(…) Doğum yapmış, Azad’ı daha yeni emzirmiştim ki arkadaşlar ‘Acele et çıkmamız lazım,’ dedi. Ruken’e hemen kardeşlerini toparlamasını söyledim. Doğumun ardından üzerime serilen battaniyeye oğlumu sardım, çıktık dışarı. Çıktık ama bir de ne göreyim? Kamp falan kalmamış. Sabahtan geceye koca bir kamp küle dönmüştü. Kadınlar bağırıyor, elleriyle etklerine vuruyorlardı: ‘Xwedê bela bide te, Xwedê xezaba bide te Barzanî…*
On bin insan kar kıyamet içinde, yeniden dağlara vurduk kendimizi. Ruken kardeşi Bêritan’ı, Roza da Tîrêj’i almıştı yanına. Bir an olsun ‘ah’ demediler. ‘Yorulduk, açız, yeter…’ demediler. Sadece arada bir dinlendiğimizde kardeşlerini görmek, öpmek istiyorlardı. Bütün çocuklarım hala birbirlerine çok bağlıdır. O zamandan beri öyleler, nazar değmesin.
Temo, Serbest ve Mahmut’u kaybetmemizin ardından kamp yönetimini yeniden seçtik. Rojhat ve Kasım en güvendiğimiz insanlardı. Hepimizi koruyarak en önde hareket ettiler. O dağ yollarında bizleri KDP’li askerlerden saklayıp çatışmaya girmek zorunda kaldılar. Sürekli tedirgin, bir yerden birileri çıkacak endişesiyle nereye gittiğimizi bilmeden yürüyorduk. Birkaç kişi kendi arasında konuşurken duydum ki, Federal Bölge’nin dışına doğru gidiyoruz.
Günler sürdü. Sınıra paralel olarak yürüyorduk. Bulunduğumuz yerin sağ tarafına doğru devam edersek Bağdat rejiminin bölgesine geçmiş oluyorduk ve o zaman da Saddam’ın askerleri bizi delik deşik ederdi. Gerçi bu tarafta kalsak da aynısını KDP yapıyordu. Hiçbir yere kıpırdayamıyorduk. Dümdüz devam ettiğimizde yolun Kerkük’e doğru uzandığını ve oraya varmadan durmamız gerektiğini konuşuyorlardı. Biz kadınlar aramızda bir çare düşünürken, ön saflardan birileri koşarak hepimize, ‘Gençler ön tarafa, Saddam’ın askerleri saldırıyor, gençler öne gelsin…’ diye bağırıyordu. Birçok genç delikanlı, daha on beşinde, on dördünde çocuklar, anasının gözünün içine bakarak koşup gitti önlere. Bir an etrafımızdaki herkes vedalaşıyordu. Tekrar tekrar aynı şeyleri hissetmekten öyle sıkılmıştım ki artık. O an, orası kıyamet sanıyorsun ama değil. Devam ediyor. Sonra yeniden aynı şekilde ‘Sonuna geldik,’ diyorsun. Ama hala hayattasın. Keşke kıyamet olsa en azından bir kez can verip kurtulacaksın. Defalarca bu kıyameti yaşayan bir halkız. Çocuğumu emzirmek için bir ağacın dibihe çöktüm, çocuklarımı etrafıma alayım da kaybetmeyeyim dedim. Hepsini topladım etrafıma köşede bir ağaç gördüm, o tarafa doğru yürüyordum ki arkamdan bir ses…
‘Anne…’
Arkamı döndüğümde, Ruken omzundaki battaniyeyi yere bırakıyordu.
‘Ne yapıyorsun? Niye yere bırakıyorsun onu? Al, geç kenara. Şimdi çatışma başlar.’
‘Anne, beni affet!’
Bunu demesiyle ön tarafa doğru koşması bir oldu. Normalde bağırmam çağırmam, ‘gitme’ demem gerekir değil mi? Ben de öyle yaptığımı sanıyorum ama sesim çıkmadı orada. Bağırdım ama sesimi çıkaramadım. Sırtımı yaslayıp bebeğimi emzirdiğim ağacın dibinde öyleyece kalakaldım. Roza koşuyordu peşinden.
‘Abla, abla gitme…’
Onun sesi kulağımı tırmalıyordu. Benim çığlıklarım da onun küçük vücudundan çıkıyordu sanki. Tîrêj, ablası Roza’yı elinden tutup yanıma getirdi. Bêritan kafasını karnıma gömmüş uyumak istiyordu. Ağlamıyordum yine de. Benim gibi sulu gözlü bir kadından, bir damla olsun düşmüyordu.
Bomboş bir arazi, uçsuz bucaksız bir yol, tek tük ağaçlar ha var ha yok. Saddam’ın askerleri bizim çocukları dümdüz edecekti. Hepimizi alıp kendine köle diye satacaktı pazarda.
