Çığlık’ın düşündürdükleri



Bir taş gibi duyarsız ve kolaylıkla yerinden kaldırılabilir olmak! Toplumsal düzenin herkesten iyilikle istediği işte budur. Burjuvazi, daha çok insanın ‘rasyonel’ kurallara, ekonomik, toplumsal, politik ya da yasal gerekliliklere göre yaşamasını sağlayarak düş kırıklıklarını daha adil bir biçimde bölüştürmeyi sürdürmüştür. Bu yolla yaratılan parça parça zorunluluklar da onlardan kolektif bir biçimde kaçmak ya da onları etkisiz hale getirmek için kullanılabilecek enerji ve beceriyi parçalamıştır.


Bir taş gibi duyarsız ve kolaylıkla yerinden kaldırılabilir olmak! Toplumsal düzenin herkesten iyilikle istediği işte budur. Burjuvazi, daha çok insanın ‘rasyonel’ kurallara, ekonomik, toplumsal, politik ya da yasal gerekliliklere göre yaşamasını sağlayarak düş kırıklıklarını daha adil bir biçimde bölüştürmeyi sürdürmüştür. Bu yolla yaratılan parça parça zorunluluklar da onlardan kolektif bir biçimde kaçmak ya da onları etkisiz hale getirmek için kullanılabilecek enerji ve beceriyi parçalamıştır. 1793’ün devrimcileri yüce insanlardı; çünkü insanı yönetmek için Tanrı’nın nüfuzunu yıkmaya cesaret edebilmişlerdi; proleter devrimciler de yüce insanlardır, ama onlar yüceliklerini hiçbir zaman burjuva düşmanlarından almamışlardır; proleter devrimcilerin gücü yalnızca kendilerinden kaynaklanmıştır.

İnsanlar, istatistiksel bir umursamazlıkla üst üste yığıldıkları toplu taşıma araçlarında, tıpkı ölümün dişsiz bir ağızdaki doğal etkisi gibi, savunulacak bir yanı olmayan hayal kırıklığı, gurur ve küçümseme ifadesi taşıyan maskeler takıyorlar. Sahte bir iletişim havası herkesi karşısındakinin polisi yapıyor. Metrolara ve banliyö trenlerine doluşan ücretli-emek şövalyeleri, acınacak bir şekilde dolaşıyorlar; onlar da saldırı ve geri çekilme içgüdüsünün ağına düşmüş. İnsanlar kendilerini ve başkalarını sokan akreplere dönüşmüşlerse eğer, bunun nedeni gerçekten de hiçbir şeyin meydana gelmeyişi ve insanların, boş gözleri ve boş beyinleriyle ‘gizemli bir biçimde’ salt gölgeler, hayaletler haline gelmiş ve artık, sözde kalmış insanlıkları dışında insan olmaktan çıkmış olmaları değil mi?

Çevremdeki kalabalık çoğalırken içimi bir sıkıntı kaplar. Koşulların baskısı altında aptalca verdiğim tavizler, yüzsüz kafalardan oluşan sanrı dalgalarının içinde bana doğru yüzerek hızla üstüme gelir. Edward Munch’ın ünlü tablosu Çığlık, günde en az on kez hissettiğim bir şeyler uyandırır bende. Sadece kendisinin görebildiği bir kalabalığın içinde sürüklenen bir adam, büyüyü kırmak, silkinip kendisine gelmek, kendi bedenine dönmek için çabalarken, aniden bir çığlık koparır. Sözsüz tanışıklıklar, donmuş gülümsemeler, cansız sözcükler, üstüne yağmur gibi yağan umursamazlıklar ve aşağılanma, onu kendi arzularının ve rüyalarının dışına iterek ve ‘birlikte olma’ yanılsamasını ortadan kaldırarak aniden kafasına dank eder. İnsanlar karşılaşmadan dokunuyorlar; tecrit büyüyor ve asla bütünleşilmiyor; kalabalık çoğalırken insanlar boşluğa yenik düşüyorlar. Kalabalık beni benden uzaklaştırıyor ve boş varlığımın sunağına bir kurban olarak bırakıyor.

***

Binlerce neon lambası Plotinus’un şu sözleriyle ışıldıyor: Herbiri ayrı kalmayı sürdürse de, tüm varlıklar birliktedir. Ama ihtiyacımız olan tek şey, elimizi kaldırıp birbirimize dokunmak, başımızı kaldırıp göz göze gelmektir. O zaman sanki büyü yapılmış gibi her şey bir anda yakınlaşır ve uzaklaşır bizden.

Konuşulan ve haykırılan sözcükler senfonisi sokakların dekoruna canlılık katar. Gümbürdeyen bir basso continuo’nun üzerinde pes ve neşeli temalar, boğuk ve tekdüze sesler, nostaljik sözler duyulur. Bölgenin çekici ya da itici özelliklerini bastıran ya da güçlendiren canlı bir mimarinin, caddelerin ve binaların ana hatlarını kapladığı görülür. Ama kentin bir ucundan diğer ucuna kadar, insan hep aynı notayı duyuyor: Uğursuz bir titreşim herkesin zihninde öylesine yer etmiş ki, artık hiç kimseyi şaşırtmıyor. “Ne yapalım, hayat bu”, “Tüm bunlar bizi sınamak üzere gönderilmiş”, “Başa gelen çekilir”, “Böyle gelmiş, böyle gider”… En aykırı sohbetleri bile birleştiren bu ağlayıp sızlanmalar duyarlılığımızı öylesine çarpıtmıştır ki, kendisini en yaygın insan davranışı olarak kabul ettirir. Umutsuzluk, kabul görmediği yerde, genellikle gözden ırak olur. Kimse, neşenin neredeyse iki yüzyıldan beri Avrupa müziğinden silinmesinden rahatsız olmamıştır; oysa bu her şeyi anlatıyor. Tüket, tüket: Artık kendimizi küllerimizden yaratacağımız yerde, neredeyse yakmak için kül alacağız.

[Gençler İçin Hayat Bilgisi, Raoul Vaneigem]