“Hayat yeniler bizleri…”



Oya Açan Nabi Kımran’ın İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Ne Geçmiş Tükendi Ne Yarınlar” ’80 sonrası sınıf ve kitle hareketinin yeniden doğrulduğu, devrimcilerin ve yeni devrimcileşenlerin kendilerine yeni bir yol açma çabası içinde olduğu bir dönemi anlatıyor. Özellikle üniversiteli gençlik hareketinin 12 Eylül sonrası yeniden doğuşuna içerden tanıklık ediyor. Hareketin gelişim seyrine dair fazla bilinmeyen …


Oya Açan

Nabi Kımran’ın İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Ne Geçmiş Tükendi Ne Yarınlar” ’80 sonrası sınıf ve kitle hareketinin yeniden doğrulduğu, devrimcilerin ve yeni devrimcileşenlerin kendilerine yeni bir yol açma çabası içinde olduğu bir dönemi anlatıyor. Özellikle üniversiteli gençlik hareketinin 12 Eylül sonrası yeniden doğuşuna içerden tanıklık ediyor. Hareketin gelişim seyrine dair fazla bilinmeyen detayları da içeren etkileyici bir tablo çiziyor.

Bu kitabı anı kitabı, siyasi tarih çalışması ya da deneme gibi bilinen kalıplara sıkıştırmak pek mümkün değil. Çünkü kitap salt teori, salt siyaset, salt deneme, salt… değil çünkü. Farklı türlerin iç içe geçtiği, her şeyden önce sıcak ve sürükleyici bir anlatıma sahip. O dönem hareketin içinde yer alan aktörleri dahi yeniden düşünmeye davet eden bir içerikte. Fakat yazar özellikle o döneme dair fazla bilgi sahibi olmayan genç kuşaklar için kaleme almış. Dolayısıyla insanı yaşamın bütünlüğü konusunda düşündüren bu kurgulama gayet iyi olmuş. Soru soran, sorgulayan, ulaşılmayan sonuçları arayan ve bunu hiçbir komplekse kapılmadan yapan çok az komünist/sosyalist var. Hem tez ve tespitlerinde iddialı, onların arkasında duran hem başkalarına da kulak verme erdemini yitirmeyen o kadar az insan kaldı ki… Kimi yerlerdeki ifadeler çok şiirsel geldi, sarmalıyor insanı. Bunların bir kısmı insanın da bir parçası olduğu doğa betimlemeleri:

Yok olan bir doğa parçası olmuyor sadece, oraya ait yaşanmışlıklar, hatıralar, duygular da katlediliyor. Ben dahil çoğumuz çınarların suya eğildiği, denize ulaşmadan önce göllenen o çayda öğrendik yüzmeyi (…) Mitolojilerin mekanı ‘Bin Pınarlı İda’nın billur suları yetmedi sermaye tanrısına, her şey kurutuldu… Sularla birlikte sanki insanların ruhları da kurudu.”

*

Tahtalı kuşlarının göç yolları üzerindeydi Altınoluk. Sonbaharda sökün eder, birkaç ay boyunca Şahindere Kanyonu’nun ulaşılmaz uçurumlarında konaklar, sabahları beslenmeye çıkar, gün batımında kanyona geri dönerlerdi. Bahar başlangıcında da göçlerine devam ederlerdi. Öyle ufak sürülerden söz etmiyorum, milyonlarca, on milyonlarca kuş gelirdi! Midilli üstünden gelen sürüler bazen saatlerce kanyona doğru akardı. Güneşli günlerde sürüler alçaktan uçtuğunda bulut gölgesi gibi gölgeli alanlar bırakırlardı arkalarında. Masal değil anlattığım…”

*

Mücadelenin kılavuzluk ettiği dost-yoldaş anıları da yer alıyor kitapta, sürgün yıllarının kapısını aralayan kaçış öyküsü de… Nabi Kımran, hem içinde yaşadığı ve örgütlendiği dönemi, o dönemin insanlarında somutlanan duygu, atılganlık, fedakarlık, hayatını ortaya koyma örneklerini çok sarsıcı bir dille önümüze seriyor.

Kitabın bizde yarattığı duygu ve düşünceler bunlardan ibaret değil fakat sözü fazla uzatmadan aklımıza takılan kimi sorularımızın yanıtlarını yazardan dinleyelim istedik.

