José Artigas, Lincoln ve Zapatadan da önce, Amerika’daki ilk tarım reformunu yapan adam!
Yaklaşık iki yüzyıl önce, Artigas yenildi ve yalnızlığa ve sürgüne mahkûm edildi. Yakın zaman önce Uruguay askeri diktatörlüğü, onu mermerden bir mahpushaneye tıkmayı deneyerek onun adına muazzam bir anıt mezar dikti. Ancak diktatörlük, bu abideyi onun bazı cümleleriyle süslemeyi düşündüğünde, yıkıcı olmayan tek bir sözünü bulamadılar. Şu anda anıt mezarda herhangi bir cümle yazmıyor, sadece savaşların tarihleri ve adları var. İstemsiz bir övgü, istemsiz bir itiraf size: Artigas’ın sesi kısılmadı, Artigas halen tehlikeli.
Komik bir şey söyleyeyim: Topraklarımızda dişe dokunur bir şey söylemeksizin gevezelik eden pek çok canlının yanı sıra sessizce konuşan pek çok ölü bulunmaktadır.
Mübarek insanlar kaybedenlerdir çünkü onlar kendi topraklarını sevmenin utanmazlığını üstlenmişler ve hayatlarını bunun için riske atmışlardır. Ancak vatanseverliğin egemen ülkelerde onurlu bir ayrıcalık olduğu bilinir: Sadece yönetimde olanların vatansever olmak hakkı vardır. Aksine, tahakküm altındaki ülkeler ise ebedi itaate mahkûm kılınmışlardır, popülistler, demagoglar ve çılgınlar olarak adlandırılmanın acısıyla vatanseverliği tecrübe edemezler: Bizim vatanseverliğimiz bir musibet, tehlikeli bir musibettir ve bizim demokrasimizi sürekli sınayan dünyanın efendilerinin bu tehdidi kan ve ateşle def etmek gibi kötü bir alışkanlıkları vardır.
Mübarek insanlar kaybedenlerdir çünkü onlar tarihi tekerrür ettirmeyi reddederler ve onu değiştirmeye çalışırlar.
Mübarek insanlar kaybedenlerdir ve lanetliler de dünyayı bir yarış pistiyle karıştıranlar ve tırmandıkları başarının tepe noktasına doğru fırlayanlar, üreyenler ve serpilenlerdir. Mübarek insanlar öfkelidirler ve lanetliler ise liyakatsiz.
Lanetliler, bizi gerçekliğin erişilmez olduğuna ve dayanışmanın ölümcül bir hastalık olduğuna, çünkü komşumuzun her zaman bir ümit değil bir tehlike olduğuna inanmaya mecbur eden korkunun başarılı diktatörlüğüdür.
Mübarek insanlar kucaklaşmak, lanetliler dirsek atmaktır.
E peki ama çok fazla kaybeden yok mu?
Bazı gazeteciler bana iyimser biri olup olmadığımı sorduğunda yanıtım samimi biçimde şu şekilde oluyor: “Bazen. Duruma bağlı.”
Her zaman iyimser olanlar bana herkesten daha gayri insani gelir.
Bence hayal kırıklığı bir insan hakkıdır ve bu bir şekilde bizim insan olduğumuzu kanıtlar çünkü eğer nefes almıyor olsaydık hayal kırıklığına da uğramazdık.
Gerçekliğin çok da cesaret verici olmadığı malûm, komşularını sıkboğaz edenleri ve yeryüzünü, suyu ve havayı imha edenleri o rezil ödüllendirme alışkanlığı da öyle. Ve nihayet gerçekliğin dönüşümündeki en heyecan verici deneyimler yarı yolda kalma, defolma ya da kaybolma ve sıklıkla kötü bitme eğiliminde.
Bunlar aşikâr ancak ben şunun sorulması gerektiğini söylüyorum: Bu sevimli kolektif deneyimler kötü bittiğinde gerçekten sona mı varmış oluruz? Yapılacak bir şey kalmıyor mu, bu işleri bırakmalı ve dünyayı nasılsa öyle mi kabul etmeliyiz? Bundan birkaç yıl önce “tarihin sonu tezi” pek moda hale gelmişti. Bunu yutacağımıza, sağduyu bize güçlü bir sadelikle tarihin yeni bir sabaha uyanmış olduğunu gösterdi.
Yaşamak meselesinin en iyi yanı yaşamın sürprizler yapma yeteneğidir. Arap ülkelerinin şu anda yaşamakta oldukları özgürlük kasırgasını yaşayabileceklerine kim inanırdı? Genç bir oğlan çocuğunun meydanda gündüzler ve geceler boyu bekleyerek “artık hiç kimse bize yalan söylemeyecek” demesine kim inanırdı?
Her şey söylendiğinde ve yapıldığında, tarih elveda dediğinde ya da der gibi göründüğünde, bize demektedir ki ya da en azından fısıldamaktadır ki: “Sonraya dek, biraz sonraya dek, görüşürüz.”
[Tepetaklak, Eduardo Galeano, Bağımsızlık Haysiyetin Diğer Adıdır, 2011]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!