Cihan Çetin
Marksistleri, komünistleri diğer siyasi varoluşlardan ayırt eden en önemli nokta yöntemleridir. Bu fark, yöntemin uygulanmasında değil, nesnenin diyalektik materyalist hareketinin kavranmasına dairdir. Nesnenin hareketinin karmaşıklığı onun varoluşudur, bunu kavrayabilmekse meselenin püs noktasıdır. Marx bu zorluğu, “çelişkiler olgunlaştığında kendisini gösterir” biçiminde formüle etmiştir. Nesnenin dayattığı bu zorunluluktan dolayı bir çelişki kendisini gösterdiğinde süreç de kendi olgunlaşma noktasına gelmiş demektir.
Zaten bundan dolayı Marksistler, henüz ortada bir durum yokken veya ipuçları kendisini göstermişken spekülasyondan uzak durmak için meseleye olasılık biçiminde yaklaşır. Diyalektik materyalist yöntem sayesinde sınıf mücadelesinde yenilgiyi de zaferi de öngörmek mümkün hale gelir.
Ya Barbarlık Ya Sosyalizm
“Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” (1) sloganı Rosa Luxemburg ile özdeşlesen I. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde Alman komünistlerinin savaşa karşı kullandıkları bir slogandır. Uzun uzun açıklama gerektirmeyen ender saflıktaki bu slogan, emperyalist kapitalizmin ürettiği her türden yıkıma işaret ederken aynı zamanda çözümü de içinde barındırır.
II. Emperyalist Paylaşım savaşı sonrasında 20. yüzyılın ikinci yarısından 21. yüzyılın ilk on yılına kadar sloganın önemi ve geçerliliği kendisini sürekli korumuştur. Bu slogan özellikle fiili savaş dönemlerinde savaşın yaşandığı tüm coğrafyalarda ya barbarlığın ya da sosyalizmin var olması veya ikisinin bir arada var olması biçiminde gerçekleşmiştir.
Alman Nazizm’i altında barbarlığın en uç noktaları yaşanırken Sovyetler Birliği’nin önderliğinde dünyanın üçte biri sosyalizme dahil oldu. Ancak dünyanın bir kısmı sosyalizme doğru daha ilk adımlarını bile atmamışken dünya Japonya’ya atılan atom bombasının yarattığı barbarlıkla yüzleşti.
II. Emperyalist Paylaşım savaşından sonraki 30 yıllık süreç dünyada barbarlık ve sosyalizm mücadelesi biçiminde gerçekleşti. (2) Atom bombasının kullanımından 80’lere kadar sömürge-sınıf savaşlarının yaşandığı, Kuzey Afrika’dan Uzakdoğu’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar, tüm coğrafyalarda da hayat bu ikilem üzerinde var oldu. Emperyalist ülkeler arasında ise süreç atom bombası, hidrojen bombası gibi kitle imha silahları tehditleri altında kendisini “soğuk savaş” biçiminde gösterdi.
Elbette bu sürecin barbarlık ve sosyalizm ikiliği kendisini sadece fiili savaşlar biçiminde göstermedi. Emperyalist kapitalist sömürü düzeninde özellikle sömürge ülkelerinde başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıf ve kitlelere büyük yoksulluklar içinde insanlıktan çıkarak yaşamayı dayatması biçiminde de kendisini gösterdi. (3)
Neoliberal Barbarlık
Tarihin bu döneminde emperyalist kapitalizm atom bombası, nükleer silahlar gibi doğa ve insanlığı bir anda ve çok şiddetli yıkacak araçlara sahipti. Yine bu dönemde kapitalizmin insan ve doğa üzerinde yarattığı tahribatın boyutları nispeten yerel sınırlar içinde kalıyordu. Ayrıca doğa henüz kapitalist sanayi atıklarını absorbe edecek noktadaydı. Bu bağlamda (sosyalist blok dahil) insanı ve doğayı tahrip eden sanayi atıkları emekleme aşamasındaydı. Ancak 80’lerden itibaren, Sovyetler Birliği’nin de çöküşünün getirdiği yüksek bir ivmenin çarpan etkisiyle, emperyalist kapitalizmin neo-liberal birikim modeline geçmesiyle birlikte süreç barbarlık lehine doğru büyük bir kırılma yaşadı.
