Kırılan Çekiç ve Dayanışma



Son orman yangınlarında da devlet ağzını her açtığında acizliğini ortaya koydu. Bu dönemin ayırt edici özelliği ise kendisi dışında herkesi çivi sanan devletin çivi olarak gördüğü yere vurduğu her darbede çekicin bir parçasının kırılmış olmasıdır.


Cihan Çetin

Erdoğan’ın tüccar/komisyoncu becerisinin tersine siyasi becerisinin yerlerde süründüğü aşikardır.

Buna rağmen AKP için Mayıs 2017’de dile getirdiği ‘metal yorgunluğu’ tespiti Erdoğan’ın ender doğru politik tespitlerinden birisiydi. O her ne kadar 10 ay sonra 2018’de ‘artık geçti’ dese de  ‘metal yorgunluğu’ sadece AKP ile sınırlı kalmayarak devletin tüm aygıtlarına sirayet eden bir hâle dönüşmüştü bile.  

Son yılların en büyük orman yangınları süreci devletin bir bütün olarak metal yorgunluğunun sonuçlarını göstermesi bakımından önemlidir. Burjuva devletin sadece ve sadece sermaye lehine biçimlendiğini, asgari toplumsal işleri bile yapma kabiliyetinin ciddi biçimde erozyona uğradığını orman yangınlarında görmeyen kalmadı. 

Devletin elinde ormanları söndürmek için yangın söndürme uçaklarının olmamasından mı bahsedelim, özellikle sosyal medyadaki baskı ile TOMA’ların (o da çok sınırlı biçimde) ancak 9. günde yangınlarda kullanılmasından mı? Yangınların ayyuka çıktığı günlerde turizm teşvik düzenlemesinin bir gece yarısı ilan edilmesinden mi bahsedelim, afet anlarındaki koordinasyondan yasal olarak tek yetkili valilerin bakanların emir erine dönüşmesinden mi?..

Kırılan Çekiç

Özellikle mültecilere karşı yaz aylarından itibaren yeni bir ırkçı-şoven dalga yükseldi. Irkçı-şoven dalganın çapı AKP-MHP kliğini de aşarak CHP’li Bolu Belediye Başkanı’ndan İYİ Parti’nin Çorum Sungurlu Belediye başkanı gibi politik görünüm olarak “muhalif” ama öz olarak iktidardakilerden farksız olanları de içerdi.  

Yeni ırkçı-şoven dalganın ikinci hedefi ise kadim düşman olarak görülen/gösterilen Kürtlere yönelikti.  Bir yandan Kürt tarım işçilerine fiili saldırılar biçiminde devletten bağımsızmış gibi kendisini gösteren bu dalga, Urfa-Mardin’de elektrik şirketleri üzerinden bölgede tarımı öldürme hedefi ile doğrudan devlet destekli olarak kendisini gösterdi. Kürt halkına karşı köpürtülen bu ırkçı-şoven dalganın son büyük halkası da Konya Meram’daki Kürt ailenin katledilmesi oldu. 

Orman yangınlarının başlamasından çok kısa bir süre sonra ‘yangınlar nasıl başladı’ sorusu ırkçı-şoven dalga ile birleştirilmek istendi. Öyle ki, MİT tarafından hazırlanmış sahte videolar piyasaya sürüldü. Yangın bölgelerinde Kürt avına çıkan silahlı linç güruhları günlerce serbestçe at oynattı. Ancak yangındaki beceriksizliği ile metal yorgunluğu ayyuka çıkan devlet, başka bir konjonktürde çok işine yarayacak bu provokatif süreci acilen frenlemek zorunluluğu hissetti. Başta Aydınlık olmak üzere besleme basının “işte ormanı yakan provokatörler” diye attıkları her manşet ya bakan ya da valilik açıklamaları ile boşa düştü. 

Bugün kendisine devrimciyim diyen herkes bilir ki Türkiye’de sivil faşistler devletin izni olmadan nefes dahi alamazlar. Orman yangınlarına müdahalede devletin sergilediği felaket ötesi zaafiyet halkta çok ciddi bir öfkeye neden oldu. Devlet bu öfkeyi önce ırkçı-şoven kanallara yönlendirmek istese de özellikle ilk günlerde sokaklarda insan avına çıkanlara karşı da öfke dalgasının ipuçları kendisini göstermeye başladı. Zaten öfkeli olan halkın şoven-ırkçı çıkışlara da sezgisel olarak pabuç bırakmadığını fark edince, öfkenin katmerlenmesi korkusu ırkçı-şoven hezeyanların frenlenmesi gereğini doğurdu.