Ruken’i düşünüyordum; daha önce çok silah tuttu, babasıyla çok kez atış yaptı, kaçıp dağa sığındıklarında iyi bir eğitim aldı ama bu askerlerin karşısında ne yapabilirdi ki? Benim küçücük kızım nasıl insan öldürebilirdi?
Bir kurşun sıksa, bir kişiyi dahi öldürse artık Ruken’i geri alamazdım, biliyordum. Ailemden bir çiçeğimi verecektim bu yolda. Ya gider dağda savaşırdı ya bir kurşunla o da ölürdü. Bu yolun yolcusuydu o ilk kurşun. Birden nasıl güç bulduğumu bilmiyorum, ‘Yürüyün,’ dedim çocuklara.
‘Roza sen kardeşlerine sahip çık. Gerekirse Azad’ı senin kucağına vereceğim. Tîrêj, Bêritan sana emanet. Ablanızın sözünden çıkmayın. Şimdi düşün önüme, gideceğiz.’
Dayanamadım artık. Ya bütün çocuklarım hep birlikte siper olup ölelim ya da Ruken’i de alalım. Ön taraflara doğru yürüdükçe bana doğru gelen Tekoşin’i gördüm. Yanıma yaklaşıp, ‘Senin kızın hiç söz dinlemiyor. Bizi dinlemiyor,’ dedi ve heyecanla devam etti:
‘En öne doğru geçti şimdi de. Onu almamız lazım oradan.’
‘Silah verdiniz mi?’
‘Tabii ki hayır. Sağlıktaki arkadaşlara yardım eder diye izin verdik ama çok abarttı.’
‘Tamam, ben geçebilir miyim?’
‘Sen çocukları bana bırak, ben bu noktadayım. Ön tarafta arkadaşlar var, sen geç en iyisi. Ruken ancak senin sözünü dinler.’
Azad’ı Roza’nın kucağına verip uslu olmalarını tembihledim, ardından yürümeye başladım. Kalabalık giderek azalıyor, silah sesleri daha yakından geliyordu. Havada uçuşan beyaz dumanları takip ediyordum: Temo’nun peşinden de böyle koşardım. Şimdi kızı aynı yolda beni kahretmeye devam ediyor…
Bir noktada kaldım. Ruken dört-beş metre ötemdeydi. Sırtı bana dönük, yanındaki Doktor Medya’yla bir şeyler konuşuyordu. Seslendim ama duymadı. Arkadaşlardan müsaade isteyip tam Ruken’e doğru yaklaşırken olan oldu.
Ruken birden öne fırlayıp koşmaya başladı. Silah sesleri karşı taraftan geliyordu ancak bizimkiler ateşi durdurdu. Herkes olduğu yerde durmuş Ruken’in ne yaptığını izliyordu. Ruken birden ‘Ah!’ diye bağırıp yere düştü. Hareketsiz öylece yatıyordu. Bu Alman hemşire birkaç vakittir bizimleydi, yaralıları tedavi etmek için gelmişti. O da Ruken’i izliyor, çatışmadaki arkadaşlara ateşi kesin diye işaret ediyordu. Ona seslendim sesimi duysun diye. ‘Doktor Medya, kızımı kurtar…’ dedim. Önümde beni tutmaya çalışan herkese bağırıyordum. ‘Bırakın, kızım öldü. Kızımı öldürdüler…’ Delirecek gibi olmuştum. Benden önce başına Doktor Medya koştu. Nabzına bakıyordu, başını dizinin üstüne doğru çekip elini kalbine attı. Kalp masajı yapıyordu Ruken’e. Bu sırada Saddam’ın askerleri de ateşi kesmişti, hatta birkaçı işaretler yaparak bize doğru yaklaşıyordu. Herkes durmuş Ruken’e ne olduğunu çözmeye çabalıyordu.
Askerler yanımıza doğru koşup geldiler. Arapça konuşuyor, kızıyorlardı. Onlara bağırıp çağırdım, vurdum. Beni kolumdan tutup sakinleştirmeye uğraşıyorlardı. Araya bizden arkadaşlar da girdi. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Bu sırada Ruken hala yerde yatıyor, Doktor Medya onunla uğraşıyordu. Kan görmedim, bir kurşun izi görmedim ama yerdeydi kızım. Öldü diye düşünüyordum… Bu kargaşa hali yarım saat kadar sürdü. Saddam’ın askerleri geri çekildi. Kamp yöneticileri herkesi sakinleştirip halka ‘Çatışma son buldu,’ diye haber verdiler. Bu sırada ben kızımın başında dizimi döverken, Roza da ablasının öldürüldüğünü duymuş, yanımıza koşuyordu.