Kırılma kendisini ilk etapta hem pratikte hem de ideolojik-siyasi olarak neo-liberal birikim modelinin dünya çapında etkin bir model olmasıyla gösterdi. İnsanın ve doğanın yıkımı, liberal pembe bir gözlükle yakın zamanda bizatihi sermaye sayesinde tarihten silinecek ufak tefek sorunlar olarak gösterildi.
Ancak 2000’lerin ilk 10 yılında bu pembe düzen her yönden ciddi krizler yaşamaya başladı. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin hem zor yöntemleri hem de neoliberal birikim modelinin atomize edici karakteri aracılığıyla dağıtılması sonucu emperyalist kapitalizm krizlerini yığınların üzerine yıka yıka aşabildi. Ama sadece ekonomik krizleri değil doğal afetleri de benzer biçimde çözdü. 2005 yılında ABD’de New Orleans bölgesini etkileyen Katrina Kasırgası gelecek yılların işaret fişeği niteliğindeydi. Dünyanın jandarması, dünyanın her yerine anında silahla müdahale edebilen anlı şanlı ABD, kendi vatandaşlarını, daha doğru ifadeyle siyah ve yoksulları, suların altında bırakmakta bir saniye bile tereddüt etmedi.
Arkası çığ gibi büyüdü: Japonya’da 2011 yılındaki depremde, tüm kapatılma taleplerine rağmen kapatılmayan Fuşiyama Reaktörü’nde kaza yaşanırken; 2019’da Covid-19 salgını sırasında Dünya Bankası dünya nüfusunun %10’nu (yaklaşık 780 milyon insan) aşırı yoksulluk yaşadığını kaydetti.
Emperyalist kapitalist neo-liberal birikim modelinin insan ve doğa yıkımı ahlaki nedenlerle açıklanamaz. Tersine tüm bunlar kapitalizmin özüne uygun zorunlu sonuçlardır ve günümüzdeyse üretimin toplumsallaşması ve tekelleşmenin düzeyiyle dünya ölçeğine yayılarak derinleşti. Çünkü neo-liberal birikim modeliyle birlikte ulaşılan tekelleşme düzeyi ortaya çıkan her krizin sermaye lehine çözümünü acil siyasal ihtiyaç haline getirir. Bu ihtiyaçla despotizmden faşizme kadar zor ve şiddeti merkezine koyan pekçok siyasal biçim de dünya düzleminde egemen biçim haline geldi.
Emperyalistler arası çelişkilerin gün be gün artması sonucu burjuva siyasetinde gelişmiş ve liberal, demokrat kategorisinde yer alan ülkeler (Japonya, İsveç, Finlandiya) 2022 yılında savunma bütçelerini arttırmaya başladılar. Emperyalistler arasındaki çelişkilerin bir dünya savaşına doğru evrildiğini görmeyen göz kalmadı.
Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da dünyadaki toplumların burjuvazi ve proleterler olarak iki büyük kampa bölündüklerine dair düşüncelerini, -diyalektik ve tarihsel materyalist gerçekliği ve ilişkileri asla gözardı etmemek kaydı ile-, kapitalizmde ortaya çıkan bu sınıfsal bölünmenin burjuvazi ve insanlığın kendisi olarak genişlediği bir noktaya ulaştığını söyleyebilmeliyiz artık.
Barbarlıktan Sosyalizme
Türkiye olaraksa neo-liberal barbarlığın sonuçlarını yaşamadığımız, şahit olmadığımız gün kalmadı neredeyse. Maraş merkezli 6 Şubat depreminin ortaya çıkardıkları 21.yüzyılda insanlığın yaşadığı barbarlığın en acı anlarından birisiydi. Normal şartlarda belki de tek bir insanın burnunun kanamadan atlatabileceği bir doğa olayı şu anki sayılara göre 45 bin kayıp, bir kaç milyon civarında evsiz bıraktı geride.