Devletin orman yangınları sırasındaki geniş çaplı metal yorgunluğu öyle noktaya vardı ki elindeki çekici nereye vursa çekiçten parçalar düşmeye başladı. Erdoğan ilk günlerde bir iki demeç verip ortalıkta gözükmezken, onun adına piyasaya çıkan (ve aslında Erdoğan’a yönelik öfkeye siper olmak için feda edilen) bakanlar ağızlarını açtıkları anda rezil oldular. 

Bakanları da fayda etmeyince bu sefer Erdoğan 1 Ağustos’ta meydana çıktı. Erdoğan’ın bu showu konvoyunun geçiş güzergahındaki insanların üzerine  “çay atma” ile sonlandı. “Çay atma” rezilliğinin yarattığı öfke öyle ayyuka çıktı ki Erdoğan bu sefer 4 Ağustos’ta soluğu canlı yayında aldı. Ama ne yayın? Erdoğan bu yayında orman canlısı olarak sadece “neyse parası veririz” dediği büyük ve küçükbaş hayvanları kabul etmesinden tutun da burjuva muhalefeti “yangın üzerinden siyaset yapıyorlar” diyerek düşmanlaştırma taktiğine kadar aklın almayacağı saçmalıkları iki saate sığdırmayı başardı. 4 Ağustos’taki canlı yayın belki de Erdoğan’ın toplumda neredeyse hiç bir karşılığı olmayan çırpınışına sahne oldu.

Hem ağırlıklı olarak halk ve belediye ekiplerinden oluşan gönüllülerin yangınlara müdahalesi hem de neredeyse yanacak yer kalmaması nedeniyle yangının kaotik dönemi 10. günden sonra göreli de olsa geride kaldı. İlk günlerin şaşkınlığı ve paralizasyonu dağılmaya yüz tutunca devlet hemen sopasını çıkararak önüne gelene vurmaya başladı. Önce sosyal medyada yangınlara müdahale için dünyadan yardım isteyen #HelpTurkey hastagine karşı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı re’sen soruşturma başlattı. Sonrasında Antalya’da yangınlar hakkında “yalan bilgi yaymaktan” 60 kişi hakkında işlem başlatıldı.  

Hatırlanacaktır, 1999 Marmara Depremi’nden sonra dönemin başbakanı Ecevit devletin güçlü olduğunu göstermek için  “Devlet 3 gün içinde ulaştı” diyerek aslında devletin acizliğini itiraf etmişti. Son orman yangınlarında da devlet ağzını her açtığında acizliğini ortaya koydu. Bu dönemin ayırt edici özelliği ise kendisi dışında herkesi çivi sanan devletin çivi olarak gördüğü yere vurduğu her darbede çekicin bir parçasının kırılmış olmasıdır. 

Dayanışma

Türkiye’de son yılların en büyük dayanışma ilişkileri büyük yıkıma yol açan afetler sırasında -özellikle depremler- ortaya çıkmıştır. Örneğin 30 Ekim’deki İzmir Depremi’nde ortaya çıkan dayanışmanın arkasında sadece afet bölgesine yardım değil, pandemi ile şiddeti artan kapitalizmin ve burjuva devletin yaşadığı ve yaşattığı krizin etkisi belirleyicidir.  Son orman yangınları sırasında da devletin tel tel dökülüp felakete adeta seyirci kalması üzerine yangın bölgelerindeki halk kendiliğinden harekete geçti. Yaz dönemi nedeniyle özellikle kıyı bölgelerindeki nüfusun artmış olmasının da katkısıyla dayanışma çığ gibi büyüdü. 