Ruken’in başında ben, çocuklarım, Doktor Medya, Kasım, Rojhat, Tekoşin daha bir dolu arkadaş çırpınıyorduk. ‘Öldürdüler, kızımı öldürdüler,’ diye dövünürken, o an Doktor Medya bana göz kırptı. Bir yandan ağlamaya devam ediyordum ama o göz kırpmayı da anlamamıştım. İster istemez sakinleşiverdim. Doktor Medya, Ruken’in yaşadığını söyledi. ‘Birazdan kendine gelir,’ dedi. Durdum, kızımı izlemeye başladım. Bir tas su döktük başından aşağı. Doktor Medya Ruken’in kulağına doğru eğildi, birkaç dakika sonra Ruken ayılıp kendine geldi. Bir oyunlar çevirmişlerdi ama olan bana olmuştu.
Surat astım, hiç yüz vermedim Ruken’e. Çok kızmıştım. İnsan böyle oyun yapar mı ya? Hiç mi annesini, kardeşlerini düşünmez? Saatler sonra Azad’ı alıp battaniyeyi üstümüze örterken Ruken geldi yanıma.
‘Anne, kusura bakma ama mecburdum.’
‘Neye mecburdun ya! Beni kahrettin.’
‘Eğer orada öyle bir eylem yapmasaydım onlarca insan ölecekti. Bir kargaşa yaratıp çatışmayı bir süre olsun durdurmamız lazımdı. Başarılı da oldu!’
‘Bir de gülüyorsun hâlâ. Kim veriyor sana bu akılları?’
‘Vallahi övünmek gibi olmasın ama kendi başıma planladım. Doktor Medya da sağ olsun yardımcı oldu. Hadi asma sen de suratını. Hele bir öpücük ver de barışalım…’
‘Yok, öpme beni.’
‘Tamam o zaman kardeşimi öpeyin. Azadcan, sen ne kadar tatlısın, canım benim…’
Şaka maka ama Ruken sayesinde durdu çatışma. Zaman kazandırdı hepimize. Saddam’ın askerleriyle bir araya gelip konuşulmasını sağladı. On bin insanı tek tek öldüremeyeceklerini anlayınca belirttikleri alana yerleşmemize izin verdiler.
Sabah bir de uyandık ki, askerler hepimizi çembere almış uzaktan bizi izliyorlar. Bizden birileri gidip konuştu, “Bağdat rejimi sizi öldürmeyecek ama gözümüz üzerinizde,” demişler.
Bulunduğumuz bölge uçsuz bucaksız bir çölü andırıyordu. Gözümüzün gördüğü kadarıyla tam dokuz tane ağaç vardı. Biz de buraya Nehdarê, yani ‘Dokuz Ağaç’ dedik.
Yaşanacak gibi bir yer değildi. Günlerdir süren yağmurun altında sıkılsıklamdık. Çocuklarım tir tir titremekten hasta düşmüşlerdi. Küçücük bebeğime verecek sütüm bile yoktu doğru düzgün. Komşu kadınlar biraz bulgur bulsa sütüm gelsin diye bana getirirlerdi.
Naylonlarımız vardı önceki kamptan kurtardığımız. Onları yağmurdan korunmak için çadır gibi kurduk üstümüze. Birkaç aile kalıyorduk altında. Hiç olmazsa ıslanmıyorduk artık. Tecrübelerimiz yeni kamp yerimizin burası olacağını söylüyordu, ancak yaşamak için öyle zor bir yerdi ki kısa sürede çok insan öleceği için de böyle bir yolu düşünmüşlerdir diyorduk. Sınırın tam sıfır noktasında, iki yanı da mayınlarla kaplı bir ölüm çukuruydu Nehdarê. Daha kötüsü, içme suyu alabileceğimiz tek bir yer vardı, o da mayınlı arazinin ötesindeydi. Birkaç gün sonra dediğimiz gibi de oldu. İki kadın su almaya giderken mayına basıp hayatını kaybetti. Gözümüzün önünde hem de. Birisi önde diğeri arkada yürüyordu, onları izliyorduk, ‘Neden gitmişler suya,’ diye kızıyorduk arkalarından. ‘Dayanamadı, çocukları perişan açlıktan,’ dedi diğer bir komşu. Önce birinin ayağının altından çıkan ateş topunu gördük, diğer kadın ondan kaçarken başka bir mayın da onun altında patladı. Yine bir kamp, yine bir hayatta kalma çabası, yine ölüm… ve ilk işimiz mezarlık yapmak oldu. Rabia ile Kısmet’i Nehdare’de toprağa verdik.
* “Allah belanı versin, Allah’ın gazabı üzerine olsun Barzani.”
[Derve, Jinda Zekioğlu]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!