*

Oya Açan: Hem dile getirdiği görüşler hem de örgüsü bakımından katmanlı bir kitap. Okuduğum zaman üç ana teze dayalı üç kolondan oluşuyormuş izlenimi uyandı bende. Birinci kolonu, çocukluğunun geçtiği Altınoluk ve yetiştiğin dönemin koşullarıyla sonrasına dair değişim oluşturuyor. Bu bölümün havası bana biraz Yaşar Kemal’in “O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler…” nostaljisi olarak göründü. O dönemleri sana göre daha erken yaşamaya başlamış biri olarak bu özlemi ben de paylaşıyorum, bir sızı gibi kalıyor insanın içinde…

Yalnız o bölümde döne döne vurguladığın bir tez bana biraz tek yanlı ve tehlikeli bir mutlaklaştırma olarak göründü: Türkiye’de sol hareketin, devrimcilerin halkın değerlerine, inançlarına fazlasıyla yabancılaştığı için kitleselleşemediği tezi. Bu konuda da tümüyle haksız olduğunu söylemem; yalnız sınırları doğru çizilmezse kitle kuyrukçuluğunun teorizasyonuna varabilecek bir tek yanlılık duygusu uyandırıyor insanda. Özellikle de “Kıyı Ege Müslümanlığı”yla Çorum, Sivas, Yozgat gibi yörelerin İslam anlayışı kıyaslaması, bir zamanlar “halkın değerlerine saygı” sloganı altında Marksizmi Alevilikle, hatta “hakiki İslam”la örtüştürmeye çalışan yaklaşımları çağrıştırdı.

Öte yandan “halkın değerlerine saygısızlık” Türkiye solunun bütün dönemleri ve bütün bileşenleri için iddia edilemez. Sonuç olarak sence bu konuda sosyalist bir kitle çizgisiyle kitle kuyrukçuluğu arasındaki sınır nereden geçiyor? Dikkat etmemiz gereken köşe taşları sence ne olmalı?

Nabi Kımran: Soru çok güzel, kitapta açıkça ifade edilmeyen fakat yazılanlara yön veren “görünmez mimariye” -sen kolon diyorsun, doğrudur-  değinme imkanı sağlıyor. Yine haklı olarak vurguladığın gibi, sınırlar doğru çizilmezse yanlışın ötesinde saçmalığa kadar kanırtılabilir bazı şeyler. Bir tür negatif halkçılık -sol popülizm gibi kavramları pek kullanmıyorum- tehlikesinin ötesinde, komünizmin muhtevasına ve farklı Marksizm yorumlarına kapı aralayan kökensel bir boyutu var bu meselenin. Evet kitle kuyrukçuluğu tehlikesi vardır, fakat türev bir sorundur. Bana göre iki büyük  sapma var. Birincisi, pratik yansımaları ekonomizm-sendikalizm ve çoğu zaman da reformizm olan bir tür işçicilik (uvriyerizm) ve Avrupa merkezcilik. Tüm bir II. Enternasyonal’e damgasını vuran bu çizgi dokuz canlıdır ve devrimci akımları da ideolojik olarak etkileyebiliyor. Lenin’in emperyalizm analizinden doğan devrim anlayışından bu yana bir dünya sistemi olarak kapitalizm/emperyalizm çürümüştür ve tüm dünyada sosyalizmin imkanları vardır; yani proletaryanın yeterince gelişmediği Avrupa dışındaki coğrafyalarda da sosyalist devrimler mümkün, hatta zorunludur. Öte yandan sosyalist siyaset ve sosyalizmin inşası salt iktisadi-altyapısal unsurlara dayanmaz. İnsanlık tarihinin tüm entellektüel, moral, dayanışmacı, özgürlükçü birikimlerinin olumlu öğelerinin de mirasçısıdır sosyalizm. (Kültür Üzerine adlı çalışmasında -yanılmıyorsam eski Koral yayınlarından çıkmıştı bu kitap- gayet güzel işler meseleyi Lenin.) Lenin’in açtığı bu çifte pencereden eski Altınoluk gibi yörelerin devrimci imkanları (daha tam bir ifadeyle Avrupa-metropol dışı coğrafyaların devrimci potansiyelleri), halkın dayanışmacı değerleri, doğayla kurduğu ilişkiler vb. heyecan verici devrimci imkanlara kapı aralar; kuru işçici, Avrupa merkezci perspektif ise tüm bu zenginliklerin üzerini çizer geçer. Ezcümle, kitle kuyrukçuluğunun ötesinde derin teorik kökleri olan bir meseleye dikkat çekmek ve kendimce doğru gördüğüm perspektifi belirli bir olguya/tecrübeye uygulamak istedim Altınoluk bölümünde.