Bu süreçte, aslında fiilen doğa talanı yapan maden ocaklarındaki işçilerin ellerindeki iş makinalarıyla yangına karşı seferber olduklarını da gördük, 10 yaşındaki çocukların kendilerinden ağır su bidonlarını taşımasını da. Yangına karşı hiç bir donanımı olmadan sadece elindeki çalı-çırpı demetiyle alevlerin içine dalanları da gördük, yangın söndürme ekiplerine su taşıyanları ya da “Bize ihtiyaç olabilir” düşüncesiyle o cehennem sıcağında sadece bir ağacın gölgesine sığınarak tetikte hazır bekleyenleri de…

Halkın sergilediği bu dayanışmaya devlet başlarda mecburen seyirci kaldı. Çünkü bizzat kendisi orman yangınlarına müdahale edemezken bir de elinde avucunda ne varsa alevlere doğru koşanları engellemeye cesaret edemedi. Devlet şirinlik yaparken de eline yüzüne bulaştırdı. Kemerköy Termik Santrali’nin bulunduğu Milas’ın belediye başkanının üç gün boyunca “tehlike büyük, yangın santrale yaklaşıyor” çığlığına sessiz kalan devlet, lümpenliğin günümüz tipi olan Recep İvedik karakterinin yaratıcısı Şahan Gökbakar’ın bulunduğu yerin yakınlarındaki yangın için helikopter ricasını ise kırmadı. Fakat yayınladığı videolarla devletin pejmürdeliğini gözlere sokan Şahan Gökbakar gibi biri bile 3 gün sonra “devlet düşmanı” muamelesine hedef olmaktan kurtulamadı.

Öte yandan, İzmir Depremi’nde ortaya çıkan dayanışmaya karşı devletin gösterdiği tutumun aynısı yangın bölgelerinde de gerçekleşti. İzmir depreminden sonra da devlet ilk şokun ardından hemen dayanışma gruplarını bulundukları yerden kelimenin tam anlamıyla süpürerek meydanı kendisine ve kendi güdümündeki sivil güçlere açmıştı. Yangının 12-13. gününden sonra devlet İzmir’de dayanışma gruplarına gösterdiği bu taktiği yeniden devreye soktu. Bu taktiğin ilk işaret fişeğini de Erdoğan 6 Ağustos’da ‘yangın bölgelerinde uzmanlar dışında kimse girmeyecek’ diye vermişti zaten. Bu işaret fişeğinin ardından devlet yangının devam ettiği yerlerle sınırlı kalmayıp dayanışmanın ortaya çıktığı her yere doğrudan müdahale ederek, dayanışma alanlarını dağıtarak sadece devlet kurumlarını değil İHH gibi savaş kirine sahip dinci-gerici grupları sahaya sürdü. 

Nereye Odaklanmalı, Ne Yapmalı? 

Türkiye başta deprem olmak üzere doğal afetlerin sık yaşandığı bir coğrafyada. Ancak son yıllarda ortaya çıkan tablonun da gösterdiği gibi sermaye doğal afetin boyutlarını çarpan etkisi artacak şekilde doğayı talan etmektedir. Enerji ve İklim uzmanı Önder Algedik, 6 Ağustos’ta verdiği bir röportajda orman köylüsünün sermaye lehine zayıflatılması ile orman yangınları arasındaki ilişkiyi sergiledi.* 

Son orman yangınları, devletin sermaye yanlısı karakteriyle halka karşı çürümüşlüğünün ve acizliğinin ne kadar büyümüş olduğunu gösterdi. Bu çürümüşlüğün çok ciddi fırsatlar sunduğu aşikar. Ancak güçlü bir işçi sınıfı hareketinin ve öncüsünün olmayışı en büyük handikap olarak karşımızda durmaktadır. Kapitalizmin pandemi ile hem Türkiye’de hem de dünya çapında her geçen gün ağırlaşan krizi yanında sınıf hareketinin ve devrimci öncülüğün zayıflığı nedeniyle krize karşı tepkilerin bir kısmı ya hükümet dışındaki gerici kanallara akıyor ya da kısa süreli parlamaların dışına taşamıyor. 

Bu koşullarda siyasal kavrayış olarak uzak durulması gereken yanlışlardan biri de durumu bütün yönleriyle görmekten uzak bir subjektivizme savrulmaktır. Ne kadar “devrimci” görünürse görünsün gerçeklerin yerine tek yanlılıktan beslenen hayal ve beklentilerimizin geçirilmesidir. Kapitalizmin sistem olarak yaşadığı krizin büyüklüğüne, kokusu her alanda ayyuka çıkan çürümüşlüğüne bakıp  “devrimin eli kulağında olduğu” düşüncesi bu subjektivizmin tipik görüngülerinden biridir. Mevcut koşullar toplumsal bir patlamayla karşılaşma olasılığını her gün biraz daha güçlendirmektedir. Bu türden bir patlamaya hazır olmak, ona müdahil olmak başka bir şeydir; “devrimin eli kulağında” denmesi başka bir şey… Türkiye’nin sınıf savaşımı tarihi hakkında birazcık bilgi sahibi olan birisi Türkiye’de gerici bir iç savaş olasılığını yadsıyamaz. Ancak başta Türkiye işçi sınıfının mevcut koşulları ve sınıf hareketinin geriliğiyle devrimci siyasi bir öncü eksikliğini görmezden gelerek “devrim ha oldu ha olacak” ajitasyonunu pompalamak, günümüz koşullarında “devrimci” gibi görünen kendiliğindencilikten başka bir şey değildir. Sınıf mücadelesinin seyri sırasında sıçramalı gelişme olasılığını reddedemez, toplumdaki en ufak yaprak kıpırdamasına dahi gözümüzü kapatamayız. Ancak bu bizi gerçeği bütün yönleriyle görmekten de uzaklaştırmamalıdır.

