Cansu
İzlandaca çekilmiş ve Benedikt Erlingsson tarafından yönetilmiş olan Woman at War (Savaştaki Kadın olarak çevrilebilir sanırım) filmi, bir yandan güler yüzlü bir koro öğretmeni olurken öbür yandan hayatının karanlık tarafında, gözlerden uzakta bir mücadeleyi tek başına yürütmeye çalışan Halla ile bizi tanıştırıyor.
Halla, “dünyayı kurtarabilecek olan son jenerasyon biziz” diyerek kendi yaşadığı yereldeki ağır sanayinin çalışmasını önlemek için elektrik kablolarını çeşitli eylemlerle tek başına patlatan bir kadın. Kendi cümleleriyle, bir suçlu olmadığını, sadece “bize karşı işlenen suçları durdurmaya çalıştığını” söylüyor.
Bugün HES’lere direnen, zeytinliklerin başında nöbet bekleyen, korulara ve ormanlara girmeye çalışan traktörlerin önüne yatan her ekoloji eylemcisinin düsturu olabilecek çok güçlü bir cümle bu. Halla, çok tehlikeli ve bir o kadar da cesur olan eylemlerinin birinden dönünce, evde televizyon karşısında kapitalist devletlerin bu eylemleri İzlanda halkına karşı olarak nitelediğini Tai-Chi adlı savunma sporunu yaparak izliyor. Bunun çok haklı bir şekilde savunma sanatı olması da filmin taşıdığı değerler açısından oldukça anlamlı bir ayrıntı.
Eylemciyi hedef gösteren bu haberleri kanal kanal gezdikten sonra, ise televizyonda bu kez iklim krizi ve insanlığın bu krize katkılarıyla ilgili başka bir haber ya da bir belgesel izleyen Halla’ya bir telefon geliyor. Yıllardır beklediği bir haber, evlatlık edinme başvurusu sonuçlanmış oluyor. Bir çocuğun bakımını üstlenerek ona iyi bir gelecek sunmak arasındaki arzusu ve dünyanın geleceğini kurtarmak arasında kalmış bir kadını izliyoruz bu andan sonra. Bu noktada bir soru takılıyor ister istemez aklımıza: Bu filmin baş karakteri bir erkek olsaydı, film böyle mi akardı? Buraya, filmin ilerleyen sahneleriyle beraber hemen yeniden geleceğiz.
Halla, filmin devamında, kendi benliğinin kurtuluşunu aramak için iki yıllık bir inzivaya çekilecek olan ikiz kız kardeşinin yanına gidip onun yedek vasi olup olamayacağını onaylamak istiyor. Bu, Halla’nın kimliği henüz tespit edilemese bile hedef gösterilmesinin doğal bir sonucu olarak “ya bu çocuğu evlat edinirsem ve onu yeniden kimsesiz bırakıp hapse girersem” kaygısından kaynaklanan bir soru. Kız kardeşi ile yaptığı konuşmada, annelerinin iki sözünü anımsıyorlar, anne kimliğinden doğan o sözleri: “Anneler her şeyi yapabilir” ve “Çözüm yolu bul.” Birincisi söz, ebeveynliğin tüm yükünü yeniden anneye, yani kadına yüklerken, ikincisi ise bir savaşçıya, bir iklim savunucusuna sesleniyor. Sorun ortada. Bir çözüm yolu bul.
Halla, mücadelesini toplumsallaştırmaya çalışıyor ve dikkatle yazdığı bir bildiriyi tüm şehre dağıtıyor. Kime karşı ve neden savaştığını anlatıyor. Bu sırada koro öğretmeni olan makbul karakteri evlat edineceği kızı anlatıyor, kız kardeşi ile her fırsatta bu kızı konuşuyor. Barışçı ve “şiddet, şiddeti doğurur” sözlerinin yılmaz savunucusu olan kız kardeşi, Halla’nın sabotaj eylemlerini gerçekleştiren kişi olduğunu elbette bilmiyor. Kendisini değiştirerek, dönüştürerek dünyanın dönüşümüne bir damla katkı sunabileceğini savunan pasif bir direnişi sahiplenen kardeşine, Halla, “o kadar vaktimiz yok” şeklinde net bir yanıt veriyor. Çünkü eğer yaşadığın eve hırsız girmişse, kendini daha az eşyayla yetinebileceğin bir şekilde eğitmen ve dönüştürmen gerçek bir çözüm yolu değildir. Hırsıza karşı kendini savunmayı öğrenmeyi gerekir. Ama aynı sahnede, kız kardeşi, Halla’nın da bir çocuk evlat edinerek bir kişiyi kurtarmaya çalışmasına vurgu yapıyor ve bunu da bencillik ya da tek merkezcilik olarak görüyor. Halla ise, en azından başka birine yardım ettiğini söyleyerek konuyu kapatıyor. Bir çocuğu evlat edinebilmek için tüm dünyanın geleceğini savunmaya çalışmaktan vazgeçmek, sadece bir kadına dayatılabilecek bir ikilem olabilirdi. Çünkü anneler her şeyi yapabilir -çocukları için. Burada Halla’yı sarsan ikilem, “kimin çocukları” sorusu. Çünkü birlikte yaşamak istediği çocuk da, dünyayı katledenlerin savaşlarından sağ çıkmış bir çocuk. Onunla yaşamak demek onu kurtarmak demek. Onunla yaşamak demek, artık savaşamamak demek.