İkinci sapmaya gelince. İslama neredeyse özcü bir olumluluk, sosyalizan bir içerik atfeden anlayışlarla da araya kalın sınırlar çizmek gerekiyor. Uzatmaya gerek yok, politik islam son 70 yılda dünyanın neresinde, geçtim sosyalizmi, özgürlükçü-devrimci bir rol oynadı? Tersi örneklerin sürüsüne bereket. İhsan Eliaçık gibi değerli istisnaların dışında politik İslam neredeyse kural olarak karşıdevrim saflarında duruyor. Burada bazı hassas ayarlar var. Halk İslamı dairesindeki bazı olumlu değer ve birikimleri politik İslam’ın berbat çuvalına doldurmaktan özenle kaçınmak, Müslüman emekçileri onların kucağına itmemek çok çok önemlidir. Avrupa merkezci ekonomist işçiciliğin, burjuva modernizmin, Kemalist elitizmin zaviyesinden bakarak Müslüman kitleleri toptan hor gören, halk islamı ile politik İslam’ın tüm kirli renklerini özdeşleştiren yaklaşımların “solu” ve komünistleri halka yabancılaştırdığını hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Kitaptaki “kıyı Ege Müslümanlığı” bölümü tam da bu perspektifler gözetilerek kaleme alındı; bir davet ve düşünme çağrısıdır.

Teorik-ideolojik zenginleşmelerimizin memleket ve dünya gerçekliğini derinden kavrama, işçi sınıfı ve halka yabancılaşma öğelerini kırma çabalarını güçlendireceğini ve sonuçta tüm bu birikimlerin devrimci kitle çizgisini geliştirmeye de katkı sağlayacağına inanıyorum.

Oya Açan: Kitabın ikinci kolonunu 12 Eylül sonrası öğrenci-gençlik hareketi ve kitle muhalefetinin silkinişi oluşturuyor. ’87 kuşağı’nın doğumu ve tarihsel rolü üzerinde duruyorsun. ’87 kuşağı’ şeklinde bir kuşak tanımı sen yazana kadar doğrusu aklıma gelmemişti. Gerçi kuşak eksenli bu türden kategorilendirmenin sağlıksız yönler içerdiğini sen de belirtiyorsun.

O kuşağın tarihsel serüvenini serimlerken de doğum ve emekleme döneminde TİP-TKP çizgisindeki Yarın çevresiyle onların geleneksel yasalcı reformist tutumlarını giderek boğucu ve yetersiz bulan “ötekiler” şeklinde bir kategorizasyon dikkati çekiyor. Bu “ötekiler” arasında da “Yarıncılar karşıtlığı” dışında ne kadar dostça-yoldaşça ilişkiler olduğunu fakat grupçuluğun devreye girmesiyle o sihirli havanın kaybolduğu tezini dile getiriyorsun. Dönemin bütün gençlik eylemlerini de salt bu grupçu rekabetin olumsuz sonuçları terazisinde tartıyorsun. Burada da biraz tek yanlı bir yaklaşım yok mu sence?

Grupçuluk ve grupçu rekabet Türkiye solunda ’68’den itibaren filizlenip serpilen yapısal-tarihsel bir hastalık. Ama biz her ayrışma ve rekabeti sadece buna bağlayabilir miyiz?

Nabi Kımran: Kuşak mevzuunda adı konmamış bir varlığı/olguyu “87’liler” diyerek adlandırdım, yaptığım tarifin de arkasındayım. Fakat bunun ötesinde tartışmanın bu yöne sapması kısırlaştırıcı olur. Kimseyi bu tanımı kabule zorlayamam kimse de beni vazgeçmeye zorlamamalı. Eğer tartışmaların kısır bir mecraya sapmasını engelleyecek ve kolaylık sağlayacaksa “dönem” diyelim olsun bitsin. Herhalde dönem var mıydı yok muydu tartışması da yapılmayacaktır. Vardı, önemli şeyler yaşandı. Öyleyse anlamı, değeri, güçlü ve zayıf yönlerini ele alabilir, tecrübelerden öğrenebilir ve genç kuşaklara miras bırakabiliriz; hepsi bu. Ayrıca devrimci bir bakışla hatırlamak iyidir; moral, derinlik ve ufuk kazandırır. Bugünün mücadelelerinde ve yarının inşasında güç-kuvvet kaynağıdır.