“Teröristin ayakkabı numarasını bile” görecek kadar kudretli devlet depremden sonraki 1-2 gün içinde kurtarılabilecek on binlerce insanı göz göre göre ölüme terk etti. Devlet öyle bir noktaya geldi ki varlığını sopa ve şov arasında bir yerde gösterebildi ancak. Sadece devlet mi? 100 yılı aşan afetler için kurulmuş Kızılay gibi kurumların nasıl çürütüldüğüne tanık olduk. Peki sonra barbarlıkta son nokta ne oldu? 6’lı Masa’nın aslında beklenen krizi patlak verdiğinde burjuva aklı, ağır toplumsal sonuçları hâlâ devam eden depremi ve sonuçları birdenbire buhar etmenin olanağına kavuştu. Hatay’da bir damla suyun bulanamadığı koşullar bağırırken bırakalım bunun söz konusu edilmesini depremin kendisi gündemin alt sıralarına hızla kaydı.
Barbarlık kendisini sadece doğal afetlerde göstermiyor. Sadece deprem sürecinde olan bitene bakmak yeterli: Deprem bölgesinde güvenlik sağlamak için gönderilen emniyet müdürü yardım malzemelerini çaldı, mahkeme serbest bıraktı (4); hırsızlık yaptıkları iddiasıyla onlarca depremzede ya güruhlar ya da polis tarafından işkenceye maruz kaldı; 45 bin insanın öleli daha kırk gün olmadan yeni konutların temeli atıldı; Kızılay gibi afet zamanı için kurulan bir kurum deprem çadırlarını sattı; “hükümet istifa” diyenler vatan haini ilan edildi… (5)
Yazının başına dönerek sonuca gelecek olursak. “Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” sloganı tarihsel olarak hem ortaya çıktığı dönem hem de sonrasında kitlelere mevcut koşulların iki seçenekten birisinin gerçekleşeceğini; kitlelerin eylemlerinin bu iki seçenekten birisini mümkün kılacağını; bu anlamda kitlelere de karşılarında niyetlerinden bağımsız bir tercih zorunluluğu olduğunu gösterir.
Yazının başında da söylemiştik Marksistler gerçekliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Günümüzdeki koşullar bize barbarlık ve sosyalizmin “ya…ya…” gibi olasılıktan çıktığını, kapitalist barbarlığın bir aşamasına tekabül ettiğini bağırmaktadır.
Sınıf savaşımının yenilgisi veya zaferi koşullara bağlı ise o zaman koşulların bize dayattığı gerçekliği kabul etmek ve buna göre hareket etmek devrimci bir sorumluluktur. Bu nedenle günümüzde kullanılması gereken slogan artık “Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” değildir, bu sloganı günümüz gerçekliğine uygun hale getirmek zorunludur. Ancak o zaman yenilgiden, yenilgiye benzer noktalardan zaferi çıkarmak, hayata geçirmek mümkün hale gelir.
Bu nedenle koşulların bize bağırdığını artık biz de yüksek sesle haykırmalıyız: Barbarlıktan Sosyalizme!
Dipnotlar:
1. Barbarlık terimi insanın toplumsal evriminde gelişmenin ilk, kaba halini tarif etmek için kullanılır. Bu anlamda barbar terimi gelişmeye rağmen ilk, kaba halin
2. 1950’lerin ortasından itibaren revizyonist Sovyetler Birliği’nin yarattığı barbarlık süreçlerini sosyalizm altına sığınarak buharlaştırmak tarihsel gerçekliğin bizatihi kendisine ihanet etmek olur.
3. Bir anıştırma yapacak olursak şayet, tarihin bu dönemine ait Eduardo Galeno’nun yazdığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” ekseninde bir çalışması henüz yapılmadı.
4. 5 Mart 2023’te Londra’da kadınlar polisin erkek şiddetine yol vermesini protesto etti. Protestonun organizatörü Femi Otitoju kapitalist devlet topluma kadar genişletilebilecek şu gerçeği haykırdı: “Polisin içinde çürük elmalar yok, ağaç çürümüş.”
5. Akademisyen Aslı Odman katıldığı bir yayında 6 Şubat depreminin üzerinden daha 24 saat bile geçmemişken, insanların enkaz kaldırmak için araç-gereç peşinde koştuğu saatlerde sermayenin depremi birikim alanı olarak kullanmak için fonlar kurmaya, riskleri finanslaştırma başladığını açıkladı. https://twitter.com/nazimdikbas/status/1629504709634473988
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!