Halla gittiği yere kadar savaşıyor ve sabotaj eylemlerini sürdürüyor. Doğanın her nimetinden, ölü hayvan postlarından, nehirlerden, dağlardaki mağaralardan faydalanarak çok hırpalansa da başarılı bir şekilde kaçmaya devam ediyor. Ancak geride bıraktığı birkaç damla kan, kimliğini ele veriyor. Tam kaçacakken, son hamlede kimliği tespit ediliyor, kendisi yerine yanlışlıkla ikizi yakalanıyor, ikizi durumdan haberdar olmadığı için her şeyi inkar ediyor. Hemen sonra Halla yakalandığında ise, ikizi, Halla’yı görmeye gittiği birkaç dakika içinde onunla kıyafet değiştiriyor ve planladığı iki yıllık inzivayı hapishanede de tamamlayabileceğini söyleyerek, Halla’ya kurtarmak istediği kızla birlikte yaşamaları için bir fırsat yaratıyor. Halla kız kardeşiymiş gibi yaşayarak, yedek vasi olarak kızla tanışmaya gidiyor ve film sona eriyor.
8 Mart dolayısıyla, filme sadece bir ekoloji aktivisti gözüyle değil, bir kadın olarak da baktığımızda, kadınların doğayı ya da insanlığı anacıl bir şefkatle kurtarmaya çalıştığı algısının ne kadar yerleşik olduğunu bir kez daha görmek mümkün. Annelik ve aktivistlik arasında seçim yapmaya zorlanmak, film tam da bu bakışın altını çiziyor. Halla’nın aktivizmi tekil kaldığı sürece elbette çıkışsız, ama bir farkındalık yaratabilmek açısından çok ama çok kıymetli. Dünyanın yarını ve bir çocuğun yarını aynı zeminde karşılaştırılabilecek şeyler değil, ama bir çocuğun yarınını (kadın olması şart olmayan) en az bir kişi kurtarabilirken, binlerce çocuğunun yarını için kolektif bir mücadele gerekli.
Tek bir ortak noktası var o çocukla dünyanın: O bir çocuğun yarını da egemen sınıfların kavgasında çalınmış bir yarın. Tıpkı dünyanın yarınının egemen sınıfların sömürü düzeninde erimekte olduğu gibi. Çocuk ve çocuklar arasında seçim yapmaya mecbur bırakılan kadınlar olarak temsil edilmek bize reva görülen mücadele olmamalı. Bizim mücadelemiz, kimi kurtarmakla ilgili değil çünkü. Bizim mücadelemiz, kimsenin kurtarılmak zorunda kalmayacağı bir yarın için. Çalınmış yarınlardan kalanlarla yetinmek zorunda değiliz. Çalanlardan hesap sormak için marksist bir ekoloji hareketini benimsiyoruz. Kadınların her zaman annelik ve mücadele arasında debelenmediğini hatırlatarak, Halla’nın inadını, kız kardeşinin desteği ve dayanışmasını, bir çocuğa umut olmanın heyecanını yürekten hissetmemek elde değil.
Kadınlar, daima bir savaş içinde yaşıyor; evet ama bu her zaman Sophie’nin Seçimi gibi gözyaşları içinde yaşadığımız bir vazgeçiş için değil mücadelemizi her alanda büyütebileceğimiz, “Çözüm yolu bul” diyen bir ses olarak da yolumuzu açabilir.
Polen Dergi 5
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!