Grupçuluk meselesine gelince. Kitapta yazılanlardan “tıkanmanın tek/başat nedeni grupçuluktur” sonucu çıkarılabiliyorsa meramımı iyi anlatamamışım demektir. Bu vesileyle yanlış anlamaları gidermeye çalışayım. Kitabın tamamına yayılmış/sinmiş çok boyutlu bir tarz eleştirisi yapmaya çalıştım, hatta Kayıp Halka-II makalesinde belirgin şekilde politika tartışma-önerileri de var, yine de konunun üzerinde ne kadar durulsa az, haklısın. Sohbetimizde bahtımız “türev” kavramından açıldı, el mecbur bir kez daha kullanacağım: Grupçuluk temel değil türev bir sorundur, neden değil sonuçtur. Bir tür apolitizmin sonucu, tezahürüdür grupçuluk. Verili bir dünya, ülke, alandaki çelişki, çatışma, güçler ilişkisi ve imkanları işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları -ki nihai “çıkar” özgür ve sömürüsüz bir dünyadır- perspektifinden değerlendirerek yapılan pratik-politik-örgütsel önermeler/hamleler komünist/devrimci politikanın özünü oluşturur. Şahane bir bina görürüz ama o binayı tasarlayan mühendislik birikimini görmeyiz genellikle. Devrimci politika da bir tür görünür “binadır” aslında. Ama görünenin arkasında o binanın her bir santimine sinmiş bir teorik/bilimsel birikim vardır. Bunun görünür olmaması ya da “binaya” (politikaya) ikame edilmemesi de doğaldır, çünkü teori dolayımlı yollardan yansır politikaya ve sonuçlarına; teoriyi politikaya ikame ederek ya da kuru ilkeler, teorik doğrular deklarasyonuyla politika yapılamaz. Özcesi politika, teori ve felsefedeki madde ve “pratik”in sınıflar mücadelesindeki izdüşümüdür: Diğer tüm alanlardaki birikiminiz nihai olarak asıl dönüştürücü güç olan pratik-politikada yansır. Bir ağacın değerli meyvesi gibidir devrimci politika, nihai üründür.

1980-90’ların gençlik, kamu emekçileri, işçi, semtler vd. hangi alanına bakarsak bakalım bir gariplik çıkar karşımıza. Hayatın emrettiği, çıplak gözle dahi görülebilecek işin gerekleri ile yapılanlar bambaşkadır! Neden? Grupçuluk yüzünden mi? Hayır! Yukarıdaki perspektiften süzerek oluşturacağınız politikaların “grubu yüceltme, diğerlerinin önüne geçirme” cenderesine sığması mümkün değildir; grupçuluğun zihinsel duvarlarını daha ilk adımda paramparça eder böylesi bir yaklaşım. O halde biz ya böylesi politikalar (ve örgütlenmeler) oluşturabilecek donanımdan yoksunuz ya da bunu yapabilecek durumda olduğumuz halde nihai tercihimizi grubumuzu yüceltme ekseninde kullanıyoruz. Nereden yola çıkarsanız çıkın varılan sonuç aynıdır: Bu bir tür apolitizmdir ve her defasında gidip kafamızı bunun türevi ve şaşaalı tezahürü olan grupçuluğa vururuz. Gruplar insan yapımıdır, mücadelenin önemli bir aracıdır. Ezilenlerin her verili durumdaki spesifik çıkarları ve onların önünü açacak (politik-pratik) önermeler dolaysızca/hesapsızca gündemleştirilmeye başlandığında -bu ilk bakışta grubun parlatılmasına aykırı bile görünebilir- işçi, emekçilerin devrimcileşmesinin önü de -yapageldiklerimize kıyasla- çarpıcı şekilde açılmaya başlayacaktır. Hiç endişeye mahal yok, emekçilerin mücadelesi güçlendiği oranda gruplarımız da güçlenecektir. Yeter ki bu çarpık denkleme son verelim, atı arabanın arkasına bağlamaktan vazgeçelim. Vurgulayıp noktalayayım: 80’lerin gençlik mücadelesi grupçuluk nedeniyle değil, politika yapma becerilerimiz sıfıra yakın olduğundan, grubun bayrağını yükseltmeyi en devrimci politika sanmamızdan ve ne yazık ki tecrübeli kuşakların da bize başka bir perspektif sunamamasından tıkandı.

