazıyor. Bu eli tutup kırmadıkça geriye koklayacak bir çiçeğimiz, nefes alacağımız bir dağımız, hayal kuracağımız tertemiz bir gökyüzümüz kalmayacak. Vakit daralıyor, Marmara Denizi bize bunu söylüyor.


Çiçek Özgen

Kapitalizmin yasalarının acımasız bir şekilde işlediği, baktığı, dokunduğu her şeyi metalaştıran hırsın, aç gözlülüğünün sonucunu çok kısa bir süre önce daha net görmeye başladık.

Doğa artık ona yapılan ölümcül darbelerin sonuçlarını getirip gözlerimizin önüne seriyor. Sadece son 20 yıldaki yıkıcı politikalar sonucu binlerce hektarlık ormanlık alan yok oldu, pek çok canlı türünün yaşam alanları geri döndürülemez biçimde bozuldu.

Betonlaşma son hızla artarken, her yerde mantar gibi bitiveren gökdelenlerle hava akımı bozulan şehirde iklim değişiklikleri görülmeye başlandı. Artan hava kirliliği, alerjik hastalıkların, kanserin yayılmasını tetikledi. Doğanın dengesine karşı geliştirilen her etki bir tepkiyle karşılık buldu. Asında bu tepkiler birer uyarı niteliği taşıyor, çevreyle uyum içerisinde ve ona zarar vermeyecek planlamaların yapılması, bir çevre bilincinin oluşturulması ve çevrenin sadece birilerine değil, tüm canlılara ait olduğunun kabul edildiği bir sisteme olan yakıcı ihtiyacı da gözler önüne seriyor.

Dikkate alınmadığında, bir süre sonra uyarılar da bir işe yaramıyor. Geri döndürülemez bir yok oluşun fitili ateşleniyor.

En son, gözümüzün önünde on yıllardır can çekişen, içindeki tür çeşitliliği son yıllarda hızla azalan Marmara Denizi’nin, sonunda pes edip cansız “bedenini” boylu boyunca sermesiyle durumun vehametini bir kez daha kahretici bir şekilde gördük.

On yıllar önce kar hırsıyla atılan adımlarla birçok fabrikanın atıkları, kanalizasyon, çöpler, arıtılmadan Marmara Denizi’ne boca edildi. Atıklarını denize boşaltan fabrikalara göz yumuldu, onların çıkarlarına uygun projeler devreye sokuldu ve bu tesisler kimyasal atıklarını, canlıları öldüren sıcak sularını vs. denize dört bir koldan boşalttı. Yıllar içinde bu durum denizde tür çeşitliliğinin azalmasına, sadece bu ortamlarda yaşayabilen birkaç türün hayatta kalmasına ve çoğalarak baskın hale gelmesine neden oldu. İşte planktonik dediğimiz tek hücreli basit bitkisel formların bu aşırı çoğalması sonucunda, deniz bunlar tarafından oluşturulan sümüksü, yapışkan bir salgı (müsilaj) ile kaplandı.

Oluşan bu sümüksü yapı deniz canlılarının vücutlarını kaplayarak solunum, beslenme metabolik faaliyetlerini sürdürmelerini engelliyor. Ayrıca deniz bitkilerinin yaprak ve dallarının tamamıyla bu yapı ile kaplanmasına ve bitkilerin ölmesine neden oluyor. Deniz içinde oksijen seviyesi hızla düşüyor, tür çeşitliliği azalıyor ve sonuçta ekosistemin kendi kendini yenilemesinin mekanizmaları ağır bir darbe almış oluyor. Ve Marmara Denizi’nde olduğu gibi içinde deniz canlılarının artık tükenmeye yüz tuttuğu bu sümüksü yapı içinde hastalık yapabilen mikroorganizmaların da artmasına elverişli bir ortamın meydana geldiği yeni bir ölüm kaynağına hızla dönüşüyor.

Sistemlerin neye benzediğini doğadaki izdüşümlerine bakarak da anlamak mümkün. Aslında doğa sistemin bir aynası görevini görüyor, ondan yansıyan, var olan düzenin tabiatına ilişkin ipuçlarını sunuyor size. Kökenini sömürüden alan kar dolayımlı saldırganlık, doğaya ve ona ait her canlıya düşman olan her sistem çürümüşlüğünü her yere yayıyor. Her yere tükenmişlik, ölüm götürüyor. Elinin değdiği her yerde yaşam hızla soluyor. Ormanların, havanın, suyun, nefes alıp veren, devinen her şeyin düşmanı olan bu rejim gibi, koktukça, çürüdükçe kendisiyle birlikte her şeyi de yok oluşa zorluyor. Bir eli insanların boğazındayken diğer eli tabiata mezar kazıyor. Bu eli tutup kırmadıkça geriye koklayacak bir çiçeğimiz, nefes alacağımız bir dağımız, hayal kuracağımız tertemiz bir gökyüzümüz kalmayacak. Vakit daralıyor, Marmara Denizi bize bunu söylüyor.

Bunun ne kadar yakıcı ve ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu bir kez de Marmara Denizi gözlerimizin önüne serdi. Bir aydır müsilaj ile boğuşan deniz, kapitalist hırsların yeni bir kurbanı olarak cansız bedenini boylu boyunca uzattı.

Kapitalist sistemin çürütücü, öldürücü boyutları doğanın tepkisini kendini tamamen yok edeceği bir forma dönerek göstermeye başladı. Bu da bize doğa yıkımlarının sonuçlarının aslında üstü örtülemeyecek boyutlardaki çehresini veriyor.

Yetmiyor; İstanbul’a ölümcül darbeyi vuracak olan “Kanal İstanbul” projesi rant hırsının gözleri kararttığı bir iklimde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Kar ve rant hırsı öyle boyutlarda ki projenin uygulanacağı alanlar çoktan iribaşlar tarafından kapatılmış, paylaşılmış, satılmış…

Burjuvazi, onun hizmetine koşulmuş neoliberal açgözlülük, kardan başka bir değer tanımayan emrindeki birileri ellerini ovuşturarak kazmanın bir ucundan tutmuş… Bu dünya yok olmasın, insanca yaşanabilecek bir yer olsun istiyorsak o elleri kırmalı, emek düşmanı, kadın düşmanı, doğa düşmanı bu sistemi temelleriyle birlikte ortadan kaldırmalıyız!

Marmara Denizi bize işte bunu söylüyor!..