Türkiye’nin toplumundan devletine kadar içine battığı çürümüşlük yanında deprem, sel, yangın vb. doğal afet anlarında son birkaç yılda ortaya çıkan dayanışma olgusu dikkatimizi özel olarak yoğunlaştırmamız gereken alanların başında gelmektedir. Bu dayanışmalar hem nicelik hem de nitelik olarak kayda değerdir. Niceliksel olarak çoğu zaman nüfusun şaşırtıcı düzeyde ciddi bir kesimini kendisine çekmektedir. Niteliksel olarak ise bu dayanışma süreci bir afetin kötü etkilerini tersine çevirecek ya da en azından hafifletecek düzeyde olmaktadır. Bu da sistemin çürümüşlüğü sürecinde insanın toplumsal doğasına dair güçlü duyguların tazelenmesine fırsat tanır. Zaten devletin hemen dayanışmaları bertaraf etmesinin arkasında onun bu toplumsal, kapsayıcı olumlu niteliksel yapısı vardır. 

Elbette dayanışmaların da ciddi zayıflıkları vardır. Birincisi krize bağlı olarak ortaya çıktıkları veya harekete geçtikleri için düzensizdir. Krizin azalması veya ortadan kalkması ile dayanışmaların çapı ortaya çıkışının tersine hızla küçülmektedir. İkinci olarak dayanışmalar kriz anlarında her ne kadar çok hızlı biçimde ortaya çıksa da devletin müdahalelerine karşı ciddi biçimde zayıftırlar. Çoğu dayanışma grubu en azından bulundukları yerleri terk etmemek için direnmeye çalışsa da, devletin mevcut gücü ve baskısı karşısında hızla geri çekilmektedir. Örneğin İzmir depreminde devrimcilerden oluşan dayanışma grupları bile -depremzedelerin destek ve ilgisine rağmen- devletin baskıları karşısında bulundukları alanları bir kaç gün içinde terk etmek zorunda kalmıştı. 

Dayanışmanın zayıf yanlarını giderip güçlü yanlarını daha da büyütmek, için a) kriz anlarında krizi ve dayanışma ilişkilerini merkeze almak ** b) dayanışma ilişkilerini kriz anları dışında da belirli bir düzen ve düzlem içinde yürütmek, işler halde tutmak gerekir. 

Dayanışma ilişkileri doğası gereği sınırlılıklar içeren, bu anlamda ciddi ideolojik ve siyasal riskler taşıyan bir alandır. Ancak olası riskleri göze almadan bu yönelim ve ilişkilere dışardan ve sadece eleştirel bir tutum takınmak pek çok olanağın da heba edilmesi ile sonuçlanacaktır. İktidarın çekicinin sürekli kırılmalar ürettiği bu dönemde başta sınıf dayanışmasının geliştirilmesi burjuvaziye ve kapitalizme karşı mücadelenin kaldıraçlarından biri olarak görülüp değerlendirilmelidir. 

* Önder Algedik röportajı.

https://www.muhalif.com.tr/haber/hukumet-orman-koylusunden-elini-ceksin-yangina-hizli-mudahale-edilir-21952

** Orman yangınları sürecinde sol cenahta ciddi bir eksiklik ortaya çıktı. Devletin yangınlar karşısındaki acizliğini teşhirin ötesine gidilemedi. Yaşanan gerçekliğin teşhiri kapsamında en azından kayda değer bir basın açıklaması dahi yapılamadı. Yangınlar çok yönlü bir politik bir gündem oluşturmanın merkezi konularından biri haline getirileceği yerde tali bir konumda kaldı.