Oya Açan: Yine o dönemin seyrini anlatırken ’87 kuşağının doğum aşamasında Yarıncılar’la yolların ayrılmasını olumlu bir gelişme olarak tanımlıyorsun -ki bu yargını paylaşıyorum. Ama sonrasında öznesizleştirilmiş bir “grupçuluk” illeti tablosu çiziyorsun. Önceki sorumda da işaret etmeye çalıştım; sonraki ayrışmalarda da devrimcilikle reformculuk, sınıf devrimciliğiyle küçük burjuva devrimcilik anlayışları gibi ideolojik farklılıkların hiç mi payı yoktu? Ayrıca bütün özneler o olumsuz tablonun ortaya çıkışında eşit ölçüde mi suçluydular? Örneğin Hergele Meydanı’na asılan bombalı  pankart örneğini veriyor, onun kitlede nasıl bir panik ve tepki yarattığını dile getiriyorsun. İşi o noktaya vardıran sol içi çatışmayla TİKB Genç Komünarlar’ın Boğaziçi işgalini aynı “grupçuluk” potasına dahil etmek ne kadar doğru olur?

Nabi Kımran: Yarıncılarla ayrışmamız doğal ve kaçınılmazdı, doğal olmayan arkadaşların 87 Nisan’ından sonra derneklerden ayrılmaları, bizim de, “arkadaşlar, gitmeniz yanlıştır” demememizdir. Dernekler, sendikalar vb. kitle örgütleridir, Yarıncıları bile yanında tutamayan yapıların, ezici çoğunluğu apolitik olan, fakat hak ve çıkarları için mücadeleye kazanılması gereken kitleleri örgütlemesi nasıl mümkün olacak? Bu soru ister istemez gündeme geliyor. Ayrıca Sezar’ın hakkı Sezar’a, Yarıncı arkadaşların derneklerin kuruluşunda esaslı emeği vardır; o halde neden gitmeleri hiçbir şey  eksiltmemiş olsun? Grupçuluk, istisnasız tüm örgütlerimizin ortak, hatta yapısal problemi idi o dönemde. Fakat herbir örgütün grupçuluğunun aynı sonuçları doğurduğu söylenemez, haklısın. Devrimci Yol ve Devrimci Sol benim örgütüm olan Militan Gençlik’e ve TİKB-Genç Komünarlar’a göre çok daha kitlesel yapılardı ve doğal olarak onların kavgalarının sonuçları da daha tahripkar oldu. Fakat durum böyle diye biz grupçuluktan azade olmadık. Genç Komünarlar’ın karıştığı bir sol içi kavga hatırlamıyorum, bu bir olumluluktur, ama bizzat benim tarafı olduğum kavgalar oldu. Yani küçük bir grup olmamız bizi grupçuluktan azade kılmadı. Tahribatı diğerleri kadar oldu-olmadı ayrı konu, grupçuluk illetinden azade değildik ve bugün bunu açıklıkla ifade etmemiz gerekiyor.

Genç Komünarlar’ın Boğaziçi işgali, derneklerin çözüldüğü ve herbir gençlik grubunun kendi başına ve daralarak hareket etmeye başladığı bir dönemde gerçekleşti. Tam da bu nedenledir ki kitapta Komünarların, “herkesin girdiği yolun adını koyduğunu” söyledim. Öte yandan Zonguldak maden işçileriyle dayanışmak için yapılan bir eylemin meşruiyetini hiçbir zaman tartışmadım, ne o gün ne bugün. Sorun meşruiyette değil, eylemin isabetliliğindedir. Örneğin o eylem diğer gençlik gruplarına önerilse, hepsi değilse de mutlaka katılanlar olurdu. Komünarlar ya da Militan Gençlik vb. adına değil de dernekler adına ya da “devrimci öğrenciler” gibi genel bir imzayla yapılsaydı ne eksilirdi? Hiçbir şey, bilakis katılım ve etkisi artabilir, ayrıca çok önemli gördüğüm kadro kayıplarını sınırlayabilirdi. Bu sorun hiç de Komünarlara özgü değildir. Kendi tecrübelerimden hatırladığım bir cenaze anmasının Boğaziçi işgalinden hiçbir farkı yoktur. Çok değil üç gün sonra yapılsa ve örgüt imzası yerine açık kurumların imzasıyla ve ortak eylem biçiminde gerçekleşse, hem çok daha kitlesel ve etkili olur hem de acımasız kadro kayıplarıyla sonuçlanmazdı. Ezcümle, Komünarlara yaptığım eleştiri misliyle benim/bizim kendi tecrübelerim/iz için de geçerlidir; anlatılan “bizim hikayemizdir”.

Oya Açan: Dünden bugüne gelecek olursak, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de genel olarak solun, özel olarak sosyalist solun bugünkü cılızlığını, etkisizliğini nasıl aşacağız? Teorik birikim ve pratik deneyim bakımından mücadelenin hemen her cephesinde emek ve tecrübe sahibi bir Marksist olarak bu konuda sence nasıl bir hat izlenmeli?

Nabi Kımran: Sevgili Oya, bin puanlık baraj sorusunu sonlara saklamışsın. Bu baraja hep beraber hücum ediyoruz, ancak kristalize olmuş yanıtlar vermek zor… Zaten dünyanın herhangi bir yerinde verilebilmiş olsaydı, bir yerlerde ışık parlamaya başlardı. Yönelimlerimiz, arayışlarımız, yakaladığımız ipuçları var ve bu çabalar çok kıymetli. Şu veya bu konuda köşeli bir şeyler söylemekten çok, sosyalizmin tarihsel birikimlerinden ve kendi tecrübelerimizin süzülmesinden damıtabileceğimiz “özgürleşme” kavramı üzerinde durabilirim. Özgürleşme ve gereksiz yüklerden arınma. Sadeleşme ve hayata berrak bakış. Kireçlenmeleri kırma ve yeni yollar açmaktan ürkmeme. Dünyayı -materyalist bir bakışla- olduğu gibi görmeye, kavramaya çalışma ve ne ile çelişir, alışkanlıklarımızı neresinden sarsar vb. diye düşünmeden işin, mücadelenin gereklerine odaklanma. Soyut olduğunun farkındayım söylediklerimin, fakat yukarıdaki kavramlarda ifadesini bulan bir arınma-berraklaşmanın, eninde sonunda gayet somut sonuçlar üreteceğine eminim komünist saflarda.

Oya Açan: Bundan sonrasına dönük yeni kitap çalışması ya da başka projelerin var mı? Sahip olduğun birikimi genç kuşaklara aktarma kapsamında kafanda ne gibi proje ve planlar var?

Nabi Kımran: Bu sıcak sohbet vesilesiyle kendi durumum hakkında da bir kaç şey paylaşayım. Uzun yıllar örgütlü mücadele yürüttüm ve şimdi -HDP/HDK’daki çalışmalarımı saymazsan- “tek tabancayım”. Fakat ne bu durumu idealize ederim ne de örgütlü mücadelenin önemini karartan tek bir söz. Faşizme taş atan, sosyalizm için ter döken herbir yapımız beni yoldaşı kabul edebilir, onların ne dediğinden bağımsız ben hepsini yoldaşlarım kabul ediyorum. Eleştirel olmak ile sahiplenmek çelişmez; temel eleştirim ve aslında oldukça görünür de olan şey, dünya ve memleketin durumu, mücadelenin ihtiyaçları ile tüm bileşenleriyle “bizim tarafın” yetmezlikleri arasındaki uçurumdur. Herbirimiz bu uçurumu aşmaya çalışıyoruz. Ve inanıyorum ki, Türkiye’de devrim ve sosyalizmin tarihsel birikimleri eninde sonunda bugün tahayyül dahi edilemeyecek yeni harmanlanmalara yol açacaktır. O zaman gönül rahatlığıyla herkes yerini bulacaktır. Bugün yer yer kesişip yer yer farklılaşarak ve farkında olalım olmayalım birbirini güçlendiren adımlarla aynı mecrada yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Gerisi Allah kerim! En kötü ihtimali düşünelim, her şey çıkmaza saplansın, biz hayatın doğru tarafında duruyoruz. Kimse bize başarı vaat etmedi ama emeğin kurtuluşu için sömürücülerin, zalimlerin karşısında durmanın onuru da az şey sayılmaz şu kavanoz dipli dünyada.

Soruna gelince, “dünya komünist partisinin” gönüllü ve şevkli bir kadrosu olarak çalışmaya devam ediyorum. Yeni kitabı yazmaya başladım. Bu defaki, teorik demek çok iddialı olursa, teorik-politik bir çalışma olacak. Kitabın izlekleri sohbetimizde var aslında, konuşmalarımıza sinmiş bir dizi konuyu aklım yettiğince derinlemesine işlemeye çalışacağım.

Oya Açan: Sağolasın Nabi, umuyorum kitap daha çok okura ulaşır.

Nabi Kımran: Teşekkürler hepinize…

                                                                                                     12 Nisan 2022